UYANIK OLALIM!

Müslümanlar, Hakk’a iman edip, hak ve hakikati üstün tuttukları için, feraset, basiret ve cesaretle her daim uyanık olarak, batıla karşı nöbet tutarlar.

Uyanık olanlar, ne kendilerinin aldatılmasına ne de başkalarının aldanmasına göz yumanlardır. Bu ise Hakk’ı üstün tutmakla, hakikati gözetmekle, ona karşı yapılacak taarruzlara karşı müteyakkız olmakla mümkündür.

Hakikat üzerine nöbet tutmak, uyanık olmayı gerektirir. O sebeple aldanmamak ve aldatmamak için her hususta uyanık olmak gerekir.

Herhangi bir konuda bir meselenin ele alınıp değerlendirilmesindeki gaye, o meselenin hakikatini ortaya koymak olmalıdır.

Yazarın da okurun da hakikati aramak, onu ortaya koymak ve hakikati kabul etmek vazifesi vardır. İzini takip etmemiz gereken şeyin, hakikat ve adaletin tecellisi olduğu bilinmelidir.

İnsanlık tarihi boyunca cereyan etmiş hadiselerin özetinin yaşandığı günümüz dünyasında, kafası özellikle bulandırılan insanlık âlemi, bugün hummalı bir arayış içinde bulunuyor.

Müşfik bir doktorun hastasına gösterdiği yakın ilgi ve alakaya benzer bir şekilde, manevi hastalıklardan ve onun sebebiyet verdiği maddî rahatsızlıklardan, buhranlardan kurtulma çaresini ortaya koyabilecek olanlar sadece ve yalnızca Müslümanlar olmasına rağmen, kurulu müfsit dünya sistemi, menfaatine gelmediği için, Müslümanların ıslah reçetesini ortaya koymalarına engel olabilecek çeşitli plan ve projelerini çoğaltarak ve hızlandırarak kendi üzerine düşen vazifeyi yerine getirmektedir.

Bu çok çeşitli ifsat planlarından bir tanesi, kelime ve kavramlar yolu ile ve onların tarif edilmesi ile gerçekleştirilmektedir. Örnek vermek gerekirse bu ifsat odakları, İslam dinini  “radikal İslam” ve “ılımlı İslam” şeklinde önce ikiye ayırarak kategorize etmekte, bu kavramların içini kendi dini ve siyasi gayelerine göre menfaatlerine geldiği şekilde tarif etmekte, konjonktüre uygun olanı destekleyerek ve kendilerine göre kazan kazan düzeneği kurarak gerektiğinde birine iktidar, diğerine muhalefet görevi vererek çatıştırmakta, “radikal İslam”ı, “ılımlı İslam”la yok etmeyi, geriye kalanı da kendilerince imha etmeyi hedeflemektedirler.

Bu planlardan bir diğeri olan ve İslâm dünyasına batı dünyasından zerk edilen diyalogculuk hareketinin tezahürleri ise, temelde yukarıda ifade edilen hakikati arama, onu ortaya koyma ve hakikati kabul etme vazifesini seyrelterek, sonuçta hakikati ortadan kaldıran bir akideyi ve ameliyeyi ifade eder şekilde karşımıza çıkmaktadır. Zaten farklı bir şey beklenmesi de mümkün değildir. Zira batıl batı dünyasınca planlanan diyalogculuk hareketi, Allah’ın razı olacağı değil, Yahudi ve Hıristiyanların razı olacağı bir İslam dini tasavvurunun kabul ettirilmesi amacına matuf uluslararası bir operasyondur.

Diyalogculuk diye nitelendirdiğimiz şey,  farklı “din” mensuplarının bir araya gelerek, Hak ve hakikatte buluşmalarına ilişkin karşılıklı olarak konuşmaları değil, aşağıda izah edileceği şekilde Hak ve hakikatin özünü, cevherini zehirlemeye yönelik ifsat hareketidir.

Diyalogculuk hareketi ile yegâne hak din olan ve “ed-din” olarak isimlendirilmeye layık tek din olan İslam dininin, “dinlerden, uydurulmuş veya tahrif edilmiş batıl dinlerden” bir din haline getirilmesi, ulvîlikten süflîlik derekesine düşürülerek, bu statüde kabul ettirilmesi aşamasından sonra, bir psikolojik harp tekniği olarak, Müslümanları “teröristlikle” özdeşleştirilerek, Papa’nın da seslendirdiği gibi İslam dininin, özü itibari ile  ‘kötü’ olanı temsil ettiği propagandası ile yasaklanması ve imha edilmesi hedeflenmektedir.

Oysa bilmeliyiz ki İslam dışında hiçbir hakikat kaynağı yoktur. İslam; gerçek, iyi, doğru, güzel ve faydalı olanı içine almış; yalan, kötü, yanlış, çirkin ve zararlı olan ne varsa onu dışarıda tutmuş, Allah’ın razı olduğu yegâne yaşama biçimidir. İslam’ın olmadığı bir dünya  havasız ve susuz bir dünya olup, İslam, kendisine düşmanlık gösterenlerin de tek hayat ve ebedî saadet kaynağıdır. Bunun böyle olduğu asla unutulmaması gereken apaçık hakikattir.

Herkesin, istisnasız herkesin, en geniş anlamı ile bir kabuller manzumesi, yaşam biçimi,  dünya görüşü anlamında ama Hak, ama batıl bir “din” üzere olduğu gerçeğini idrak ederek, Hak ile batılın birbirine karıştırılmasının,  beraberinde bulanıklığı ve batıl olan bir şeyi ortaya çıkaracağı unutulmadan, her şeyin gelip bağlandığı noktanın; sonuçta akide olduğunu bilmemiz gerekir. Bu manada Hıristiyanların teslis (üçleme) ve Yahudilerin tesniye (ikileme) akideleri ile Müslümanların tevhid akidesinin hiçbir beraberliği ve müşterekliği yoktur ve olamaz.

O sebeple diyalogculuk süreci, oyalama ve oyalanmadan ibaret bir süreç olup, oyalayanlar ne için oyaladıklarının şuurundadırlar. Oyalananlara ise, oyalayanlara şuurlu veya şuursuz bir şekilde alet olmaktan ve sonuçta kaybetmekten başka bir şey düşmemektedir.

Bu durum Hak ve hakikati arayıp ona tabi olmak isteyenlerin de önünü kesen, onların Hak ile buluşmasını engelleyen bir sebep ve neticeyi bünyesinde taşımaktadır. Diyalogculuk süreci, batılın lehine bir süreç olup, buna ilişkin olarak kurulan düzenek, Müslümanlar için kaybet kaybede ayarlanmış bir düzenektir.

Müslümanlar, diyalogculuk hareketinin içinde değil, tebliğ, davet ve emr bi’l-maruf ve nehy ani’l-münker hareketinin içinde bulunmak vecibesi ile Allah’ın razı olacağı şekilde, Rasulullah (s.a.v)’ın sünnet ölçüsüne göre kendi vazifelerini ifa etmekle mükelleftirler. Allah Teala “İçinizden hayra davet eden, iyiliği emreden, kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran/104) buyuruyor. Tüm insanlığa yönelik olarak bir araya gelip karşılıklı konuşmalar, bu amaca yönelik bir mücahede olmalıdır.

İşte o zaman batılın oyunu bozulmuş, hakikat güneşi kendini göstermiş, Müslümanlar da her dem kazançlı olurlar.

Bu da Müslümanlar olarak, insanlara karşı kurulmuş hile ve desiseleri boşa çıkarıp, batılın figüranı olmaktan sakınıp, Hakk’ın münadii ve müdafii olmaya karar vermekle mümkündür.

Bu konuda kimsenin polemik yapmasına lüzum yoktur. Diyalog adı altında Müslümanlara zimmî statüsünü kabullendirmeye yönelik bir batıl stratejinin içinde de bulunmamak gerekir. Mesele,  Hakk’ı üstün tutma Hak ve hakikate davet meselesidir. Ebedi kurtuluş ancak bu şekilde elde edilebilir.

Bu genel bakıştan sonra, diyalogculuk hareketini, güya İslami dayanakları olduğuna ilişkin meşrulaştırmaya yönelik çeşitli kitap ve makalelerde yer alan görüşlere ilişkin değerlendirmelerde bulunabiliriz:

Bazı kitap ve makalelerde Siyer-i Nebi’deki tebliğ ve davet örnekleri, ne yazık ki diyalog örnekleri olarak tarif ve takdim ediliyor ki bu asla doğru değildir ve gerçek dışıdır. Bu konuya ilişkin meseleleri temellendirmede karşımıza zihniyet problemi çıkmaktadır. Zira yanlış temellendirme ve kabuller, yanlış sonuçlara götürmekte, sahih olanla sahte olan birbirine karıştırılmaktadır. Mesele İslam dünyasına yönelik bu büyük fitneye karşı sahih olan görüşü ortaya koyabilmektir. Bu sebeple söz konusu kitap ve makalelerdeki temel yaklaşımları, zihniyetleri muhatap alarak değerlendirme yapacağımızı belirtelim.

Diyalog meselesine ilişkin tartışmaların özünü; ehl-i kitab olarak zikredilen bugünkü Hıristiyan ve Yahudilerin, ahirete ilişkin olarak ehl-i necât olup olmamaları, cennete girip giremeyecekleri meselesi teşkil etmektedir. Oysa cennete girebilmek için başka bir isim ve sıfatla değil, ancak Müslüman olarak ölmemiz gerektiği sarahaten hüküm altına alınmıştır (Al-i İmran /102).

Öncelikle belirtelim ki bu konuda büyük bir kavram kargaşası ve anlam saptırması ile karşı karşıyayız. Bunu izâle etmek için bazı kelime ve kavramları ve onların anlamlarını açık bir şekilde ortaya koymakta fayda vardır. Adeta kavram ve anlam savaşlarının yapıldığı günümüzde, tahrifatların önüne geçebilmek için her bir kelimeyi ve onun anlamını doğru ve sahih bir şekilde ortaya koymak, bu işin namusuna sahip çıkmakla eş anlamlıdır. Zira İncil ve Tevrat’ın kelimeler ve onların anlamlarının saptırılması suretiyle tahrif edildiğini ve bunları yapanların helake sürüklendiğini Kur’an-ı Kerim bizlere haber vermektedir.

Geçmişte İncil ve Tevrat’a yapılan bu tahrifatın, günümüzde Allah’ın koruması altında olduğu bildirilen Kuran-ı Kerime de yapılmak istendiği, ne yazık ki görülmektedir. Bu tahrifat, özellikle yanlış meal vererek, başından veya sonundan keserek ve anlam bütünlüğünden saptırmak suretiyle yapılmaktadır. Bu konuda çok dikkatli ve uyanık olunması zaruridir.

Din kelimesi, geçmiş ümmetlere ilişkin meseleler izah edilirken eskiden beri şeriat, hukuk kuralları, düzenlemeler yerine de kullanılagelmiştir.  Bununla beraber bu manada bugüne kadar çeşitli şekillerde kullanılan ‘ilahi dinler’, ‘üç semavi dinin mensubu’ gibi tabirlerin,  özellikle günümüzde yanlış anlamalara sebebiyet vermemek için terk edilmesi gerekmektedir. Zira hakikat odur ki tek ilahi hak dinin İslam dini olduğu, İslam’dan başka din arayanlardan bu dinin kabul edilmeyeceği ve o kimselerin ahirette hüsrana uğrayacağı Kur’an-ı Kerim’de hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıkça belirtilmektedir (Âli İmran/ 85).

Yine “üç hak din” diye; İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinden bahsetmenin kesinlikle yanlış olduğunu, zira tek bir ilahi hak dinin var olduğunu bilmemiz gerekir. Kur’an-ı Kerim bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin adının İslam olduğunu,  onların ümmetlerinden bu daveti kabul edip, Allah’a teslim olanların isimlerinin de Müslüman olduğunu, bununla beraber muamelata ilişkin hükümler bakımından farklı ümmetlere farklı kurallar, düzenlemeler getirildiğini, açıkça beyan etmektedir.

Bu gerçekler altında diyalogculuk hareketine mesned olarak gösterilmeye çalışılan Bakara Sûresinin 62. Ayeti ile Âli İmran Sûresinin 64. Ayetlerine yakından bakabiliriz. Bu kitaplarda belirtildiğinin aksine Bakara suresi 62. Ayette Hıristiyan, Yahudi ve Sabiilerin cennetlik olduğu söylenmiyor. Daha önce Müslüman olarak isimlendirildiği halde sonradan Hıristiyan, Yahudi ve  Sabii şeklinde isimlendirilenlerden geçmişte (aminu) kim Allah’a iman etmişse, ahiret gününe iman etmişse ve salih amel işlemişse -ki bu Kuran’ın, İslam’ın özü ve özetine yaptığı atıftır- bu kimseler, Müslüman oldukları için onlara korku ve hüzün yoktur deniliyor. Peygamberimizden önceki geçmiş ümmetler için geçerli olan ayetin şümulünü, bugünkü Hıristiyan ve Yahudiler için de geçerli kılma tuzağı, işte bu tür çeşitli anlam saptırmaları ile ortaya konulmaktadır. Bunun ne karşılığı yapıldığını da yine Kur’an haber veriyor: Az bir dünya karşılığı…

Deniliyor ki; “La ilahe illallah deyip de Muhammedun Rasûlullah demeyen kimse de cennetliktir.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Kim, La ilahe illallah derse cennete girer.” Kim buyuruyor? Peygamberimiz (s.a.v). Peygamberimizi kabul etmeden O’nun sözü kabul edilebilir mi? “La ilahe illallah” cümlesinin içinde Muhammedun Rasulullah cümlesinin mündemiç olduğu aşikâr değil mi? Evet, La ilahe illallah demek; ancak Muhammedun Rasûlullah demekle mümkündür. Çünkü Muhammedun Rasûlullah demeyen, La ilahe illallah dememiştir.

Al-i İmran Sûresinin 64. Ayetinde “Aramızdaki ortak söze gelin.” davetinin yapıldığı ayetin başında bulunan Allah (c.c)’ın “gul/söyle” buyruğu, her nedense görmezden geliniyor. Allah’ın “söyle” emri ile davette bulunan kimdir? Rasûlullah (s.a.v). Rasûlullah (s.a.v)’a ve O’nun davetine uyun, deniliyor. Bir kimse, müşriklerin sözünü nakletmekle nasıl ki müşrik olmazsa, Müslümanların söylediğini nakletmekle de Müslüman olmaz. O sebeple “ortak söze”, doğru söz ve doğru mana ile birlikte gelmek ve ‘La ilahe illallah’ cümlesini bu şekilde kabul etmek lazımdır. O zaman iman tamam olur. Allah’a ve Allah’ın gönderdiklerinin tamamına iman etmeyen   “La ilahe illallah” dememiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in varlığını ve peygamberliğini, Kur’an-ı Kerim’in son hak kitap olduğu gerçeğini inkâr edenler ve O’na tabi olmayanlar; Allah’ın gönderdiklerini inkâr ettiklerinin, böylece Allah’ı inkâr ettiklerinin farkında değiller mi?

Bir araya Hak ve hakikate tabi olmak için gelinmeyecekse ve herkes kendisi olarak kalacaksa neyin diyalogunu yapıp ne elde etmek istiyorsunuz? Bu “üç dinin” mensuplarına göre Hak ve hakikat nedir? “Üç din” diye bahsedilen din mensuplarının bir araya gelmesi nasıl izah ediliyor? Niçin sadece “üç din” diye isimlendirilen din mensupları bir araya geliyor? Sabiiler ve diğer din mensupları nerededirler? Onları neye çağırıyorlar bu “üç dinin” mensupları?

Belirtmek gerekir ki çeşitli ayetlerde Yahudi ve Hıristiyanlara, İbrahim (a.s) ile ilgili hatırlatmalar, bunların kendilerini O’na hamletmeleri nedeni iledir. Ayrıca bu nevzuhur bir davet değil, ortak atamız İbrahim (a.s)’dan beri devam ede gelen bir davettir, aslınıza dönün, manasına olup, bunun böyle olduğunu siz de biliyorsunuz, hatırlatmasıdır. Burada yeri gelmişken belirtelim ki “İbrahimî Dinler” tabiri hakikate aykırıdır. Zira İbrahim (a.s) birden çok dine değil, bir dine mensup olup, tek bir dini tebliğ etmiş ve insanları yine o dine davet etmiştir. O din de İslam’dan başkası değildir.

Âli İmran Suresi 67. Ayeti Kerime’de Cenab-ı Hak “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan’dı. O hanîf bir Müslüman’dı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.”buyurmak suretiyle Yahudi ve Hıristiyanların İbrahim (a.s)’a tabî olmadığını, İbrahim (a.s)’a tabî olmak istiyorlarsa şirki terk edip, Tevhid ehli yani Müslüman olmaları gerektiğini bildirmektedir. Bu da ancak Hz. Muhammed (s.a.v)’e tabi olmakla mümkündür.

Bazı yazılarda İslam tarihinde herhangi bir kişinin, kabulleri ile dairesine girdiği, inandığı şeye göre kendisine hukukî muamelede bulunulmasını, farklı anlamlara büründürerek, Hıristiyan ve Yahudilere yönelik olarak “Olduğun yerde kal, Müslüman olmasan da olur, sen de kendi (batıl) dininin gereklerini yerine getirirsen, kurtulursun” akidesine dönüştürmek çabası görülmektedir. Oysa durum hiç de öyle değil; “Hak din İslam’dır, kuralları budur, bu kurallara samimiyetle uyarsan, dünyada da ahirette de selamete, kurtuluşa erersin, hakikat bu olmakla birlikte sen, Allah’ın verdiği iradeni bu dünyada özgürce kullanma hakkına sahip olduğun için istediğin ‘dine’ -dünya görüşüne- inanabilirsin. Biz senin inandığın, kabul ettiğin dinin kurallarını sana uygularız” şeklindeki düzenlemeden, yani Hak din İslam’ı kabul etmeyen zimmî kişinin hukukî statüsünü belirleyen durumdan, ahirete müteallik olarak ehl-i necâta ilişkin sonuç çıkarmak,  kasıt yoksa ne kadar büyük bir yanlışlık ve saçmalıktır.

Yine deniyor ki “Cennet kimsenin tekelinde değildir.” evet, “Cennet Allah’ın tekelindedir.” ve Cennete sadece Müslümanların gireceğini Allah Teala beyan etmektedir.

Yine herhangi bir kimse değil, Allah (c.c), dinleri-yaşam biçimlerini, dünya görüşlerini-  Hak ve batıl diye ikiye ayırıyor. Hak dinin İslam olduğunu, diğer bütün dinlerin batıl olduğunu Allah, Kur’an’ı Kerim’de çeşitli ayetlerde bizlere tekrar tekrar hatırlatıyor. Hangi yolun doğru, hangilerinin yanlış olduğunu O (c.c) beyan ediyor. Batıl dinleri şeytanın yolu olarak O (c.c) tarif ediyor, başkası değil!

Bakara suresinin 62. ayetinde geçmiş ümmetlere yönelik olarak geçerli olan hükmü, şimdiki ve gelecekteki insanlar için de şamil kılma yalanı ve tuzağı kabul edildiği takdirde, o zaman hak ve hakikatin, son peygamberin, son kitabın hükmü ortadan kalkmıyor mu? Evet. Peki, bu sapıklık değildir de ya nedir?

Bir takım sapık, müfsit kimselerin geçmişte kendi kuruntusu veya çeşitli localardan sipariş üzerine yaptıkları yorumlar, hiçbir zaman hak ve hakikatin yerini tutamaz.

Kimse, ne kendi kuruntusuna ne de başkalarının kuruntusuna uymalıdır. Kişi ancak Allah ve Rasûlüne uyarsa, korku ve hüzünden berî olacağını bilmelidir.

Bakara Suresi 62. Ayette Hıristiyanlar, Yahudiler, Sabiiler cennetliktir, denmiyor. Hıristiyan Yahudi ve Sabiilerden geçmişte Allah’a ve ahiret gününe iman edip, salih amel işleyenlerin durumu hakkında bilgi veriliyor. Geçmişte Allah’ın razı olduğu gibi iman edenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir, deniyor.

Peki, Peygamber Efendimiz (s.a.v) geldikten sonra Allah’ın razı olduğu iman nasıl olmalıdır? Tıpkı daha öncekiler gibi, hâtemu’l enbiyâ olan, peygamberler zincirinin son halkasına iman edin, kitaplar zincirinin son halkası olan Kur’an-ı Kerim’e iman edin ve Hz. Muhammed (s.a.v)’e ve getirdiklerine tabi olun, O (s.a.v)’nu sevin, peygamberler ve kitaplar arasında hiçbir ayırım yapmayın ki kurtulasınız diye birçok ayette Cenab-ı Hak, buyurmuyor mu?

Kur’an-ı Mübin’in diğer ayetlerini görmezden gelerek, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizi (s.a.v) hâşâ dışlayarak, ehl-i necât olunabilir demek ya cehalettir ya sapıklıktır. Her halükarda bu söz hak değil, batıldır. Herkes kendisinin şahididir, buna göre kendi durumunu muhasebe etmelidir. Hakk’ı hak bilip Hakk’a tabi olmayı, batılı batıl bilip batıldan kaçınmayı Allah (c.c) hepimize lütfetsin. Âmin.

Hâşâ Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i devre dışı bırakarak Yahudi ve Hıristiyanları (her nedense sadece bunları) cennete göndermek isteyenler, kendilerini cennetten mahrum ettiklerinin ve kendilerini sapıklıkla helake yönelttiklerinin farkındalar mı?

Hakk’ı ve hakikati inkâr edip, kendilerini kandıranlar ve bunların haline “fetva” verenler, top yekûn bir aldanış içinde bulunduğunuzun farkında mısınız?

Allah ve Resulünün sarahatle belirttiği şekilde iman ve amel etmemiz gerektiğini, Allah ve Rasûlü bir şeye hükmetti mi artık ona teslimiyetten başka seçenek olmadığını ehl-i ilmin bilmesi lazım gelmez mi?

Hiçbir zaman gerçek ile yalan, hak ile batıl bir olur mu? Şaşkınlıktan ve şaşılıktan kurtulma vaktidir. Tövbe vaktidir. Uyanık olma vaktidir.

Nasıl ki geçmişte, ister kendiliğinden ister sipariş üzerine yapılan bir takım kuruntulara ilişkin yorumlar söylenmiş, yazılmış ve onlardan bir takım alıntılar bugün yanlış görüşlerin temellendirilmesi için mesned olarak kabul ettirilmek isteniyorsa, yarın da isminin önünde çeşitli unvanlar bulunan ve “tavuktan kurban olabileceğini” ifade eden zavallı kimselerin sözleri de muteber addedilebilir.

Ancak bütün bunlar, Hak ve hakikati değiştirebilir mi? Hayır. En masumane(!) yapılmak istenen, hükmü tersine çevirerek “daha rahat yaşamaları telkini ile”,  Müslümanların kendilerinin zımmî statüsünde bulunmalarını kabul ettirmek olabilir. Bu kabul edildi mi daha neleri kabul ettirmezler ki?  Bunun bir psikolojik harp taktiği olarak kullanıldığı bilinmelidir. O sebeple küfrün oyunlarına alet olmamak gerekir.

Deniliyor ki “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” Ancak “Allah katında yegâne din İslam’dır.” ayetiyle Allah Teala Hazretleri dini teke indirgemiş zaten. “Bunun dışında ebedî kurtuluş için başka seçenekler olduğu”nu ileri sürmek hakikate bühtandır.

Bu konuya ilişkin ortaya konulan görüşlerden anlaşılan odur ki iki şeyi birbiriyle karıştırmamak gerekiyor:

  1. Dünya bir imtihan dünyası olarak Müslüman, Hıristiyan, Yahudi vs. herkesin kendi özgür iradesi ile “dinini, yolunu” seçebileceği bir alandır. Kişi ya Allah’ın razı olduğu dini, kendisini cennete götürecek dini yani İslam’ı seçer veya diğerlerini seçer. İstediği dini seçmede ve onun gereklerine göre yaşamada serbesttir. Bununla beraber bilmelidir ki iman edenlerin sonu cennet, inkâr edenlerin sonu cehennemdir.
  2. Ahiret ise Allah’ın Rahîm sıfatının tecellisi olarak sadece Allah’ın razı olduğu İslam dinine kendi özgür iradeleri ile teslim olan Müslümanların cennetle mükâfatlandırılacağı, diğerlerinin ise cehennemle cezalandırılacağı bir alandır. Dolayısıyla İslam dininin, dünyada zımmîlere tanıdığı fıkhî statüden yola çıkarak akidevî olarak onların kendi kabul ve davranışlarına, Allahın rıza gösterdiği ve ahirette kurtuluşa ereceklerini söylemek hakikati ters yüz etmektir.

Yahudi ve Hıristiyanlar bugünkü dünyayı parselledikleri gibi kendilerini rahatlatmak için cenneti de parsellemek istiyorlar. Buna alet olunmamalıdır.

Bu kitap ve makalelerde verilen çeşitli örnekler, ya başından ya sonundan kesilerek veya bütün içindeki anlamı saptırılarak “namaza yaklaşmayın” ayetine ilişkin Bektaşi fıkrasını hatırlatmaktadır.

Kuran’ın, “Hıristiyan ve Yahudilerle diğer din saliklerini yani velhasıl tüm insanlığı ebedî kurtuluş için tek seçenek olarak İslam’a davet etmediğini” iddia etmek, ancak cehaletle mümkündür. Allah cümlemizi muhafaza buyursun. Âmin.

Ali İmran suresinin, aslında baştan sona okunması, hakikatin anlaşılması için gerekli ve yeterli olmakla birlikte, özellikle diyalog konusunda, anlamı tamamen saptırılarak sık sık ifade edilen 64.Ayet-i Celîle ve devamı ayetlerin 91. Ayete kadar okunması da meselenin anlaşılması için kifayet edicidir. Hele 85 ilâ 91. Ayetlerin tefekkür edilerek okunması durumunda, insanın tüylerini ürpertecek şekilde hem düne, hem bugüne hem de yarına ilişkin hakikatlerin ifade edildiği görülecektir. Kurulan ifsat tuzaklarını ve fitneleri boşa çıkaran bu ayetleri lütfen dikkatlice okuyup, tefekkür ediniz.

Aslına bakılırsa 64. ayetin kendisi meseleye hakikat nazarıyla, Kuran’ın diğer ayetlerini de düşünerek bakan gözlere tek başına yeterlidir. Şöyle ki:

“De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin. Yalnız Allah’a ibadet edelim. Ona hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp ta kimimiz kimimizi ilah edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun biz Müslümanlarız.” (3/64)

Evet, Ayet-i Kerime her şeyi tek başına anlatıyor: Özellikle Ayet “De ki” diye başlıyor. Ey Peygamber (s.a.v), de ki Sen o ehl-i kitaba bir davette bulun ve de ki: müşrik olmayın Müslüman olun. Sizin de aslınız Müslüman’dı.  Ancak siz Allah’ı bırakıp Allah’tan başkasına tapınıyorsunuz. Allah’ı Tevhid etmiyorsunuz. O’nun Ehad olduğunu, İhlâs Sûresinde bildirilen hakikatleri kabul etmiyorsunuz. Tevhidin ne olduğu ve nasıl olması gerektiğini bildiren Kur’an-ı Kerim’e ve Peygamber (s.a.v)’e uymuyorsunuz, Müslüman olun ki ebedi kurtuluşa eresiniz.

Kur’an’ın “ehli kitaba, peygambere iman edin” demediğini iddia etmek, ancak abesle iştigal etmektir. Allah’a imanın ne olduğunu ve nasıl olacağını, ahirete imanın ne olduğu ve nasıl olacağını, amel-i salihin ne olduğu ve nasıl olacağını Peygamber (s.a.v) öğretiyor. Bir kere en başta davetin sahibi Peygamberimiz (s.a.v). “Şirki bırakın Tevhide gelin.” diyen ve Tevhidin ne olduğunu öğreten ve öğretecek olan Hz. Peygamber (s.a.v). Eğer benim davetime uyarsanız yani bana uyarsanız Allah’ı razı edersiniz, o zaman Müslüman olmuş olursunuz, yok eğer benim davetimi terk ederseniz, sizi tahrif edilmiş olandan sıyırıp aslınızı hatırlatıp, şimdiki zamanda neye tabî olacağınızın kurallarını ortaya koyduğum halde benden, davetimden yüz çevirirseniz Allah’tan yüz çevirmiş olursunuz. O zaman şirk bataklığında debelenip durursunuz. Siz böyle yapacak olursanız yolunuz serbesttir. Ama bilin ve şahit olun ki bu açık daveti yaptığım halde davet ettiğim hakikate katılmazsanız, Müslüman olan ve ebedî cennetlik olacak olanlar sadece bizleriz, sizler değilsiniz.de diyor Peygamberine Cenab-ı Allah. Çağrı budur ve bunadır.

Fatiha suresi -ki Kur’an’ın özü, özeti, anahtarıdır- gazaba uğrayan Yahudilere ve sapık olan Hıristiyanlara uymayıp, onların batıl yolundan değil de, kendilerine nimet verilenlerin dosdoğru hak yolu olan İslam yolundan gitmemiz gerektiğini bize günde en az beş vakit, kırk rekatta hatırlatmaktadır. Ancak buna rağmen “Avrupa Birliği uyum süreci” içerisinde Yahudi ve Hıristiyanlar razı olmazlar, onları üzer diye bazı meallendirmelerde; sapıkların Hıristiyan, gazaba uğrayanların Yahudi olduğu bilinçli bir şekilde göz ardı edilmektedir.

Oysa Kur’an-ı Azimüşşan, hem bu dünyada hem de ahirette lehimize veya aleyhimize şahitlik yapacaktır.

Allah Teala, gönüllerin özünü bildiği için, hiç kimse Allah(c.c)’ı aldatamayacağına göre, kendi kendisini de aldatmaya tevessül etmemeli ve bilmeli ki en büyük menfaat, ebedi olan menfaattir.

Bilenlerle bilmeyenler bir olmadığı gibi, hak yolun yolcusu ile batıl yolun yolcusu da bir değildir. Kur’an, Furkan’dır. Hak ile batılı birbirinden ayırır ve Hakk’a davet eder. Sadece Hakk’ı gözeterek, Hakk’a tabi olabilenlere ne mutlu!

Hak ve hakikate tabi olabilmek için herhangi bir meselenin ortaya konuluş şeklinin doğru ve isabetli olup olmadığını sorgulamamızla, araştırmamızla başlıyor mesuliyetimiz. İdrakimizi öncelikle bu hususa teksif etmeliyiz.  Ortaya konulan bir meselenin boyutları veya sorulan soruların cevap şıkları arasında bir tertip veya bir eksiklik olarak doğru cevabın bulunmayabileceği ihtimalini de göz ardı etmeden, doğru değerlendirme ve gerektiğinde soruyu da doğrultmak sureti ile doğru sorunun doğru cevabını verme iradesini hep birlikte göstermeliyiz.

Yegâne kuvvet ve kudret sahibinin Cenab-ı Hakk olduğunu asla hatırımızdan çıkarmayarak, bizim Allah Teala’ya samimiyetle teslimiyetimizin, içimizde bir inşiraha ve önümüzde dosdoğru yürünecek yolların açılmasına vesile olacağını bilmeliyiz.

Sapıklıktan korunmamız için bizlere emanet edilen Kur’an ve Sünnet’in yegâne yol göstericiliğine kendi iradesi ile gönülden teslim olan Müslümanlar, yani yalnızca Kur’an-ı Kerim’in hakikat ve hidayet rehberi olduğuna iman edip, Rasûlullah (s.a.v)’ın sünnet ölçüsünü hayatlarında kendilerine rehber edinenler, ebedi saadet ve selamet yurdu olan cennete doğru yol alabilirler.

Muhterem Kardeşlerim!

Efendimiz (s.a.v)’in davetine icabet ederek, batıla karşı nöbetimizde uyanık olalım ve asla unutmayalım:

Hak gelince, batıl zail olmaya mahkûmdur.

Cenab-ı Hakk buyuruyor:  Gevşemeyin, üzülmeyin. İnanıyorsanız en üstün sizsiniz.

Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: İslam üstündür, asla üstünlük kabul etmez.

Hem bu dünyada hem de ukbâda; kesin ve ebedî saadet, selamet ve zafere erişecek olanlar, yalnızca Müslümanlardır, vesselam.

(*) Sayı: 10, 2008.

ÖNCE LÂ/HAYIR DİYELİM

Hamd ü senalar; kendi varlığından başka hiçbir varlık olmayan Allah Teâlâ (c.c) Hazretlerine olsun ki; hayatımızın devamı için dünyayı bir misafirhane olarak yarattıktan sonra bizlere varlık ihsan edip misafirhanesine kabul buyurmuştur.

UYANIK OLMAK MECBURİYETİNDEYİZ ENVER BAYTAN HOCAEFENDİ İLE…*

Muhterem Hocam, uygun görürseniz sohbetimize tedris hayatınızdan başlayalım istiyoruz. Tedris hayatınıza nasıl ve nereden başladınız, dinleyebilir miyiz? Altı yaşında Kur’an-ı Azîmuşşânı öğrenmeye başladık. Sonra da sırası geldi, hafızlığa başlattılar. Dokuz yaşında hafız olduk. Dokuz yaşımızdan…

CENNETE GÖTÜREN YOL EMİN SARAÇ Hocaefendi ile ilim üzerine… (Mülâkat)

Muhterem hocam, Efendimiz (s.a.v) hayatını cehaletle mücadele ile geçirmiş ve bu yolda elinden gelen gayreti sarf etmiştir. Kendisini bütün insanlığa “Ben cehaletle savaşmak için gönderildim.” diye tanıtmıştır. Ve bu savaşta kullanılacak olan en etkili silahın…

DİNİN SUNDUĞU TESELLÎ

Hayat şartlarının ta bebeklikten itibaren her ferde birtakım nâiliyetler kadar mahrumiyetler ve külfetler de yüklediği malumdur. Bu külfetler ne kadar ağır olursa olsun onlara katlanıp isyan etmeyerek Cenab-ı Hakk’a karşı “rıza” halinde bulunabilmek dünyevî huzur ve sükûn…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir