KURTULUŞ PROJESİ: SALİH İNSAN

Allah varlıklar âlemini yaratmış, insanı “halifetullah” kılmış (Bakara Suresi, Ayet 30) ve arz üzerinde ne varsa insanoğlunun istifadesine sunmuştur (Bakara Suresi, Ayet 29). Dünya hakimiyetini ise “sâlih”lere münasip görmüştür (Enbiya Suresi Ayet 105). Rabbimiz “mükerrem” sıfatla tavsif buyurduğu (İsra Suresi, Ayet 70) insana “kalb” denilen uzvu vermiş ve onu hem bedende hem ruhta baş kılmıştır. “Dikkatli olunuz, insanoğlunun vücudunda bir tutam et vardır, o salih olursa bedenden sudûr edenler salih olur, şayet o fâsid olursa ortaya konan bütün ameller de fâsid olur, o ise “kalb”dir.” Hadis-i Şerif’i (bkz.Buhari, Kitabu’l-Îman )  her şeyi çok açık bir şekilde açıklamış olmaktadır.

Demek ki, insanın salih olabilmesi için, düşünce, tasavvur, niyet ve fikirlerinin salih olması icab etmektedir. Düşüncenin salih olması için ise malzemenin salih olması gerekmektedir. Tasavvur ve düşüncenin malzemesi ise; ilimdir ve bilgidir. Bu; okuyarak, dinleyerek ve görerek elde edilir. Öyleyse, bilginin evsafı çok ehemmiyet arz etmektedir. Saf, temiz ve salih bilginin kaynağı Allah’tır ve O’nun elçisi Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Yani dindir, İSLAM’dır.  İlâhî kaynak merkezli bir bilgilenme; salâhın da felâhın da  tek çaresidir.

“Salih insan”; dünya yaratıldığından beri bütün zaman ve mekânların meselesi olduğu gibi, Kıyamet’e kadar da cemiyetlerin tek ve değişmez projesinin adı olacaktır. Bu konu din ve kültür ayırımı yapılmaksızın böyledir. Yani her din ve kültürün mensupları, kendi salihlerini yetiştirerek kendilerince kurtuluşu aramış olurlar.

Bu iddiamızın kaynak ve şahidleri; İlâhî kitaplar, Peygamber’lerin hayatları tarih ve yaşamakta olduğumuz hayatın bizzat kendisidir.

İnsan “salih” olacak ki, âile salih olsun, aile salih olacak ki, toplum (mahalle, köy, kent, ülke ve dünya) salih olsun.

İlmin, teknolojinin, keşif ve buluşların salah ve felah için kullanılması, yani bunların dünyanın tahribine değil, imarına hizmet etmesinin; yine ancak ve sadece “salih insan”la olacağı bedîhî bir hakikattir.

İyisi ve kötüsüyle dünyamızda olup bitenleri, insandan değil de, makinelerden mi bileceğiz?

Türkiye olarak,  şikâyetçi olduğumuz ekonomik ve ahlâkî bütün konuların suçlusu insanlar değil de bilgisayarlar mı?

Hiç şüphesiz bütün şikayet konusu insan.. Hangi insan? Şu kadar zamandır, salahtan titizlikle uzak tuttuğumuz insan.. Dünyasına özendiğimiz insan.. Giyim-kuşamına ve yeyip içtiklerine itina gösterdiğimiz insan.. Diploma sahibi olmasını vazgeçilmez kabul ettiğimiz insan.. Cebini doldurup kalbini ihmal ettiğimiz insan.. Bir zamanlar varken yitirdiğimiz salih insan.. Bir zamanlar var olduğuna göre,yine var olabilir yeter ki nasıl var olmuş ve nice imiş? Sorusunun cevabını doğru şekliyle bulup, icabını dürüstçe yapalım.

“Salih insan”da :

a)İmanda

b)Amelde

c)Muâmelâtta

salâh arayacağız. Yani; sağlam bir Ehl-i Sünnet inancı, amellere ciddiyetle müdâvemet ve ictimâî hayatın her karışında takvâlı davranış.

Şüphesiz bu bir eğitim meselesi.. Bu diploma eğitimi değil, beden eğitimi de değil.. Bu; ruh, beyin, kalb ve gönül eğitimidir. Elbette, ilimsiz, mürebbisiz, rehbersiz ve irşadsız olmaz.

İklim ve vasatın menfî şartlarına rağmen, cemiyetin pisliklerinden nispeten korunabilmiş ve şahsında salâha âit özelliklerin hâkim olduğu seçkince insanlar, hiçbir iddiada ve şahsî talepte bulunmadan salâh arama şuuruna sahip insanların önüne düşecekler ve ıslah hareketi başlamış olacaktır.

Bu mütevâzı ve müstağnî rehberler, önce bir çevre temizliği yapacaklar, yani çekinmeden yanlışların üzerine gidecekler sonra “değişmez doğrular” ın tatbikî bilgisini verecekler ve her şeyden önce de güzel ahlâk ve davranışları ile salâhın örneklerini ortaya koyacaklar.

Bu konuda herkes üzerine düşeni titizlikle ve seve seve yapacaktır. Parası olan parasıyla, ilmi olan ilmiyle, selahiyeti olan selahiyetiyle, beklentisiz, bıkmadan ve yorulmadan koşacaktır.

Belirli bir zaman sonra Allah’ın lütuf ve keremiyle; salihçe insanlar zuhur edip bunlar salihçe bir çevre ve vasat oluşturacaklardır. Zaman içerisinde; samimiyet, gayret, azim ve sabırla “salâh”ın dozu artıp tatbikat sahaları genişledikçe; “salih insan” ve “salih çevre” nimeti tadılmış olacaktır.

Bu pek tabii ki, çok büyük ve ciddi bir projedir. İşin bu cihetini düşünerek tehir ve tecil etmek yerine: “Bir şeyin tamamına erişilemezse tamamı da terk edilmez. ” (mâ lâ yudraku kulluhu lâ yutraku kulluhu) fehvâsınca projenin bir tarafından başlanır ve Hak Teâlâ Hazretleri’nin yardımlarıyla hesab edilmeyen bereketler zuhur eder (bkz.Talâk Sûresi, Âyet 3).

Bu arada mevcud “salih insan” yetiştirme çabalarını da bilmezlikten gelmeyelim ve  unutmuş olmayalım.. Yukarıda mezkûr temel prensiplere riâyet eden bütün çabaları takdirle karşılamanın bir kadirşinaslık borcu olduğunu da itiraf edelim.

Hedeflenen “salih insan” nasıl ve nice olacaktır konusunda bazı hedeflere gelince:

  • Farz’ı, Vâcib’i, Sünnet’i ve nafileleriyle ibadet düşkünüdür ve günlük virdi vardır,
  • Hiçbir marûfu hor görmez, büyüğünü ve küçüğünü îfâdan geri durmaz,
  • “ Nehy anilmünker”i; usûlüne zemin ve zamana uygun olmak üzere fasılasız yapar,
  • Yerini, temel çizgisini, kimlik ve şahsiyetini gizlemez ve daima korur,
  • Ümmet’in yükünü taşımakta mazeret uydurmaz ve tembellik göstermez,
  • Sevmesi gerekenleri sever ve sevmesi gerekenlerce sevilir,
  • Ülfet eder, girişken ve sempatiktir,
  • Ümidini hiçbir zaman yitirmez, tek başına da kalsa imanının gereğini yaşayıp yaşatabileceğine inanır,
  • Hayalci değildir,
  • Menfaatçi hiç değildir,
  • Sözünü sakınmaz, konuşulması gereken yerde usulüyle hakkı söyler, sözü eğip bükmez, gevelemez, hatır-gönül-istikbal ve menfaat hesapları yapmaz,
  • Dostları ile menfaat değil ideal bağı vardır,
  • Hizmette yorulmak ve emeklilik nedir bilmez,
  • Şahsını; ruh, heyecan, bilgi ve metod bakımından sürekli yeniler,
  • Okur, okutur, dinler ve dinletir,
  • Hayr konusunda nazlanmaz ve imkânları zorlayarak yarıştan geri kalmaz,
  • Vaktin kıymetini bilip değerlendirir,
  • Salihlerle beraber bulunmak hususunda titiz davranır,
  • Âile efradını ateşten korumak hususunda çok ciddi çaba sarf eder,
  • Kendini ve amellerini beğenmez,
  • Hayr konusunda nazlanmaz ve imkânları zorlayarak yarıştan geri kalmaz.

 

Merhûm Prof. Dr. Osman Öztürk Hocamız, 1 Aralık 2014 Pazartesi günü, ahirete irtihal eylemiştir. Allah Teâlâ, Hocamıza rahmetiyle muamele eylesin. Ruhu için el-Fâtiha.

(*) Sayı: 1, 2005.

ÖNCE LÂ/HAYIR DİYELİM

Hamd ü senalar; kendi varlığından başka hiçbir varlık olmayan Allah Teâlâ (c.c) Hazretlerine olsun ki; hayatımızın devamı için dünyayı bir misafirhane olarak yarattıktan sonra bizlere varlık ihsan edip misafirhanesine kabul buyurmuştur.

UYANIK OLMAK MECBURİYETİNDEYİZ ENVER BAYTAN HOCAEFENDİ İLE…*

Muhterem Hocam, uygun görürseniz sohbetimize tedris hayatınızdan başlayalım istiyoruz. Tedris hayatınıza nasıl ve nereden başladınız, dinleyebilir miyiz? Altı yaşında Kur’an-ı Azîmuşşânı öğrenmeye başladık. Sonra da sırası geldi, hafızlığa başlattılar. Dokuz yaşında hafız olduk. Dokuz yaşımızdan…

CENNETE GÖTÜREN YOL EMİN SARAÇ Hocaefendi ile ilim üzerine… (Mülâkat)

Muhterem hocam, Efendimiz (s.a.v) hayatını cehaletle mücadele ile geçirmiş ve bu yolda elinden gelen gayreti sarf etmiştir. Kendisini bütün insanlığa “Ben cehaletle savaşmak için gönderildim.” diye tanıtmıştır. Ve bu savaşta kullanılacak olan en etkili silahın…

DİNİN SUNDUĞU TESELLÎ

Hayat şartlarının ta bebeklikten itibaren her ferde birtakım nâiliyetler kadar mahrumiyetler ve külfetler de yüklediği malumdur. Bu külfetler ne kadar ağır olursa olsun onlara katlanıp isyan etmeyerek Cenab-ı Hakk’a karşı “rıza” halinde bulunabilmek dünyevî huzur ve sükûn…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir