ÖNCE LÂ/HAYIR DİYELİM

Hamd ü senalar; kendi varlığından başka hiçbir varlık olmayan Allah Teâlâ (c.c) Hazretlerine olsun ki; hayatımızın devamı için dünyayı bir misafirhane olarak yarattıktan sonra bizlere varlık ihsan edip misafirhanesine kabul buyurmuştur.

Salât ve selamlarımız bütün peygamberler üzerine ve husûsen Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) üzerine olsun. Zira bütün peygamberler insanlık âlemine, insanları yokluk âleminden varlık âlemine gönderen Allah Zülcelâl’ı tanıtmaya çalışmışlardır. İnsanlardan bir kısmı peygamberlerin tebliğlerine ittiba ederek Allah Zülcelal’i tanıyıp iman ederken bir kısmı ise tanımamakta ısrar etmişlerdir. Bundan dolayı insanlar Allah’ı (c.c) tanıyanlar ve Allah’ı tanımayanlar diye iki kısma ayrılmıştır.

Salât ü selamlarımız; aşere-i mübeşşereye, Rasûlullah’ın âl ve ashabına, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn üzerine de olsun. Onlar Allah Teâlâ (c.c) Hazretlerini insanlığa tanıtmak için ne zor şartlar altında çalışmışlar ve ne büyük mücadeleler vermişlerdir. Bizler de; onlar, hayatlarını tevhid yolunda nasıl devam ettirmişlerse o yol üzere yürümeye gayret edelim.

Cenab-ı Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de;

“Bizi sırat-ı mustakime hidayet et. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna, gazaba ve dalâlete uğrayanların yoluna değil.” (Fatiha Sûresi, 6-7) buyurmaktadır.

Allah Teâlâ (c.c) Hazretleri bizleri, kendisini tanımayarak dalâlete ve gazaba uğrayıp cehalet çukurlarına düşmekten muhafaza buyursun.

Allah Teâlâ Hazretleri bizleri, Tevhid nimeti ile şereflenenlerden yani “Bizi sırat-ı mustakime hidayet et” ayet-i celilesi ile davet edildiğimiz hidayet yoluna icabet ederek duaya sarılıp yalvarmaya başlayanlardan eylesin. Mü’minler olarak kesinlikle bilelim ve inanalım ki; muvaffakiyet sadece Allah’tandır.

Dua ile beraber asrımıza en yakın dönemde bu emr-i ilahiye hakkıyla uymuş olan tebe-i tabiinlerden, ardından tabiinlerden ve onlardan önce sahabilerden ve onlardan önce de Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’den ve Allah Teâlâ’nın ona öğrettiği ilimlerden öğrendiğimiz; bizleri yokluk âleminden varlık âlemine gönderen ve bütün eşyayı da var edenin yalnız bir varlık olduğu hakikatini bilmeye, kavramaya ve düşünmeye çalışırız.

O vakit Allah Teâlâ’nın “Bizi sırat-ı mustakime hidayet et.” ayet-i celilesi ile dua ettiğimiz yolculuğa girmiş oluruz. Böylece Allah Teâlâ (c.c)’yı tanıyamayarak dalâlet ve sapıklık yollarına sapıp ebedî cehennem çukurlarına dökülenler gibi olmaktan kurtularak; bizlere ve bütün varlığa varlık veren Varlığa ilmen kavuşup “Lâ mevcûde illallah”ın sırrını kavrayıp hakikatine kavuşmak için,

Rabbimizin Muhammed Sûresi’nin 19. ayet-i celilesinde Rasûlüne hitaben bizleri tevhide davet etmek için “Bil ki; muhakkak Allah’tan başka ilah yoktur.” buyurduğu “Bil ” emrine imtisal ederiz.

Bu ilmî davete işaret edip yaptığımız bu kısa izahlarla yetinmeyerek, Allah’tan başka ilah olmadığını kullarına öğretmek için Rabbimizin kâinata serdiği eserlerini araştırmaya başlayın. O eserlerle hal lisanı ile konuştuğunuzu düşünün. Onların en küçüğünden en büyüğüne kadar: “Sen kimin eserisin?” diye sorduğunuz vakit alacağınız cevap “Ben Allah’ın eseriyim.” olacaktır.

Böylece “Lâ ilâhe illallah”ın manası olan “Lâ mevcûde illallah” bir eseri yokluktan meydana getiren varlığın Allah olduğunu öğrendiğimiz gibi, o varlıklara soracağınız “Sizi halk eden kim?” sorusuna cevaben de bütününden “Allah’tır.” sedasını duyarsınız. Bunun ardından “Bütün bu işlerin faili (yapanı) kimdir?” diye sorunca da yine “Allah’tır.” cevabını alınca “Lâ fâile illa hû” yani “varlığı halk ettiği gibi varlığın işlerini de halk eden yalnız O’dur” ifadesiyle işlerinde de Allah Teâlâ’yı tevhid ederek sıfatlarındaki ilmi yolculuğa başlarız.

Kul bu güzel eserleri meydana getirenin ne güzel bir halik olduğunu ve benzersiz güzel işler yaptığını düşünerek anbean Allah Teâlâ’yı daha güzel bir şekilde tanıyarak Allah Zülcelal’den başka bir ilah olmadığı inancı ile yolculuğuna devam edip, varlıklar yaratılmadan önceki uluhiyet âlemine bilgi ile ulaştığı vakit “Lâ ilahe illallah”ın ezelî manası olan “Lâ mevcûde illallah” yani Allah’tan başka varlık olmadığı inancını kalbiyle tasdik eder ve diliyle ikrar eder.

Bundan sonra kendimize dönüp bize varlık veren yalnız Allah Teâlâ’dır inancı ve bilgisi istikametinde kulluk vazifelerimizi yerine getirmek için; ilim, itikat ve amelde kullukta kemalata ermiş olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimize bütünüyle tabii olarak tevhid yoluna girip kullukta ve tevhidde kemalata kavuşmak için yolculuğumuza devam ederiz.

Bu yolda bir son olmadığı için gayretlerimiz neticesinde hangi makama kadar ulaşabilirsek Rabbimizin lütf-i ilâhisine o kadar kavuşmuş oluruz.

Bu vesile ile dikkatinizi önemli bir konuya çekerek bir yanlışa düşmenize veya bir hatadan kurtulmanıza da vesile olmak isterim. Günümüzdeki bazı yazarlar ve bazı kürsüleri işgal edip Allah’ın ilim yolundan hiçbir haberi olmayan “Lâ ilahe illallah”ın manasını “Lâ mevcûde illalah” Allah’tan başka hiçbir varlık yoktur manası ile tasdik ve ikrar edemedikleri için inkar eden ve bu iddiaları ile cehaletlerini bütün âleme ilan edenlere sorunuz: “Allah Teâlâ (c.c) Hazretleri bu âlemleri yaratmadan önce ortada bir varlık var mıydı?” Acaba kendileri mi var idi?

Allah Teâlâ Hazretlerinden başka bir varlığın olmadığı apaçık bir hakikat olduğu için her akıllı varlık, akıllı oluşunun gereği olarak kendisini yaratanın yalnız Allah Teâlâ Hazretleri olduğunu bilir, bunu bütün hakikati ile öğrenip kalbiyle tasdik ve diliyle de ikrar ederek; müstakilen beni Allah yarattığı için bende sadece O’nun kuluyum inancı ile ikrar ve tasdikine uygun olarak yaşamaya başlar. İnsan bu merhalede kulluk vazifelerinde muvaffak olması için Rasulullah (s.a.v)’a bütünüyle ittiba eder.

İnsanı, yokluk âleminden varlık âlemine gönderen ve bu âlemde varlığının devam etmesini sağlayacak olan imkânları ihsan eden varlık Allah Teâlâ Hazretleri olduğu için insan “Lâ ilâhe illallah”ı “her varlığın varlığını devam ettirmesi Allah’ın izniyledir” manasıyla ikrar eder. Ve asla o varlığı verenin ve devam ettirenin bir başkası olduğunu düşünmez

Şayet insan böyle bir gaflete düşerse o zaman şirk bataklığına düşüp ebediyen helaka uğrayacağı gibi bu dünyaya gözünü kapayıp, kabir çukurunda çürüyüp yok olduktan sonra kendisine tekrar varlık verecek olan da Allah’tır.

O zaman bu bazı yazar ve kürsü işgal edenler, inkâr ettikleri “Lâ mevcûde illallah”ın hakikatini ve inkârlarının cevabını dünyada konuşup durdukları gibi şimdiden hazırlamalıdırlar.

Sizler marifetullah ilminin ucu bucağı ve sınırı olmadığı inancı ile yaşamayı kabul, tasdik, ikrar ve ispat tefekkürünü; başkalarının yalanlarına aldanıp da sakın terk etmeyin.

Bu yazımız sizlere bu hakikatleri hatırlatan satırbaşlarından meydana gelen kısa cümlelerden ibarettir. Bunlar; karanlık (nifak ehli tarafından karartılmış) tevhid kapılarını nasıl açacağımızı, Allah’a nasıl kulluk yapacağımızı düşünmeye başlayarak tevhidin esasının anlatıldığı hacimli kitaplardaki hakikatlere derin arayış ve anlayışla ulaşmak için birer işarettir.

Artık kendimize dönerek; kendimizi nasıl yetiştireceğimizi ve neleri nasıl yapacağımızı öğrenip bu yolda nasıl ilerleyeceğimizi araştırmalıyız. Öncelikle bilmeliyiz ki Allah bizleri müstakilen (yani hiç kimseden bir yardım almadan) yarattığı gibi, biz de kulluk görevlerimizi nasıl yerine getireceğimizi öğrenip yaşayarak sadece müstakilen O’na kulluk yapmak mecburiyetindeyiz.

Her şeyden önce her akıl sahibi insan Aziz ve Hakim olan Allah Teâlâ Hazretlerine kul olmanın ne büyük bir izzet ve ne büyük bir şeref olduğunu öğrenmeli, öğrendiklerine de inanmalıdır. Bundan sonra kul olması için terk etmesi emredilen şeylerin bütününü terk edip, yapması emredilen bütün hususları yerine getirmek için çalışmaya başlayarak ibadet etme mesuliyetini idrak etmelidir.

İçinde yaşadığımız dünyanın haline bakınca; bu perişan hale gelişin, sebepsiz kavgalar ve davaların, her türlü perişanlığın, zulmün ve haksızlıkların baş sebebinin; insanların Allah Teâlâ’ya kul olmanın en üstün bir şeref olduğunu, kişinin bu kulluk vazifelerini hakkıyla yerine getirerek risalet mertebesinin de ötesine yükselebileceğini düşünmemek olduğunu fark eder.

Rasûller bile imtihan âlemi olan bu dünyaya, Allah’a kul olma yarışmasına katılmak için gönderilmişlerdir. Kulluk makamı, kulluk edilen Allah ile kulluk edenin arasındaki bütün engellerin aşılması ile elde edilebilir.

Allah’tan başka varlıkların istek ve iradeleri ma’bud ile âbid arasından çıkmadıkça kulluk tamamlanamayacağı için, Allah Teâlâ Hazretleri bizleri Fatiha Sûresi’ndeki “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” ayeti ile uyarıp, duanın en makbul anı olan namazda da bu şekilde dua etmeyi bizlere emrederek “la mevcûde illallah”ı tasdik ve ikrar ederek yaşamayı bizlere tavsiye buyurmuştur.

Dünya hayatını biraz düşünerek müşahede ettiğimiz vakit makam ve mevkilerin sınırlı, muvakkat ve aldatıcı olduğunu görürüz. Bundan dolayı kul öncelikle yukarıda ifade ettiğimiz şekilde en üstün makamın kulluk makamı olduğunu öğrenip ondan sonra dünya makamlarına yerleşmeli yani sahip olmalıdır. Ancak o zaman gerçek manada Allah’a kul olunur.

Allah Teâlâ Hazretleri kullarına sayısız ihsanlarda bulunduğu gibi kul da Rabbinin güzel sıfatlarıyla vasıflanırsa, bulunduğu âlemde insanlığa huzur ve saadet bahşeder.

Allah Teâlâ Hazretlerine kulluğunu tamamladıktan sonra hilafet makamına oturan adaleti ile meşhur olduğundan “adl” ünvanına sahip olan Hz. Ömer’in (r.a) hayatına bakınız da; kul olup makama gelmenin üstünlüğünü öğreniniz. Bir de Allah’a kul olmadan bu makamlara gelen işgalcilerin hallerine bakarak etrafınızı kuşatan fitne yağmurlarından korunarak yönünüzü tayin etmek için hem dua hem de inandığınız gibi yaşamaya azami bir şekilde gayret ediniz.

Biliniz ki; Allah Zülcelâl Hazretleri yarattığı her şeyi iki yön, olarak yaratmıştır. Bu iki yön öncelikle madde ve mana olarak ifade edilir.

Madde âlemi, mana âlemini tanımaya vesile olmak için ve mana âlemine talip olanlara hizmet etmek için yaratılmıştır. Bundan dolayı Allah Teâlâ Hazretleri yarattığı akıllı kullarını maddî varlıklardaki sırları ve hikmetleri keşfetmek için düşünmeye davet etmiştir.

İnsanlık âlemine bakınca işveren ve işçi sınıfını görürüz. Bunlar arasında çalışma şartlarını belirleyen akitler yapılmıştır. Amirler ve memurların yetki ve konumları belirlenmiştir.

Bir işçi sadece bir işverenin işçisi olabilmesi için iş akdinde belirtilen şartlara bağlı olarak çalışmak mecburiyetindedir. Bir işçi iki kişi ile belli şartlarla anlaşırsa bu müşterek bir işçi hükmüne tabi olur. Dolayısıyla sadece bir işverenin işçisi sayılmaz.

Şirketler de bunun gibidir. Ortaklık için konulan şartlara büyük küçük bütün ortakların uyması gerekir. Bu şartlardan birine muhalefet eden bütün şartları red etmiş sayılır.

Bizim de Allah Zülcelâl Hazretleri ile yaptığımız kulluk akdinin belirli şartları vardır. Ama biz bu şartların birini değil belki birçoğunu hatta bütününü reddettiğimiz veya kaldırıp attığımız halde Allah Teâlâ ile olan anlaşmamızın bozulduğunu hatırımıza bile getirmiyoruz.

Hâlbuki her ferdin; Allah beni müstakilen yarattığı için ben de sadece O’na kul olmalıyım diye inanması gerekir. Beş vakit namazda okunan Fatiha Sûresi’nde “Rabbim! Yalnız sana kulluk yaparım.” cümlesi üzerinde biraz düşünerek Allah Teâlâ Hazretleri ile yaptığımız kulluk anlaşmasına muvafık bir hayat üzere olup olmadığımızı tespit etmeliyiz.

İnsanların “Allah bizimledir.” sözüne olan güveninin ne mana ifade ettiğinin hakikati üzerine çok iyi düşünmeliyiz.

Muhakkak ki; Allah bizimledir. Ama mühim olan bizim Allah’la birlikte olmamızdır. Eğer biz Allah ile olan akdimize muvafık bir hayat yaşayamıyorsak, Allah nasıl istiyorsa öyle yaşama kararına vararak bu inancımızı devam ettiremiyorsak; ben Allah’ın kuluyum veya Allah bizimledir sözü hiç bir mana ifade etmez.

Şimdi “Ben Allah’ın kuluyum.” sözünü biraz düşünüp izaha çalışalım. Bu toplum içerisinde Allah’a kul olmanın şartlarının ne olduğunu bilmeyen, bilemeyen ve duymayanlar maalesef küçümsenemeyecek kadar çoktur. Şunu da hepimiz bilmekteyiz ki; hiçbir sûretle şartlar yerine getirilmeden, şart koşulan işlerin yerine getirilmesi mümkün değildir.

Şunu da bilmeliyiz ki; bütün ibadetler için ayrı ayrı konulmuş şartlar ve rükünler vardır.

Rükün o ibadetin kendisidir. Şartlar ise o ibadeti ibadet haline getiren hususlardır.

Şimdi günde beş vakit devam ile memur olduğumuz ve dinimizin direği olarak bildiğimiz namazı düşünelim. Namazın şartlarından biri olan abdesti kasten terk ederek ömür boyu namaz kılsak, bu namaz bizi Allah’a yaklaştırır mı yoksa Allah’tan uzaklaştırır mı, cennete mi yoksa cehenneme mi götürür diye biraz tefekkür edelim. Hepiniz fıkıh kitaplarından öğrenmişsinizdir ki; kasten abdestsiz olarak namaz kılan kimse küfre gider. Aynı şekilde kıbleye dönerek namaz kılmak da namazın şartlarındandır. Kişi ben istediğim tarafa kılarım derse bu da küfre gider. İbadetlerin hangisini düşünürseniz düşünün oruç, hac, zekât gibi hepsi belli şartlar dâhilinde yerine getirilen vazifelerdir. Bunların herhangi birinin şartını kasten terk etmek küfürdür. Bu şartları yerine getirmeden yapılan ibadetlerin bize fayda sağlaması bir yana, onlar amel defterimize isyan olarak kaydedilirler.

Bizler “Allah’ın kuluyuz.” diyoruz. Allah’a kul olmanın şartları aynı zamanda imanın, İslam’ın, namaz ve diğer ibadetlerin de şartıdır. İmanın şartları yerine getirilmeden ibadetlerin şartlarına uygun olarak yerine getirilmesinin de kula hiçbir fayda sağlamayacağını bilmeli ve buna inanıp kalbimizle de tasdik etmeliyiz.

Kulluğun şartlarını öğrenmemiz için “Lâ ilâhe illallah”ın manasını olduğu gibi öğrenip kalbimizle tasdik, dilimizle ikrar ve hayatımızla ispat etmeliyiz.

Allah Teâlâ Muhammed Sûresi’nde Habibi vasıtasıyla bizlere seslenerek “Fa’lem ennehu lâ ilâhe illâ Hû” (Bil ki, Muhakkak Allah’tan başka ilah yoktur.) buyurmuştur.

Bu ayet-i kerimedeki “Lâ” kelimesinin sınırsız bir manası olduğunu bilmeliyiz. Mü’min, bu kelimenin ihata ettiği manayı kavrayarak nelere “hayır” diyeceğini bilmelidir. Veya mü’min bir şeye neden hayır dediğini bilmelidir. Kişinin neyi ifade ettiğini bilmeden söyleyeceği “Lâ-Hayır”, kastedilen manayı ifade etmediğinden dolayı o kimse gerçek manada “Lâ” demiş olmayacaktır. Bu sebeple olacaktır ki; Allah Zülcelâl ayet-i kerimenin ilk kelimesini “bil” olarak emir buyurmuştur.

Allah Teâlâ’ya kul olmak için O nasıl istiyorsa öyle kul olunabileceğini, Allah’tan başkalarının istek, irade ve tekliflerinin bütününe hayır demenin kulluğun temel şartı olduğunu bilmek, kendi heva, heves ve istekleri ile Allah Teâlâ’dan başka varlıkların heva, heves ve isteklerine de hayır demek gerekir. Olumsuzluk eki, bir kelamın evveline getirilmişse, o hususla ilgili tek bir istek ve iradeyi ayırmaya kulun yetkisi yoktur.

Bütün heva, heves ve isteklere hayır dedikten sonra ”illâllah” deriz. Allah Teâlâ Hazretleri; kulluğun iki ana şartını öğrenip kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve yaşayışımızla ispatı emretmiştir.

Kulluğun bu iki temel şartından birincisine “Nefy” yani hayır denmiştir. İkinci şartına ise “İsbat” yani Allah’ın istediği gibi yaşamayı kabul etmek manasına gelen evet denmiştir.

Onun için bir insanın batıl bir dinden hak din olan İslam’a geçmesi için batılın a’dan z’ye bütün adet ve geleneklerini reddedip, onlara hayır demesi lazımdır. Bunu demeden Allah’ın dini olan İslam’ın rahmet kapısından içeri girmesi asla mümkün değildir.

Bir misal vermek gerekirse: Küçük yaşta Hz. Ali’nin Rasûlullah’a müracaat edişini hatırlayalım.

Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimize gelerek: “Ya Rasûlallah, bana imanı tarif eder misin, Müslüman olmayı bana öğretir misin?” der. Rasûlullah da “Ya Ali önce “Lâ” demelisin.” der. Hz Ali, Ya Rasûlallah “Neye Lâ diyeyim?” der.

Rasûlullah, “Babalarının, dedelerinin, atalarının taptığı putlara ve sahip oldukları bütün düşüncelere Lâ demelisin” der. Hz Ali “Bana müsaade et bu gece bir düşüneyim.” der.

Çünkü düşünmeden akide kalbe yerleşmez. Gider düşünür ve ertesi gün gelip iman eder. Onun için evvela bir mü’min bütün iman ve İslam şartlarının temelinin “hayır” ve “evet” üzere bina edildiğini bilip, onları kalbiyle tasdik edip, diliyle ikrar ederek hayatıyla da ispat etmelidir.

Eğer kalble tasdik yoksa ikrarından bir fayda sağlayamayacağı gibi Allah katında da yalancı ve münafıklardan olur.

Münafıkun Sûresi’nin ilk ayetlerinde “Münafıklar sana geldikleri vakit biz şahidiz sen Allah’ın Rasûlüsün, derler. Ama Allah şahittir ki; onlar yalancılardır.” buyrulmaktadır. Allah Teâlâ Hazretlerinin bunlara “yalancı” demesinin asıl sebebi; bunların kalpleriyle Rasûlullahın risaletini tasdik etmemeleridir.

Allah Teâlâ Hazretleri onları reddettiği halde günümüzün bazı insanları, rasûle kalben iman etmeden, dille de ikrarda bulunmadan bazılarının mü’min olduklarını ve cennete gireceklerini söylemektedirler. Bu gafillerin söylediği sözleri iyi düşünerek niyetlerini anlamaya çalışın. Arapların bir sözü vardır. “Bunun konuştuğuna deve de güler.” derlermiş. Çünkü gülmeyen tek hayvan devedir. Onun için kalble tasdikini, dille ikrarla tamamlayıp hayatıyla ispat etmeyenlerin cennete gireceklerini ifade etmek asla mümkün değildir.

Kalble tasdik, dille ikrarda bulunup da bu tasdik ve ikrarını yaşayışıyla ispat etmeyenlere “Fâsık” ismi verilir. Yani Allah’a itaati terk edip, Allah’ın itaatinden çıkmış insanlar fasık ismini alırlar. Allah muhafaza buyursun.

İmanın ve kulluğun şartı bir iman tohumu gibi tasdikle kalbe ekilir. Allah Teâlâ’nın “Kelime-i Tayyibe misâli, temiz bir ağaç fidanının bahçeye dikilmesine benzer.” buyurduğu gibi. Kalbe dikilen bu fidan dil ile ikrar, güzel ahlak ve salih amellerle büyür. O zaman kalble tasdik de meyvesini vermiş olur.

Kulluğun temel iki rüknü ise Kur’an ve Sünnetle amel etmektir.

Kur’an ve sünnete uygun bir hayat yaşamadan Allah’a kulluğun rükünlerinin yerine gelmesi mümkün değildir. Bazıları ile amel edip bazılarını terk etmek ile kulluk asla tam olarak yapılmış olmaz.

Allah Teâlâ insan yavrusunu yaratmayı murad edince var olması için ölçüler, kanun ve kurallar koymuştur. Bunların bütünü bir araya gelince insan yavrusu sağlıklı olarak dünyaya gelir.

Eğer Allah’ın koyduğu ölçülerden biri eksik olursa veya beşeri bir müdahale yapılırsa ya o yavru dünyaya gelmez veya özürlü bir halde dünyaya gelir.

Anne karnındaki bir yavru beşeri müdahaleden uzak tutulmaya nasıl gayret ediliyorsa, Rabbimize karşı kulluğu da nefsin heva, heves ve istekleri ile beşerin istek ve arzularının müdahalesinden uzak tutmaya gayret etmeliyiz.

Kur’an ve sünnet, hayatınız olsun. Kalble tasdikimizi, dille ikrar ve haya-tımızla ispat edersek Allah’a karşı kulluk görevimizi inşallah yerine getirmiş oluruz.

UYANIK OLMAK MECBURİYETİNDEYİZ ENVER BAYTAN HOCAEFENDİ İLE…*

Muhterem Hocam, uygun görürseniz sohbetimize tedris hayatınızdan başlayalım istiyoruz. Tedris hayatınıza nasıl ve nereden başladınız, dinleyebilir miyiz? Altı yaşında Kur’an-ı Azîmuşşânı öğrenmeye başladık. Sonra da sırası geldi, hafızlığa başlattılar. Dokuz yaşında hafız olduk. Dokuz yaşımızdan…

CENNETE GÖTÜREN YOL EMİN SARAÇ Hocaefendi ile ilim üzerine… (Mülâkat)

Muhterem hocam, Efendimiz (s.a.v) hayatını cehaletle mücadele ile geçirmiş ve bu yolda elinden gelen gayreti sarf etmiştir. Kendisini bütün insanlığa “Ben cehaletle savaşmak için gönderildim.” diye tanıtmıştır. Ve bu savaşta kullanılacak olan en etkili silahın…

DİNİN SUNDUĞU TESELLÎ

Hayat şartlarının ta bebeklikten itibaren her ferde birtakım nâiliyetler kadar mahrumiyetler ve külfetler de yüklediği malumdur. Bu külfetler ne kadar ağır olursa olsun onlara katlanıp isyan etmeyerek Cenab-ı Hakk’a karşı “rıza” halinde bulunabilmek dünyevî huzur ve sükûn…

KURTULUŞ PROJESİ: SALİH İNSAN

Allah varlıklar âlemini yaratmış, insanı “halifetullah” kılmış (Bakara Suresi, Ayet 30) ve arz üzerinde ne varsa insanoğlunun istifadesine sunmuştur (Bakara Suresi, Ayet 29). Dünya hakimiyetini ise “sâlih”lere münasip görmüştür (Enbiya Suresi Ayet 105). Rabbimiz “mükerrem”…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir