FETİH RUHU

Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis, henüz İstanbul olmadan önce, defalarca Efendimiz’in (s.a.v), “İstanbul’u fetheden komutan, ne güzel komutandır.” müjdesine nail olmak isteyen Müslüman kumandanlar tarafından fethedilmek istenmiş fakat bu şeref 1453 yılının güzel bir bahar gününde, Osmanlı padişahlarından II. Mehmet’e nasip olmuştur.

İstanbul’un fatihi olmak kolay değildi ama Peygamberimiz’in müjdesiyle İstanbul mutlaka fethedilecekti. Yani elbette bunu biri yapacaktı. Zamanın akl-ı selim ulemaları bunu bildikleri için, dönemin reyting rekorları kıran kıraathanelerinde “Bizans’ın süper güç, yenilmez devlet” olduğunu söyleyen uluslararası strateji uzmanlarına aldırış etmeden; II. Mehmet’i İstanbul’un fatihi olması için yetiştirdiler. En nihayetinde henüz yirmi bir yaşındayken Sultan Mehmet, aşılmaz denilen surları aşmış, bir çağı kapatıp bir çağı açmış ve Fatih unvanını almıştır.

Tarihin her döneminde, zamanın süper güçleri(!)ne karşı Fatihlere ihtiyaç duyulmuştur. Günümüzde de zulümle yoğrulmuş, boğazına kadar kan ve gözyaşına batmış dünyada yeni fetihlere ihtiyaç vardır. Tabi her çağda olduğu gibi günümüzde de dünyada adaleti tesis edecek olanlar Müslümanlardır ama maalesef günümüz Müslümanları küçük hesaplar peşinde koşturmaktan fetih kavramını tasavvur dahi edemiyorlar.

Yeni Neslin Çıkmazları

Nice Fatihlerin yetiştiği ülkemize baktığımızda; yeni fetihler yapma noktasında motivasyonu sıfırın altında olan bir nesille karşılaşıyoruz. Bütün dünyası ev-okul-dershane üçleminde sıkışıp kalan, en büyük hayali üniversite kazanmak olan, bir üniversiteyi kazansa dahi KPSS açmazında boğulan bir neslin ufku, önüne sunulan seçeneklerle sınırlı kalmaktadır. Ayrıca şunu da belirtelim ki; Marx’ın “Diyalektik Materyalizm” fikrini referans alan, bireyleri pragmatist (çıkarcı) bir anlayışla yetiştiren, devletine içte ve dışta yapılan saldırılara karşı kahramanca duruş sergileyenleri vatan haini ilan eden bir eğitim sisteminden, Fatih şuurunda nesillerin yetişmesini beklemek saflık olur ama biz yine de hamurunda iman olan bu toplumdan ümit varız.

Bir çocuğun Fatih gibi yetişmesini sağlayacak en önemli faktör ailedir. Teknolojinin hayatımızı günümüzdeki kadar işgal etmediği ve TV kanalı sayısının bir elin parmaklarını geçmediği dönemlerde; zaman zaman büyüklerimiz en bozulmamışından dini sohbetler yapar, geçmişten kıssalar ve nükteler anlatır; böylece bir nebze de olsa eğitim müfredatının bozuk yönlerine bir paratoner etkisi yaparlardı. Ama maalesef günümüz toplumunda ailenin de bozuk sistemin rayına girdiğini söyleyebiliriz. Tuzu kuru ailelerin çarpık ilişkilerinin anlatıldığı diziler, arkadaşının kuyusunu kazarak kazanmayı öğütleyen yarışmalar, gereksiz futbol muhabbetleri; Fatihler yetiştirmesi gereken aileyi fazlasıyla meşgul ederek fetih bekleyen diyarları unutturmaktadır.

Evlatlar, ebeveynlerin ahiret sermayesi olarak kabul edilecekleri yerde, dünya sermayeleri olarak kabul edildiğinden, daha erken yaşlarda dünyalık hedeflere titizlikle yönlendirilmekteler. Aile, daha küçük yaşlardan itibaren çok para kazanabileceği bir iş sahibi olması için her yolu denemesi gerektiği noktasında körpe dimağlara telkinler yapmakta; çocuklarını bir diploma uğruna şehirden şehre, hatta ülkeden ülkeye göndererek, müdahalesiz, ikazsız, ısrarsız ve takipsiz bırakmaktadır. Aile için gıda dâhil her şey haline gelen diploma yolunda, başta ahlak olmak üzere birçok değerlerimiz feda edilmektedir. Böylece şahsiyeti ve sıhhati yıpranmış gençler ortaya çıkmakta ve bu gençler, “Arkadaş, şu anda dünyada bozuk bir sistem var. Bunu değiştirip yerine adil düzene dayalı ‘Yeni Bir Dünya’ kurmak lazım.” diyerek yeni fetihler düşünmek yerine; tüm eğitim kademelerini geçtikten sonra yirmi beş, otuz yaşları arasında devlet kademesinde bir kadro sahibi olmanın verdiği zafer(!) sarhoşluğuyla ömrünün geri kalan kısmını huzurlu bir şekilde geçireceği fetih günlerinin hesaplarını yapmaktadırlar.

Mevlana, “Hangi tohum toprağa ekildi de bitmedi, ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun?” diyor. Her genç bir tohumdur; içinde fetih ruhu taşıyan, derinlerinde bir orman barındıran tohumdur. Onu uygun şartlarda yetiştirmek bazen bir şehri, ülkeyi kurtarmaya bedeldir. Bir mıh bir savaş kaybettiriyorsa, bir ‘insan’ da milletin kaderini çevirir yeri geldiğinde… O halde bu çekirdeği, bu tohumu heba etmek lüksüne sahip değiliz. Her genç bir fetih demek…

HÂDİSÂTA İLİM NÛRUYLA BAKMAK*

Allah Zülcelâl ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine Celâl Zâtına, Kemal Sıfatlarına lâyık hamd ü senâlar, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (s.a.v) sayısız sonsuz salât u selamlar olsun. Dünya hayatında bizleri bir araya getiren Allah Zülcelâl Hazretleri mahşerde…

ŞUURLU MÜSLÜMAN*

Bir Müslüman için her hususta ilk müracaat kaynağı olan, Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımızda; insanoğlunun “şuur” meselesindeki za‘f ve ihmali gerçeği ile karşılaşırız. Demek oluyor ki Müslüman, şuur konusunda zaaf ve ihmalle karşı karşıyadır. “Müslüman”la  “şuur” yan…

ALLAH TEÂLÂ’YI ZİKİR

Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Zikir lügatte; bir şeye karşı uyanık olmak, hatırlamak, anmak, akılda tutmak manalarına gelir. Din ıstılahında ise, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ni anmak demektir.

BAŞKASINA AİT MALLARDA TASARRUF HAKKIMIZ

Bir kimsenin yenilecek veya içilecek bir malını başkasına vermesine veya başkasının o malı yiyip içmesine izin vermesine fıkıhta “ibâha” denir. Bir yemeğe dâvet edilen kimsenin o davete katılması ibâha hükümlerine tâbîdir. Aynı şekilde bağ veya…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir