DİNİ ÖLÇÜLERDEN TAVİZ VERME

 “(Fitne zamanında) Kişi, dinini basit dünya çıkarı karşılığında satacak.”[1]

Taviz Nedir?

Taviz: Belirli bir şey karşılığı ana ilkelerden vazgeçme, temel prensiplerden ödün verme anlamındadır. Hangi konuda olursa olsun taviz verme, kişilik eksikliği ve kimlik aşınmasıdır.  Tavizkârlığın en kötüsü dinî inançlardan, kesin dinî ölçülerden taviz verilmesidir.

Dinden taviz vermek; nefsî, şahsî arzularına uyarak dinî esaslardan birini bilerek terk etmek, dinen haram olan bir şeyin yapılmasına izin vermek, çirkinliklere göz yummak, ya da caizdir diye fetva vermek demektir.

Taviz, şeytanın hilelerinden biridir. Şeytan, İslam’dan kopartamadığı Müslümanı İslamî ölçülerinden kısmen vazgeçmeye davet eder. Taviz tavize sebep olur, taviz tavizle örtülür. Giderek dine yabancılaşma ve çürüme meydana gelir. Taviz, Allah’ın rahmetinden ve yardımından mahrumiyete sebep olur. 

Peygamberimiz (s.a.v), Mekke müşriklerinin taviz taleplerini reddetmiştir. Örnek nesil sahabenin en önemli özelliklerinden biri dinî ölçülerde tavizsiz olmalarıdır. İslam âlimleri tarih boyunca ilkeli, şahsiyetli bir duruş sergilemişler; yöneticiler veya zenginler hatırına İslamî esaslardan taviz vermemişlerdir. 

İslam, Müslümanın bulunduğu ortama kayıtsız şartsız uyması yerine, ona elinden geldiği kadar yaşadığı ortamı İslamîleştirme ve ahlakîleştirme görevi vermektedir.

İslam hoşgörüyü tavsiye eder, ama tavize izin vermez. Hoşgörü ve taviz birbirlerinden tamamen ayrı, çok farklı terimlerdir. Hoşgörü; haram olmayan konularda gönül kazanma amacıyla tatlı bir yaklaşım sergilemek demektir. Taviz ise yersiz, izinsiz ve temelsiz hoşgörüdür.

İlahî veya nebevî ruhsatlara, izinlere uymak taviz değildir. Dinde taviz, nefsî bahaneler, çıkarlar veya korkularla kendi kendine yeni ruhsat kapıları açmak, dinde gedik açmak için verilmektedir.

Allah Rasûlü daima kolay olanı tercih ederdi. Ancak: Günah olmadığı müddetçe…

İslam dini, kolaylık ve hoşgörü dinidir. Kolaylaştırıp zorlaştırmamak, müjdeleyip nefret ettirmemek nebevî ölçülerdendir. Ancak taviz söz konusu olduğunda kolaylaştırma amacıyla taviz vermekten söz etmek, ya da kolaylaştırma bahanesiyle taviz vermek caiz değildir.

Hz. Aişe validemiz anlatıyor: “Allah Rasûlü (s.a.v) bir konuda iki tercih arasında bırakıldığında bu ikisi arasında günah olmadığı müddetçe kolay olanı tercih ederdi. Ancak günah ise en uzak duranı o olurdu.”[2]

Haklı hiçbir sebep yokken sürekli ruhsatların yapılması, daima kolaylığın peşinde koşulması (tetebbuu ruhas) caiz görülmemiştir. Ayrıca kesin olarak haram olduğu bildirilen bir âdetin günümüzde yaygın olması, gelenek haline gelmesi gibi sebeplerle cevaz vermenin tabiî karşılanması mümkün değildir.

İlim erbabı tavizsiz olmalıdır.

Herkes taviz verme günahı işleyebilir ama ilim adamı bu konuda herkesten daha titiz olmalıdır. Cenab-ı Hakk’ın “ilim” gibi bir özelliği kendisine bahşettiği ilim adamı, Allah Rasûlü’nün varisi olma gibi bir şeref ve sorumlulukla hareket ederek gerçekleri açıklamakta tereddüt etmemeli, ilmin şükrünü eda etmek üzere; hastaya veya yakınlarına acı gerçeği tatlı üslûpla söyleyen şefkatli doktor gibi gerçekçi davranmalıdır.

İlim adamının en büyük endişesi, Kur’an ifadesiyle ilim üzerine sapıklığa düşmeme, bir başka ifade ile ilminin kendisini sapıklığa düşürme endişesi olmalıdır. “Kendi nefsi arzusunu ilâh edinen Allah’ın ilim üzerine kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üzerine perde çektiği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?”[3]

Zenginlik, iktidar, gençlik, sağlık, güzellik gibi ilim de Allah’ın değerli bir ikramı ve güzel bir nimeti olup her nimet gibi ilmin de sahibini tuğyana, sapıklığa, benliğe ve gurura düşürme tehlikesi vardır.

Gerçek ilim adamı, “ilim” gibi muazzez bir değeri, bu üstün vasfı kendi aleyhine kullanmayacak, ilmi arttıkça gururu değil, tevazuu artacak, ilminin gereği olarak gerçekleri güzel bir üslûpla açıklayacak, kendisine sorulan sorulara açık ve net cevaplar verecektir. Zira o, gerçeği gizleme günahının cezasının ağır olduğunu bilmektedir: “Kime bir soru sorulur da gerçeği gizlerse, kıyamet günü ateşten bir gem vurulur.”[4] 

Fitne zamanında verilen tavizler imanın zedelenmesine sebep olacaktır. Bu konudaki nebevî uyarı gayet açıktır: “Karanlık gece parçaları gibi fitneler gelmeden önce amellere koşun. O zaman kişi mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşamlar. Mü’min olarak akşamlar, kâfir olarak sabahlar. Kişi basit dünya çıkarı karşılığında dinini satar.”[5]

Vaaz vermek için Fatih Camii kürsüsüne çıktığında sözlerine başlamadan önce: “Allahım!.. Beni buraya Müslüman olarak çıkardın. Bu kürsüden Müslüman olarak inmeyi nasib eyle. Nice kimseler bu kürsüye Müslüman olarak çıktılar ama Müslüman olarak inmediler. Beni öylelerinden eyleme!..” şeklinde dua eden Hacı Cemal ÖĞÜT (1887-1966) Hocaefendi her halde bu manayı vurgulamak istemektedir.

Günümüzde renk renk tavizler yaşanmaktadır.

Günümüzde her konuda ılımlı, esnek, elastikî, hoşgörülü ifadelerle yepyeni bir din anlayışı ortaya konulmaktadır. Ilımlı İslam, Amerikancı İslam gibi terimlerle ifade edilen ve İslam ülkelerine dayatma planları yapılan bu anlayış, İslam’ı çürütmeye ve bozmaya yönelik planlı ve kasıtlı bir anlayıştır. Acı olan, bu çarpık, batıl anlayışa bazı ilim adamlarının çanak tutmasıdır.

Haksızlıklara ve zulme karşı tepkisiz kalma tavizkârlığının yaşanması, imanımızı lekeleyecek, şirke düşürecek sorumsuz tavırlara karşı sessiz kalınması, İslâmî ölçüler yerine İslâm’a aykırı beşerî ölçülere uyma alışkanlığının yaygınlaşması; giderek İslâmî hassasiyet, metanet ve dirayetimizin erimesine sebep olacaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de ve Sünnet-i Seniyye’de kesinlikle yasaklandığı halde; “Enflasyon oranında faiz caizdir.”, gibi çarpık, yanlış, tutarsız fetvalarla faizin caiz görülmesi; Cenab-ı Hakk’ın kesin olarak emrettiği, “İffetli olmaları onlar için daha hayırlıdır.”[6] ayetiyle iffetin sembolü olarak beyan ettiği, hatta “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.”[7] ayetiyle şeklini bile tarif ettiği başörtüsünün; “İlim öğrenmek için açılabilir.”, fetvasıyla gözardı edilmesi; sanki Müslüman işverenin Cuma namazını engelleme hakkı varmış gibi; işveren izin vermediği takdirde Cuma namazı yerine öğle namazı kılınabilir, denmesi; çağdaş kumar çeşitlerinden toto, lotto, piyango gibi şans oyunlarının mekruhtur, ya da helaldir, gibi fetvalarla normal görülmesi, dinî ölçülerden verilen taviz örneklerindendir.

Kendi beşerî ölçüleri çiğnendiğinde yırtınanların, Allah’ın dininin nefsî heveslerle dejenere edilmesi teşebbüsleri karşısında “duyarlı” insanların bulunacağını, Allah’ın dininin korumasız olmadığını bilmeleri gerekir. 

Nâmahrem (karşı cinsten nikâh düşen kimseler) ile tokalaşmak caiz değildir.[8]

Günümüzde yaygın taviz konularından biri, nâmahremle (nikâh düşen kimselerle) tokalaşmanın caiz olduğu şeklindeki yanlış görüştür. Zaruret, modern hayat, çevre ile uyum, çevreye şirin görünme, tepki almama, iş hayatı gereği, geleneklere uyma gibi argümanlarla karşı cinsle tokalaşma bazıları tarafından tabiî gösterilmektedir.

Tarafların arkadaş olmaları, amir-memur ilişkisi içerisinde olmaları, tokalaşmanın saygı gereği olması, zina korkusunun bulunmaması, taraflar arasında güven ve samimiyetin bulunması, nâmahremle toklaşmanın caiz ve helâl görülmesi için mazeret olamaz.

Hatta hadîs-i şerîfte taraflar arası güven, samimiyet ve hısımlığın bu konuda mazeret kabul edilemiyeceğine işaret edilmiştir. “Kadının kocasının erkek yakınlarıyla yalnız bir ortamda baş başa bir arada bulunması ölüm gibi tehlikelidir.”, şeklinde açıklanabilecek (el-hamvu elmevt)[9] hadîs-i şerîfiyle kadının, kocasının erkek akrabalarıyla yalnız kalması gönüllerin kirlenmesi, taraflar arası güvenin zedelenmesi ve zinaya düşülmesi ihtimaline sebep olabileceği için “ölüm” gibi tehlikeli olarak tavsif edilmiştir.

Bilindiği gibi; Kur’ân-ı Kerîm’de nikâhlanması haram olan (mahrem) kimseler birer birer belirtilmiştir. Bu mahrem akrabanın dışındaki kişilerle nikâh caiz olduğu için; bunlarla tokalaşma, kapalı bir yerde yalnız kalma, baş başa oturma haram kılınmıştır.     

Kur’ân-ı Kerîm; “Mü’min erkeklere söyle; “Gözlerini yumsunlar (harama bakmasınlar), ırzlarını korusunlar…” Mü’min kadınlara söyle; “Gözlerini yumsunlar (harama bakmasınlar), ırzlarını korusunlar….””[10] ayetleriyle karşı cinsten nâmahrem olanlara bakmayı kesinlikle yasaklamaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’in, “Gözlerini yumsunlar.” şeklindeki ifadesiyle bakmayı yasakladığı nâmahrem kimselerle, onların gözünün içine baka baka tokalaşmayı caiz görmek, bunun için de gelenek, kültür, modern hayat, iş hayatı ve benzeri bahaneleri kullanmak Kur’anın çizgisine aykırı bir görüş sergilemek demektir.

Bu konudaki bazı delilleri zikredenler, nedense “Elin zinası (nâ-mahremle) tokalaşmaktır.”[11] hadisini söz konusu etmemektedirler. “Elin zinası” ifadesi gayet tabii mecazî bir ifadedir. Ancak göz zinası, ayak zinası gibi, el zinasının da zina işlemeye sebep olan adımlardan biri olması sebebiyle tokalaşmanın haram olduğunu açıkça göstermektedir.

Her vesileyle Allah Rasûlü’nün en güzel örnek, en üstün kişilik modeli olduğunu ifade edenlerin; “Ben yabancı hanımlarla tokalaşmıyorum.”[12] hadisini Allah Rasûlü’ne ait özel bir uygulama olarak nitelemeleri çarpık bir anlayıştır.

Hz. Aişe validemizin Allah Rasûlü’nün zaman zaman soru sormak için gelen misafirleriyle ilgilenmesi konusundaki hadisler incelendiğinde, bu durumun tesettür âyetinin nüzûlünden önce yaşandığı görülecektir.

Sahabenin, Sevgili Peygamberimiz’in hanımlarıyla görüşme şekli şu ayetle açıkça belirtilmiştir:  “Onlardan (Allah Rasûlü’nün hanımlarından) bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu sizin kalpleriniz için de onların kalpleri için de daha temiz bir davranıştır”[13]. 

Edep ve fazilette kendileriyle kimsenin boy ölçüşemeyeceği sahâbe-i kirâmın, Peygamberimiz’in tertemiz, nezih hanımları olan annelerimizle görüşmelerinde bu ilahî ölçü ortaya konulduğuna göre; hiç kimse kalp temizliğini bahane göstererek perde ve örtüleri kaldırıp birbirlerine nikâh düşen kadın-erkeklerin bir arada oturması ve pervasızca güle oynaya sohbet etmesi konusunda cevaz veremez.

İçkinin, kumarın, rüşvetin yaygınlaşması bunların caiz sayılmasına sebep olmayacağı gibi kadın-erkek ilişkilerinde nebevî ölçülerin gözardı edilerek yaşanan yeni hayat tarzı, bu konudaki haramların caiz sayılmasına da sebep olamaz.

Yetimlerle, misafirlerle ya da arkadaşlarıyla birlikte yemek yediklerinde hak geçmesinden korkan sahabe hakkında inen; “Toplu halde veya ayrı ayrı yemenizde sakınca yoktur.”[14] meâlindeki ayetin tefsiri ve nüzûl sebebi incelendiğinde; bu ayetin nâmahremle birlikte oturmayı caiz görme konusunda kesinlikle delil olmayacağı açıkça anlaşılacaktır.

Mümkün olduğu kadar tavizsiz olalım!..

Taviz konusunu ele almakta amacımız, kesinlikle birilerini lekeleme ve karalama olmayıp günlük hayatta yaşanan modernleşme, sekülerleşme, batılılaşma ve ılımlaşmanın İslâmî ölçülerden ödün vermemize sebep olduğunu açıkça vurgulamaktır.

Toplumda esen sosyal olumsuz fırtınalardan en az etkilenmesi gereken ilim adamlarının, zaman zaman bu akıntıya paralel bir çizgi izlemeleri acı ve üzücüdür. Topluma mal olmuş, takdire değer eserler vermiş, güvenilir ilim adamları; fetva ve görüşlerinde dikkatli ve itinalı davranmak, taviz sayılabilecek ifadelerden kaçınmak zorundadırlar.

Allah’ın Rızasına, Rasûlünün hayat çizgisine, Onun nezih sünnetine uygun, tavizsiz, İslamî bir hayat yaşamak asıl amacımız olmalı… Tavizsiz bir hayat düşünemiyorsak, en az taviz verenlerden olma gayretini taşımak ana hedefimiz olmalıdır.


* Doç.Dr., Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniv. İslâmî İlimler Fak. Hadis ABD Öğ. Üyesi, halilkutlay@hotmail.com


[1] Müslim: İman 186; Tirmizî: Fiten 30; İbn Mace: İkame 78; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/304.

[2] Buharî, Menakıb 23; Edeb 80; Hudud 10; Müslim: Fezail 77,78; Ebu Davud: Edeb 4; Tirmizî: Menakıb 34; Malik b. Enes, Muvatta: Husnü’-Hulk 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 6/85,113,114

[3] Câsiye: 23

[4] Ebu Davud: İlim 9; Tirmizî: İlim 3; İbn Mace: Mukaddime 24; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/262, 305, 344, 353.

[5] Müslim: İman 186; Tirmizî: Fiten 30; İbn Mace: İkame 78; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/304.

[6] Nur: 60

[7] Nur: 31

[8] Abdülhayy el-Kettanî’nin et-Teratîbü’l-İdariyye: 1/222 de ifade ettiğine göre; İbnü’l-Cevzî diyor ki: “Peygamberimiz’e bey’at eden kadınlardan isimleri tesbit edilebilen kadın sayısı dört yüz elli yedidir. Rasûlullah (s.a.v) bunlardan hiçbir kadınla bey’at için tokalaşmamıştır, hanımların bey’atini sadece sözle kabul etmiştir. Şemsül-Hak el-Azîm-Âbadî’nin Sünen-i Darakutnî üzerine yazdığı ta‘likatında (4/147) “Nevadir” bahsinde belirttiği gibi; Kadı Beşîruddin b. Kerîmüddin el-Kınnevcî el-Hindî (r.a)’nin nâ-mahrem kadınlarla tokalaşmanın haram olduğunu uzun uzun anlattığı bir risalesi bulunmaktadır. Yabancı hanımlarla toklaşmanın haram olduğu konusunda Suriye’li muasır âlimlerden Muhammed el-Hamid’in Hukmü’l-İslâm fî Musafahati’l-Mer’eti’l-Ecnebiyye isimli veciz ve nefis bir risalesi bulunmaktadır. bkz. Mecmuatü Resaili’ş-Şeyh Muhammed el-Hamid, Mektebetü’d-Da’veh, 1.bsk. Hama, 1389/1970

[9] Buharî: Nikâh 111; Müslim: Selâm 20; Tirmizî: Rada’ 16; Darimî: İsti’zan 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/149;153

[10] Nur: 30-31

[11] Müslim: Kader 21; Ebu Davud: Nikâh 43; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/343,379,536.

[12] Tirmizî, Sünen:7/94 Siyer 37; Nesaî, Sünen: 7/149 Bey’a 18; İbn Mace Sünen: 2/960 Cihad 43; Malik, Muvatta: 2/982 Bey’a 2; İbn Hıbban, Sahih:  7/41 No: 4536. Fethu’l-Barî’ deki (8/488) bir rivayete göre; Allah Rasûlü’ne biat edecek olan kadınlar: “Ya Rasûlallah!.. Elini uzat, musafaha edelim (tokalaşalım).” dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ben, sizin bey’atinizi sözle kabul ettim. Ben kadınlarla tokalaşmıyorum.” Bu hadis, Buharî ve Müslim’in şartlarına uygun olması sebebiyle, Darakutnî’nin; Buharî ve Müslim’in Sahih’lerine mutlaka almalarının gerekli olduğuna hükmettiği hadislerden biridir.

[13] Ahzab: 53

[14] Nur: 61

HÂDİSÂTA İLİM NÛRUYLA BAKMAK*

Allah Zülcelâl ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine Celâl Zâtına, Kemal Sıfatlarına lâyık hamd ü senâlar, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (s.a.v) sayısız sonsuz salât u selamlar olsun. Dünya hayatında bizleri bir araya getiren Allah Zülcelâl Hazretleri mahşerde…

ŞUURLU MÜSLÜMAN*

Bir Müslüman için her hususta ilk müracaat kaynağı olan, Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımızda; insanoğlunun “şuur” meselesindeki za‘f ve ihmali gerçeği ile karşılaşırız. Demek oluyor ki Müslüman, şuur konusunda zaaf ve ihmalle karşı karşıyadır. “Müslüman”la  “şuur” yan…

ALLAH TEÂLÂ’YI ZİKİR

Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Zikir lügatte; bir şeye karşı uyanık olmak, hatırlamak, anmak, akılda tutmak manalarına gelir. Din ıstılahında ise, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ni anmak demektir.

BAŞKASINA AİT MALLARDA TASARRUF HAKKIMIZ

Bir kimsenin yenilecek veya içilecek bir malını başkasına vermesine veya başkasının o malı yiyip içmesine izin vermesine fıkıhta “ibâha” denir. Bir yemeğe dâvet edilen kimsenin o davete katılması ibâha hükümlerine tâbîdir. Aynı şekilde bağ veya…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir