USLÛB-I HAYAT İYİLERİN HİKÂYESİ DEVAM EDİYOR…

Bir zamanlar dünyada iyiler hâkimmiş.

Kaderin hükmüyle bir hakka bir batıla dönen kaza ibresi haktan yana seyretmekteymiş. Güzel çirkine, edep hayâsızlığa, huzur kargaşaya, iman ise küfre galip imiş. Gerçi herkes iyilerden olmadığı gibi iyiler de günahsız değilmiş. Amma bir günaha dalan kişi bin gözyaşını bağışlamaktaymış affı için.

O zamanlar iyilere mümin kötülere kâfir denirmiş. Mümin imanıyla iftihar eder, kâfir küfrünü ilan etmezmiş. İlan etmezmiş sere serpe ama bilirmiş ki hangi insan taifesinden olursa olsun iyilerin adaletinden şüphe edilmez, kestikleri değil parmak baş olsa acımazmış.

İyilerin güçlü orduları varmış. Önlerinde viraneler olur, peşlerinde çil çil kubbeler bırakırlarmış. Mazlumlar, masumlar gelişini beklermiş. Zalimler, katiller dehşete düşer, üzengilerini öpmeye gayret ederlermiş.

Dergâhlar varmış. Gül alınır gül satılırmış. Gönüller imanla dolar muhabbetler saçarmış. Hikmet tarlalarından edep gülleri derer, marifet semalarında maneviyat diyarlarına kanat vurur, yelken açarlarmış. Fezanın yıldızları sanki arza yayılmış. İnsanlar samanyolunda birer seyyahmış. Kâh süreyyaya kâh zühreye kâh utaride pervaz ederlermiş. Her fani faniliğini, ışığını bekadan alan bir yıldızda ebedileştirmeye can atarmış, can bağışlarmış. Ya bir yıldıza pervane olurmuş ya da pervanelere hâdim.

İnsana ve hayvana hürmet zaten herkesçe malummuş ya, bunlar câmid taşa, toprağa, eşyaya hürmet ederlermiş. Kandili “yakmaz” uyandırır, kapıyı “kapat”maz sırlarlarmış. Vereceği eşyayı hürmetle öper, alnına sürer öyle verirlermiş.

Dünyanın fenasını, hilkatlerinin sırrını anlamış olan bu insanlar, kendi evlerini sefil ahşaptan, ukbâya götüren mabetlerini ise heybetli taşlardan yaparlarmış. Dünyaya hükmeden sultanları bile edepten tek katlı meskenleri saray tutarlarmış. Sultanlar ki, bir yanda krallara diz çöktürür haraç alırken, diğer yandan yeri gelir kendi işçisine diyet ödermiş.

Ve bir gün “İyi insanlar iyi atlara binip gittiler…”

Artık kader terazisinde batıl hakka galip olmaya başlıyordu. İyilikler azalıyor kötülükler artıyordu. Gerçi her zaman yeryüzünde yıldızlar buluna gelmişti ya artık o hazinelere ulaşabilmek için bir defineci olmak lazımdı.

Derken kâfirlerden de hakkın sudûr edebileceğine inanıldı. Bu kabul bir yana onların her gittiği yola “Haktır” deyip koyulanlar oldu. Eskiden kâfir denilip acınanlar şimdi ilim sanat ve medeniyet timsali oluverdiler.

İlim dedikse hikmet ve marifetin ilmi değil elbet. Kendi yaptığı puta tapan cahiliye insanına nispet, ilim diye bula bula kendi icat ettiği alet edevatı ve imalat bilgisini dünyaya sattılar. Üstüne bir de âciz aklın ipliğiyle dokunmuş felsefe libasını giydiriverince tutup eski bahadırların şaşkın torunlarına: “Bırak elindekini de bunu al” deyiverdiler cüretle.

Müminlerin ülkesinde ise miras yedi torunlar, ikiye bölündü. “Şanlı atalarımızın mirasını muhafaza edelim.” diyenler ve “Mü’min olmasa dahi yeniye uyalım!” diyenler.

Batıldan doğan yeni yolda gidenler şaşkın bir mukallit olarak kalakaldılar ya, biz gelelim berikilere.

Kimi kadirbilirler parlak maziden kalan her şeyi kutsal bilip muhafazaya koyuldular. Eskiden kalan her kurum her âdet ve her fikir öylece kalsın hiç bozulmasın diye harfiyen tekrara girişildi. Ama sadece tekrara, yenilerini üretemeden eskileri tekrara. Yapılan, bir altını kat kat bohçalara sarıp ortaya kocaman bir bez yumağı çıkarmak gibi bir gayretti. Eskiye dair her şey sureta tamir üstüne tamir, makyaj üstüne makyaj gördü. Ama özdeki altın da gözden kaybolup gitmişti.

Ve bir gün iyiler gibi iyilerin mirası da yıkılıp gitti…

Şimdi ortada bütün zamanların iyilerinin uğruna yaşayıp, uğrunda öldükleri bir hakikat duruyor.  Eskilerin korumasından mahrum olduğu gibi bıraktığı tortulardan da – kaderin bir cilvesi olarak- temizlenmiş. Aslında bütün yapıcı güç kendisinden alınan nur doğrudan doğruya kendi nuruyla dünyayı aydınlatıyor. Ona hâdim olma iddiasındakilerin bütün perişan hallerine rağmen, o en akla gelmedik vasıtalarla, en zararlı görülen hadiseleri lehine çevire çevire sağaltıcı ışığını yedi iklim dört bucağa salıyor. Sonsuzluktan gelen bir mucize olduğunu ispat edercesine en iflah olmaz karanlıkları ışığa boğuyor.

İyilerin soyundan gelenler ve iyiliğe dehalet edenler bugün, bu tüm zaman ve zeminlerin en muhkem ve müstahkem zirvesine yepyeni bir iyilik kalesi inşa etmenin arifesindeler. Batılın ve geçmiş zamanların kuru taklitçiliğine düşmeden daha önce hiç görülmemiş bir medeniyet kalesinin ibda ve inşası…

Vira bismillah!

MÂDENİYAT ÂLEMİ

Ya Allah (c.c) Ya Rabbe’l Âlemin… Bizleri, Sana… Senden… Seninle hamd edenlerden eyle ki; Sana… Senden senâ etsin lisanımız. Seni bilsin,  Seni bulsun cenanımız ki (ruhumuz), Seni ve her şeyi olduğu gibi tanıyabilelim. Çünkü Seni…

ŞERİAT-TARİKAT-TASAVVUF AYRIMINDA ZARAR ÇOK FAYDA YOK

           Bu mühim mevzuya girmeden önce, bazı hususları hatırlamakta fayda, hatta zaruret vardır: 1-İsimler, varlıkları ve kavramları birbirleriyle çatıştırmak için değil, tarif ve tavzih için vardır. İsimle müsemma (isimlendirilen) arasındaki ilgiyi…

TASAVVUF

Tasavvuf, kültür ve medeniyetler gibi hakkında çok ve farklı tanımlar olan bir kavramdır. Bazı mutasavvıflar, hükümdarlığa kadar varan maddî üstünlüklerini, ilâhî huzura erebilmek için rahatlıkla feda edebiliyorlardı. Bunu görenler onlara fukârâ diyorlardı. Zevkine erdikleri o…

TARİKATLI MÜSLÜMAN

Şeriatsız tasavvuf olmaz. Tasavvufun ve tarikatın meşru, sahih, gerçek ve doğru olması için şer’i hükümlere ve prensiplere tamamen uygun olması gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir