ÜSLÛB-I HAYAT -KENDİ GÖZLÜKLERİMİZİ TAKMAK-

Hayat belli prensipler dairesinde yaşandığında tutarlı ve şahsiyetli bir hal alır. Önceden enine boyuna düşünülerek belirlenmiş olan kurallar kişiyi tercih durumunda kararsızlıktan kurtarır. Kritik anlarda karar vermek zorunda olan bir insan eğer takip ettiği bir yola, genel geçer kabul ettiği doğrulara ve ulaşılacak hedeflere sahip değilse kararsızlığa düşer. Ya ne yapacağını şaşırır ya da ağaçlara takılıp ormanı görememe zaafına düşer.

Aldığımız kararlarla tuğlalarını koyduğumuz hayat binamızı inşa ederken tercihlerimizi belirlemede bu iki zaafa düşmekten bizi kurtaran şey hayatı bütünüyle kucaklayan bir dünya görüşü ve bunun neticesinde ortaya çıkan ilkelerdir.

Doğru veya yanlış, hak veya batıl herkesi başarıya taşıyan bu prensip Müslümanlar için de dinin bir gereği hatta nimeti olarak vardır.

Müslümanlar Allah’ın, varlığına, tek yaratıcı ve tek gerçek güç sahibi olduğuna, başlarına gelen ve kâinatta vuku bulan her hadisenin O’nun eliyle var olduğuna iman ederler. Karşılaştıkları hadiselerde onun elini görür, mevcut halin ne kadar dramatik olursa olsun O’nun kurgulamış olduğu bir sahne olduğunu bilir ve senaryo sahibinin niyetine uygun hareket ederler. Koyduğu esaslara riayet ederler.

Müslümanlık şuuruna sahip bir insanın atacağı adımlarda ilk ele alacağı kıstas Allah rızası ve onun koyduğu kurallara uyma kaygısıdır. Değil demokrasi, insan hakları ve çağdaşlık gibi modern zamanların değerleri, dürüstlük, yardımseverlik gibi evrensel doğrular bile esas gayeye uygunluğuna ve hizmet etmesine göre kabullenilir, uygulanır.

Buna göre yapacağı işte, evleneceği kişiyi seçmede, alışverişinde ve sosyal hayatta üyesi olacağı grupları seçmede dinini ilk anda düşünemeyen Müslüman imanî bakış açısını kazanamamış demektir. Zaten imanın nimetlerini tadamamamızın belki de en büyük sebebi bu şuuru kazanamamak, bu hali kendimizde rutinleştirememek olsa gerektir.

Bütün bunların yanında İslam dini sosyal ve ferdi hayatı kesin çizgilerle belirlemez. Hayata kritik noktalarda müdahale eder ama fertlerin hayatı yaşarken “kendileri” olmalarına ve farklılıklarını ortaya koymalarına engel olmaz. Bir askeri nizam içinde her hurda teferruatı kaidelere bağlayıp insanları kişisel ve milli farklılıklarını yok edercesine tek tipleştirmek dinin sonsuzluklardan gelen külli perspektifine sığmaz. Helal dairesi belirlenmiştir –ki haramlara nisbeten çok geniştir- Bu daire içinde mümin harekette serbesttir.

İnsanlar ve dünya köyünün fertleri olan milletler hayatlarını İslam dairesinde belirleme şuurunu kazandıktan sonra kendileri olabilmek ve tecrübelerinin bereketinden istifade edebilmek için bir hayat tarzı, bir İslam’ı yaşama üslubu ortaya koyarlar. Bu üslubun orijinalliği (kendine haslığı) kendi tecrübe ve kendi zati özelliklerine uygunluğu ve günlük hayatta tatbik edilebilirliği o insan ya da milletin hayat kalitesini ve dini kuralları benimseyip uygulayabilirliğini artırır.

Kendine has bir hayat tarzını kurmak ve yaşatmak, kuru taklitçilikten kurtulmak ve inandığı değerleri kendine mal etmektir.

Buna fert bazında bir misal olarak şunu verebiliriz; bazı ayetlerden çok etkilenen ve namazında onlara ağırlık veren bir kişiyi bir diğerinin aynen taklit etmesindense, bu ikinci  kişinin manasını bildiği ve daha çok haz aldığı ayetleri namazında okuması o kişinin namazla bütünleşmesine, namazı kendisine mal etmesine yardımcı olur.

Milletleri de insan topluluklarının bir ferdi olarak ele aldığımızda; mesela tesettür sınırları dâhilinde her millet kendi örf, adet ve kültürüne uygun ve yaşadığı tarihi ve coğrafi şartların gereklerine göre elbiseler seçmeli, üretmeli ve kullanmalıdır.

Bu kendinden oluş, kendi milli değerlerini ve sosyal kurallarını uygulayış o milleti güçlü kılar. Bir başka medeniyetin çocuklarını taklit edip, kendisini onlardan ayıran özellikleri hiçe sayanlar, atalarının benzer problemlere kendine has çözümler ürete ürete ortaya koyduğu tecrübeler mirasından mahrum kalmış olur. Hele bu taklitçilik bir başka dinin mensuplarını kopyalamaya varmışsa artık varlığı ve geleceği tehlikeye girmiş bir ülkeden bahsetmek mübalağa sayılmaz.

Kendi değerlerinden ilham almak bizim gibi gelmiş geçmiş en büyük medeniyetlerden birinin varisi olanlar için devasa bir fırsattır. Çıraklığın verdiği birçok problem ile atalarımız yüzleşmiş, birçoğunu çözmüş ve işinin ustası olarak doğan bir bebek gibi biz sıfırdan değil de onların kaldığı yerden devam etme imkânına sahibiz.

Böyle büyük milletler uzun asırların tecrübesiyle devlet sistemlerini oturturlar. İktisadi ve sosyal hayatları kendilerine has kurallarına kavuşur. Sanatı zerafetin doruklarına ulaşır. Tarihleri kendilerine en büyük bir nokta-i istinad olur. Ve dilleri bütün bu cesim binayı ifade edecek ve fikren besleyecek enginliğe kavuşur.

Hayatı iman zaviyesinden değerlendirememek imanın nimetlerini elden aldığı gibi, yaşayışıyla kendi değerlerine ters düşmek de şahsiyetli bir hayattan kişiyi ve toplumları uzaklaştırır.

NÛR-İ MUHAMMEDİYYE

Rahman ve Rahim Allah (c.c)’ın adıyla Hamd ü senalar cemaliyeti ile zahir, celaliyeti ile galip, rububiyeti ile zahiren ve batınen kendi varlığından başka varlıkları terbiye etmeye muktedir olan Allah Zülcelâl üzerine olsun. Varlıkları terbiye etmeye…

ŞUURLU BİR MÜSLÜMANIN ALAMAAT-I FAİKA VE FARIKALARI (ÜSTÜN VE AYIRICI İŞARETLERİ)

            Şuur: Lügatta: Anlamak, idrak etmek, hissetmek, farkına varmak, sezmek … gibi manalara gelir. (Mu’cemü’ el-Lüga) Müfessirlere göre, “şuur” kelimesinin manası çok geniş ve derindir. (Bkz. Elmalılı Tefsiri cilt:1 sayfa:223)

ŞUURLU MÜSLÜMAN

Sanki müslümanın şuursuzu da olurmuş gibi, mecmuamızın bu sayısı, “Şuurlu Müslüman”ı ana konu edinmiş. Bizim de bu mevzuda yazı yazmamız talep edilince, ister istemez bu netâmeli bahse girmiş olduk. Bir Müslüman için her hususta ilk…

ŞUUR

Arapça’da sevgilinin zülfünün bir teline şa’r denir. Ş harfinin önüne a harfi getirirseniz zülfünün teli olur. İ harfi getirirseniz şiir olur, u harfi getirirseniz şuur olur. Hepsinde de dikkat, incelik manası vardık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir