KARDEŞLER GÖZÜNÜZÜ AÇIN!

İnsanoğlunun yaratılışındaki hikmetlerin başında Hâlik-i Zülcelâl olan Allah Teâlâ’ya kulluk gelir. “İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Sûresi, 56) ayet-i kerimesi bizlere bu hakikati haber vermektedir. Peki ibadetin esası nedir? İbadetin esası akidemizdir. “Lâ ilâhe ilallah Muhammedu’r Rasûlullah” tır. Bu iki kelimeyi birbirinden ayırmadan kabul etmektir. Allah’tan başka ilâh yoktur ve Hz. Muhammed (s.a.v) O’nun rasûludur. Bu ikisini ayırdığımız takdirde dalaletin ta kendisine düşeriz. Çünkü Allah’a iman etmek, Rasûlullah’a itaat etmektir. “Kim Rasûle itaat ederse hiç şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa Sûresi, 80) Günümüzde maalesef bu iki esası birbirinden ayırmak isteyen insanlar ortaya çıktı.

İçinde bulunduğumuz zamanda çok fazla dalalet yolu karşımıza çıkmaktadır. Rasulullah Efendimizin hadis-i şeriflerinde bildirdiği fitne zamanlarından birinde yaşıyoruz. Başımıza gelen musibetlerin en büyüğü ulûm-i İslâmiyenin rahmet deryasının önünü kesmek için yapılan su-i kastlardır.

Ehli ilmin azalması, yok olması bu sözümüzün hak oluşunun delilidir.

Ben şu kısa ömrümde gördüklerimi biliyorum. 1940’da Niksar’da mukabele okumaya başladım. 1943’te İstanbul’a geldim. 50’ye kadar İstanbul’da idim. O sıralar altmış ders-i âm var diyorlardı Fatih’te. Her sene üçer beşer gittiler.

O zevâtın varlığı kendini hissetiriyordu. Herkesin hem hocalara saygısı vardı, hem de insanların zihninde ahkâm-ı sübhâniye aynen kitaplarda gördüğümüz gibi muhafaza ediliyordu.

Fatih Cami-i Şerifi’ndeki kayyımları düşünüyorum da, onlardaki takva ne seviyedeydi. Baş kayyım Merhûm Süleyman Efendi Hocamız hadis-i şeriften mücâz ve icazet veren bir kimseydi. Çok mübarek bir insandı. Bir defasında tahdis-i nimet kabilinden “Caminin her tarafında teheccüd namazı kılmak nasib oldu.” dediğini hatırlıyorum. Eskiden bir an’ane vardı. Müezzinler, kayyımlar camide gecelerlerdi. Hocaefendi her gece cami içindeki kuyudan su alır ve Hünkâr mahfilinde gusledermiş. Ardından bütün saflarda sırasıyla namazını kılarmış. İlmi yanında bu takvası neticesi Mustafa Asım Efendi gibi büyük âlimler gelip kendisinden icazet alabilmek için önünde okumuşlardır.

Fatih Camii’nin bir kayyımı da Aksakallı Mehmet Efendi. Vefat ettiği gün evinden çocukları gelip “Babamızın dolabı nerededir?” diye soruyorlar. Yukarki kattadır, diye gösteriliyor. Gelip orayı açıyorlar. Orada ufak ufak torbalar içerisinde caminin tozları varmış, alıp götürüyorlar. Çocuklarını toplamış “Benim orada torbalarım var, onları öldüğüm zaman kefenimin üzerine dökeceksiniz” diye vasiyet etmiş. Böyle muttakî kimselerdi onlar.

İşte bizim diyarımızın cami erkânı bunlardı. İmamlar zaten bambaşka bir âlemdi. Âlim, ilimlere vakıf kimselerdi.

Ah… Şimdi ne günlere kaldık.

İLMİN REF’ OLMASI

Bunların hepisinde Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin bildirdiği kıyamet alametlerinin birine “İlmin ref’ olması” na, kalkmasına şahit oluyoruz. Daha nice nice haberleri yaşıyoruz günümüzde. Hadis kitaplarındaki fiten bölümünü okuyanlar bunları bilirler. Bizim içinde bulunduğumuz vaziyet budur.

İşte böyle bir zamanda Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şu sözüne dikkat etmeliyiz.

“Size iki şey bıraktım ki; onlara yapıştığınız takdirde asla dalalete düşmezsiniz, sapmazsınız cennete ulaşma yolunuz kapanmaz: Kitabullah ve Sünnet-i Rasûlillah.” Peygamberimiz adeta ben dünyanızdan ayrılıyorum amma dünyadan ayrılırken sizi başıboş bırakmıyorum, buyuruyor.

Bugün Kitabullah ve Sünnet-i Rasûlillah’ı hakkıyla anlayan, anlatan maalesef çok azalmıştır, hatta yok olmuştur desek yalan olmaz. Bunun farkında olalım.

Öteden beri eski ulemamız kıyamet fitnelerinden insanları tahzir etmiştir. Hele otuz tane deccal olacaktır, diye haber vermişlerdir. Bu deccallerin çeşitleri vardır. Biz bu deccallerin hangi çeşidi, hangi devresinde yaşadığımızı da bilmemekteyiz. Fakat bilelim ki; bir deccal devresinde yaşıyoruz.

Hangi anda noktalanacağını bilemediğimiz şu fânî hayatımızın selametle sonuna ulaşabilmemiz için Kitabullah ve Sünnet-i Rasûlillah’a müteallik hususlara dikkat edelim ve bu yolda çocuklarımızı da yetiştirelim. Aile efradımızı bu esaslar üzerine terbiye edelim.

Allah Teâlâ hepimize basiret, feraset versin. Namazımızı kılmak ve Kur’an’ımızı muntazam surette okumak hususlarını ihmal etmemeye ve Kitabullah, Sünnet-i Rasûlillah yolunu takib edecek meclisleri ve insanları ihmal etmemeye azami gayret sarfedelim.

Bu meclisleri takib eden, ilim yoluna girmiş bulunan bütün genç kardeşlerime, talebe kardeşlerime, temennilerim, tavsiyelerim şunlardır ki; ilim yolu peygamberler yoludur. Bu yol saadetin yegâne yoludur. Ve bu yolun esası Ehl-i Sünnet akidesidir. Ehl-i Sünnet akidesi enbiya-yı izâmın müselselen takip ettiği, nihayet Rasûlullah Efendimizde şahikaya ulaşan en mükemmel en muazzam bir yoldur. Bu yoldan ayrılmamak için gayret etsinler. Bazı kimselerin yaptıkları gibi “şefaat yoktur” diyerek konferanslar vermek yahut “kabir azabı yoktur” diye ahkâm kesmek ve yahut “İsa Aleyhisselamın nuzûlunu inkâr etmek”, “cin yoktur”, “icma yoktur” şeklinde ifadeler kullanmak… Bilsinler ki; bu ifadelerin hiçbiri ehl-i sünnet akaidina muvafık sözler değildir.

TEKMÎL-İ NÜSAH

Peki, bu sözleri niye duyuyoruz.   Bazı insanlar bunları niye söylüyorlar? Bütün bunların sebebi cehâlettir efendim. İnsan hangi ünvanın sahibi olursa olsun şayet akaidini bilemiyorsa bu kimse cahildir. Bu insanlar ifadelerinde çokça hatalara düşüyorlar. Zira eski âlimlerimizin tedris usûlünde, tekmil-i nüsah denilen bir tabir vardır. Bugünün hocalarının pek çoğu maalesef bu tedris usûlünden habersiz bir şekilde yetişiyor. Bu usûlden maksat nedir? Talebe bir kitabı aldığı zaman başından sonuna kadar hazmederek, gayet muhkem bir şekilde okur. Gerek sarf nahiv gibi alet ilimlerini gerek tefsir, hadis, fıkıh, akaid gibi âli ilimleri, sâlih, ilmiyle âmil bir hoca efendinin huzurunda kâmilen okur. En sonunda da şerh-i akaid okur. O sağlam okuyuşu sebebiyledir ki; en son icazet aldığı zaman kendisine birkaç ibare verilir, o da tahlil eder. Bunun müzakeresi heyet huzurunda yapılırken okuduğu ilimlerin hepsi o ibarelerde tatbik edilir. Yine hakkını verirse, o kimse tedris yapma ehliyetini kesb eder.

Bugün ise mekteplerimizde hiçbir kitabın güzelce baştan sona okunduğuna şahit olamıyoruz. Şahit olduğumuz, eslâfın bakıyesi diyebileceğim âlimlerimizin, hocaefendilerin yetiştiği medreselerde bundan bin sene evvel yazılmış kitaplar tedris ediliyordu. Bakınız Teftazanî’nin eseri, Nesefî’nin eseri, Sadru’şşerîa’nın eserleri bütün İslâm dünyasının hepsinde aynı şekilde okunmuştur. Her yerde Hanefi fıkhının Hidaye’si, Kudûrî’si ve İhtiyar’ı okunmuştur. Okuyanlar şüphesiz vardır ama yine de sormak isterim bugün müftülerimizin ne kadarı Kudûrî’yi okumuş, bitirmiştir. İlahiyat Fakültelerimizin birinde idareci olan bir kardeşimize talebelerin bir Kudûrî olsun herhangi bir fıkıh kitabını baştan sona okuyup okumadıklarını sordum. Okuttuk diyemedi. Durum böyleyse efendim, bilmiyorum bunlar ne ile fetva veriyorlar!

İnsanın bilmediğini bilmesi çok güzel bir vasıftır. Bilmediğini bilmiyor ve kendisini allâme sanıyor ve başkasının sözlerini itibara almıyor. Kendisinin bildiklerini her şeyin üzerinde zannediyor. Bu da yüz karasıdır.

Bazılarını da bu kadar cesur kılan şey, duyuyoruz Avrupa’ya gitmiş, Amerika’ya gitmiş. Bu gittiği yerleri bir bir saymayı öyle güzel beceriyorlar ki, çünkü onunla iftihar ediyorlar. Hiç düşünmüyorlar orada dinimizi kimlerden öğreniyorlar. Ya hu gâvurun dediği şeyler beni alakadar eder mi hiç Allah aşkına.  Benim bir müslüman olarak dinim hususunda gâvurdan alacağım hiç bir şey yok ki. Bir müslümanın izzet-i nefsi bu hale tenezzül etmeyi kabul edemez.

NÜZÛL-İ İSA (a.s)

Efendim, bu sözlerime delil olacak bir hadiseyi de esefle beyan etmek istiyorum.

Sevdiğimiz bir kardeşimizin televizyonda İsa Aleyhisselamın nüzulünü inkâr ettiğini işittim. Eski münasebetimiz sebebiyle telefon açtım “Niye sen bunu söyledin?” deyince, “Hz. İsa’nın inmesi diye bir şey yok ki” dedi. Dedim ki “Sen şu şu kitabları okudun mu, okumadın mı?” Baktım kem küm ediyor. En sonunda ne dese beğenirsiniz: “Nüzul-i İsa meselesi eğer o kadar ehemmiyetli bir mevzu olsa idi akaid kitaplarında yazardı.” O zaman ben de ona dedim ki “Eskilerin bir tabiri vardır: ‘Bir talebe hoca efendi olabilmek için tekmil-i nüsah etmelidir.’

Eskiden beri bir kimsenin icazet alabilmesi için şerh-i akaid kitabını okuması lazım kabul edilir. Nesefî’nin ve Taftazanî’nin şerhleri ile birlikte. Bu akaid kitabının son sahifelerde yazar ki: On tane büyük eşrat-ı saat (kıyamet alâmeti) vardır. Bunlardan birisi de İsa Aleyhisselamın nüzuludür.

İşte tekmil-i nüsahdan mahrum bir nesil yetişmesinin neticesidir bu durum. Nüzûl-i İsa meselesine gelince şunu bilin ki efendim, İsa Aleyhisselamın nüzulünü inkârı bu asırda ilk defa Pakistan’daki İngilizlerin ihdas ettikleri Kadıyaniler ortaya çıkarmışlardır. O zaman o diyardaki ulema şiddetle bu sözlere reddiye yazdılar.  Enver Keşmirî “Et-tasrih bi-ma teveterre fi nüzûli’l-mesih” kitabını yazdı. Bu kitapta bu husustaki 75 tane tevatür derecesindeki hadis-i herifi bir araya toplandı. Sonra bu mesele Mısır’a intikal etmiştir. Mısır’da da başta Mustafa Sabri Efendi olmak üzere hocalar bu mevzuların cevabını vermişlerdir. Mısır’da Zahid Efendi Hocamız “Nazratün Âbira” isimli eserini yazarak bu hususta Kitap, Sünnet, İcma delillerini câmi, gayet kuvvetli muhkem bir kitap ortaya koymuştur, bu meseleyi esaslarıyla izah etmiştir. Ondan başka Mısır’ın büyük âlimlerinden, altmış sene te’lif, tedris ve iftâ ile meşgul olmuş Mısır Umûm Müftüsü Şeyh Bahît el-Mutî’ (Rahmetullahi aleyh) de uzunca bir fetva neşrederek bu bâtıl sözleri reddetmiştir. Bu hususu red sadedinde Hâfizu’l Hadis olmakla maruf Seyyid Abdullah el-Ğımârî de kıymetli bir eser yazmıştır. Mekke kibar ulemasından Muhammed Arabî et-Tebbânî de bir eserle bu bâtıl kavilleri reddetmiştir.

Ve artık bir daha bu sözleri o diyarlarda kimse ele alıp müdafaa etmemiştir.  Ne yazık ki; memleketimizde bazı gençler bu mevzuyu tekrar edip durmaktadırlar. Hayret ediyorum. Temennim odur ki; bu gençlerimiz kendilerini israf edib de ehl-i sünnet yolundan çıkmasınlar. Ehl-i sünnet yadigârı olan bu diyarımızda ehl-i sünnet akidesinin hilafına bir efkârın yayılmasına alet olmasınlar.

Kardeşler gözünü açın! Her şey sizin okuduklarınızdan gördüklerinizden ibaret değildir. Siz Ehl-i Sünnet akidesinin esaslarını okuyunuz, Ehl-i sünnet akaidine ters düşen fikirlerden uzak durunuz ki; bu fânî hayatınızı heder etmeyesiniz. Allah Teâlâ cümlemizi eslâfın yolunu takip ile rahmet ve mağfiretine, Peygamber Efendimizin şefaatine mazhar etsin.

İCTİHAD

Efendim, hatırlatmak istediğim bir mevzu da yine günümüzde çok konuşulan içtihad meselesidir. Bu mevzuda Mısır’daki bir hatıramı anlatmakla iktifa edeceğim.

Bir gün Mısır tarihinde mümtaz bir yeri olan hocamız Abdulvehhab Buhayrî Hazretleri ile evinde ikindi namazı kılıyorduk. Namazı Ezher Şeriat Fakültesi hocalarından biri kıldırıyordu. Hoca namazda bir hata yapmış olacak ki sehiv secdesi yaptı. Secdeden kalkınca teşehhüdü tekrar okumadan selam verdi. Buhayrî hocamız niçin teşehhüdü tekrarlamadığını sorunca imam olan hocaefendi “Bence böyle yapılmasını söyleyen delil daha sabit görülüyor.” şeklinde cevap verdi. Abdulvehhab Buhayrî hocamızın verdiği cevabı hiç unutamam. “Bırak, bırak bu zamanda içtihad kapısını açmayı. Günümüzde şeytan içtihat kapısından giriyor.”

Görüştüğümüz mümtaz âlimlerde gördüğüm şey hep budur: Ehl-i Sünnet yoluna, esaslarına ittiba›a ve temessüke çok ehemmiyet vemişlerdir. Başka yollar, başka arayışlar içerisinde olmamışlardır hiç bir zaman.

Ehl-i Sünnet yolunun ehemmiyetini daha iyi anlayabilmemiz için hicrî 471 senesinde vefat eden büyük âlim ve imam Ebu Muzaffer el-İsferânî rahmetullahi aleyhin yazdığı “et-Tebsira fi’d-Dîn” isimli kitaptan bir bölümün muhtasar olarak tercümesini gelecek sahifelerde okuyacaksınız.

Okuyacağınız makale; diyarımızın yetiştirdiği, İslâm dünyasında çok takdir edilen büyük allâme merhûm Zahid el-Kevserî hocamızın tedkik ve tahkikiyle 1940 senesinde Mısır’da neşredilmiştir.

Şehidlerin kanıyla sulanmış olan ehl-i sünnet akidesinin yadigârı şu diyarda gençlerimizin bundan bin sene evvel kaleme alınmış bu satırları okumalarını bu vesileyle ehl-i sünnetin ne mana ifade ettiğini aslî kaynaklarımızın birinden öğrenmelerini tavsiye ediyorum.

ÖMRÜMÜZÜ İBADET NAMINA HURAFELERLE ZAYİ ETMEYELİM

Ya Rabbi! Ne kendi namımıza ne de ümmet-i Muhammed namına sana hamd edecek lisanımız ve yüzümüzün kalmadığını itiraf ederiz. Ya Rabbi! Bizleri, Sana, senin lisanınla hamd edenlerden eyle. Ya Rabbi! Halîm, Kerîm ve Latîf sıfatlarınla…

FIRKA-İ NACİYE KİMLERDİR?*

[1]Bir müslümanın ahirette, ehl-i necât (kurtuluşa erenler) içinde yer alabilmesi onun Ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesine mensup olmasıyla mümkündür. Kurtuluşun ancak bu akide anlayışına nasib olmasının bir takım sebepleri bulunmaktadır.

HER İŞİN, HER İBADETİN BAŞI DOĞRU İTİKAD (Mülâkat)

Enver BAYTAN Hocaefendi ile… Muhterem hocam, bir Müslüman için akâid konuları ne ehemmiyeti haizdir? Akâid meseleleri bir Müslüman için neler ifade etmektedir? İtikad hususunda sağlamlığı bulunmayan yani itikadı düzgün olmayan bir kimsenin imanı muteber olmaz….

SÜNNETSİZ İSLÂMİ BİR HAYAT MÜMKÜN MÜ?

Şüphesiz ki; mü’minin hayat ölçüsü Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Rasûlillahtır. Efendimiz (s.a.v) veda hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar sizlere iki şey emanet ediyorum. Bu iki şeye (sımsıkı) sarıldığınız zaman yolunuzu hiç (bir zaman) şaşırmayacaksınız (sıratı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir