HATA EDENLERİN EN HAYIRLISI OLMAK

Tevbenin dinimizde çok büyük bir husûsiyeti vardır. Basit bir mesele değildir tevbe. Ama bizler tevbe deyince, maalesef bugün basit bir şey zannediyoruz. Hâlbuki tevbe Rabbimizin muhabbetine nâil olmak, ümmetin hayırlıları arasında yer alabilmektir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bizlere hitaben buyuruyorlar ki:

“Kullükum hattâûn” (Sizler, hepiniz çokça hata eden kimselersiniz.) “Ve hayru’l hattâîn et-tevvâbûn” (Ancak hata edenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.)

Başka bir hadis-i şerifte de Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Nefsim, yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah Teâlâ sizi yok eder, yerinize günah işleyip Allah’tan bağışlanma dileyecek bir millet getirir de onları bağışlardı.”

Demek ki, bizler için esas olan hatalardan vazgeçmek, tevbe edip, günahlarımızdan arınmaktır. Zira günahlarımızdan arındıkça kalbimizdeki iman nuru parıldamaya başlayacaktır. Ve nihayetinde de tevbe ede ede Rabbimizin sevgisine, rızasına nâil olacağız. “İnnallahe yuhibbu’t tevvâbîn” (Muhakkak ki; Allah tevbe edenleri sever/onlardan razı olur.) müjdesine nâil olacağız.

Tevbenin ehemmiyetini, gerekliliğini bilmek için Rasûl-i Ekrem Efendimizin şu ifadeleri yeterlidir aslında:

“Ey insanlar! Allah’a tevbe ve istiğfar ediniz. Zira ben günde yüz defa tevbe ederim.”

Hâlbuki peygamberler ismet sıfatının sahibidirler. Bizim günaha meyleden hallerimiz onlar da yoktur. Allah Teâlâ onları çocukluk hallerinden itibaren hıfz-ı emân buyurmuştur. Onlar günahsızdırlar. Enbiyâ-i izâm hakkında bir müslümanın imanı, itikadı budur, başka türlü bir şey denilemez, düşünülemez.

Efendim, öyleyse peygamberler bizim gibi kirlerden paslardan yıkanacak da değiller ya… O zaman zikrettiğimiz hadis-i şerifi nasıl düşüneceğiz? Şöyle düşünebiliriz: İstiğfar onlar için terfi’-i deracâttır. Yüksek makamlarının daha da artması içindir. Peygamberlerin istiğfarı takarrube vesile içindir, başka bir şey değil.

Bir de malum peygamberler bizler için üsvedir, misaldir, rehberdir. Bizler ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı hep onların harekâtından öğreniyoruz. Onlar istiğfar etmeselerdi, biz istiğfarı nereden öğrenecektir. Bu itibarla onların istiğfarlarının bir sebebi de biz ümmetlerine misal olmalarıdır.

Zira bizler çokça hata eden, günahkâr kimseleriz. O sebeple elbette tevbe etmeliyiz. Hem de çok. Çünkü bizden istenen tevbe etmek, hatalarımızdan vazgeçmektir. Az evvel ifade etmeye çalıştığımız gibi, hatasızlık enbiyâ-i izâm hazretlerine mahsustur.

Fiîlen Tevbe

Tevbe lisânen olabileceği gibi fiîlen de olmalıdır. Fiillerimizdeki tevbe, yaptığımız hataları bir daha yapmamak üzere azimet göstermemizdir.

Bazı zamanlar da olur ki tevbe sadece yapılan hataları terk etmekle tamamlanmaz. Mesela kazası gereken ibadetlerde tevbe ancak o ibadetin kazasını yerine getirmekle tamam olabilir. Merhûm Ali Haydar Efendi Hocamızın huzurunda yaşadığım, unutamadığım bir hatıram vardır:

Tokat’ın Beldağı köyünden Şevki Ağa isimli bir ahbabımız vardı. Memleketten Hac ibadeti için yola çıktığında İstanbul’a da uğramıştı. Ben de hem şehrimiz olması hasebiyle kendisiyle alâkadar olmaya çalıştım. Onu Muhterem Ali Haydar hocamızın yanına götürdüm.

Ali Haydar Efendi, “Sen” dedi “Efendi ne iş yaparsın?” Şevki Ağa “Eker biçeriz, ziraatla meşgul oluruz.” cevabını verince Ali Haydar Efendi hemen öşür verip vermediklerini sordu.

Şevki Ağa, eskiden devlet alıyordu, biz de veriyorduk. Ama devlet almayı bırakınca bizler de unuttuk vermez olduk, dedi.

Ali Haydar Efendi evâmir-i ilâhiye, helale harama karşı çok dikkatliydi. Meclisleri hep helalin haramın konuşulduğu ilim halkalarıydı adeta. Şevki Ağaya, “Efendim, hiç öyle olur mu? Allah’ın emri sen bunu nasıl unutursun. Öşürlerini nasıl hesaplamaz vermezsin. Devletin bu günkü durumu bizi alâkadar etmez. Bizim, irademizin icabı olan şeyleri mutlaka yapmamız gerekir. Sen şu anda borçlu durumdasın. Bu kadar senelik öşür borcun var. Böyle borçlu olduğun halde Hacca bile gidemezsin…” mealinde şeyler söyledi, söyledi nihayet adamcağız ne diyeceğini şaşırdı.  O zaman ben hacca gitmekten vazgeçtim, o borçlarımı ödeyeyim bari hocam, dedi. Ali Haydar Efendi Hocamız Şevki Ağa böyle deyince “Yok.” dedi. “Hacca gideceksin. Ne kadar paran var. Şu kadar. O paraları orada sarf ederken, öşürden de kendi hesabına ne kadar buğday çıkarıyorsa, onu hesap edersin. Ondan sonra gelince de öşrünü vereceksin.” Şevki Ağa derdi ki, hacdan gelince hemen öşrümü ödemeye başladım, ondan sonra malım çok bereketlendi. Borcumu da verdim, daha fazlasını vermek de nasip oldu elhamdülillah.

Demek istediğim, sadece “Estağfurullah” demek yetmiyor yani tevbede. Tevbe fiilî olacak. Zaten bir müslümanın amellerinin sâlih oluşu da tevbesine bağlıdır.

Ayet-i kerimede nasıl buyruluyor: “Ancak tevbe ve iman edip sâlih amel (ve hareket)te bulunan kimseler başka. İşte Allah bunların seyyiâtının hasenâta tebdil eder, kötülüklerini iyiliklere çevirir.” (Furkan Sûresi, 25/80)

Seyyiat sicillerini silecek, defterlerimizdeki siyah yazıları nurâniyete intikal ettirecek sâlih ameller tevbenin ardından zikrediliyor. Bunun çok büyük bir manası var.

Ve kane’llahu gafura’r rahima… “Ve Allah Gafûr, Rahîmdir… Bağışlaması sınırsız, merhameti çok olandır.” Evet… ondan sonra da Rabbimizin cenneti ile cemâli ile müşerref oluyoruz ki bu hepsinin üstündedir…

Hey gidi… Dünya, bu fânî âlem hepsi bir lahza da bitiyor… Ondan sonra sicilimize bir bakıyoruz ki önümüzde her şey yazılı. Yaptıklarımız, unutup da yapmadıklarımız, ihmallerimiz her şeyi görüyoruz. Marifet o sicil defterlerimizi tertemiz bulabilmekte…

Tevbeyi, Tevbe Edilecek Şeyleri Hatırlatmak

Efendim, bazı meseleler var ki, insanımız bunları hepten unutmuş. Yani neyi yapması gerektiğini bilmiyor. Yapması gerekenleri bilmeyen kimseden onları terk ettiği için tevbe etmesini de bekleyemeyiz.  Meselâ nice insanlar vefat ediyor, gidiyor. Bu kimselerin malı mülkü arkada kalıyor, taksim ediliyor. Sorarım sizlere bu taksimler neye göre, kime göre yapılıyor. Ferâiz ilmi maalesef unutulmuş. Bir mecliste bir iki müftü efendi ile sohbetimiz esnâsında onlara bu meseleyi sordum. Nice insanlar ölüp gidiyor, kimse size gelip miras taksimi nasıl olacak diye soruyor mu? Kem küm… Eee… bu günahlar ne olacak. Bunların vebali kimin üzerinde…

Bugün büyük ciddi bir ihmal içindeyiz. Hocalarımız, müftülerimiz tezekkür etmeli düşünmeliler.. Adeta yeniden insanımıza İslâm’ı anlatmalıyız. Ebu’l Hasan en-Nedvi merhumun bir kitabı vardı.  İle’l İslami min cedid (Yeni baştan İslam’a…).  Maalesef Türkiyemiz bugün bu hale gelmiştir.

Cehalet her tarafı sarmıştır. Başımıza çok büyük bir musibet gelmiştir. Bizim başımıza gelen bu musibet diğer Müslüman milletlere de sirayet etmiştir. Din ve dünya işlerini ayırmak bizden başladı. Bazı İslam ülkeleri de fiilen bizi taklide başladı. Bizim memleketimizin bu dalaleti başkalarına örnek oldu. Maalesef… maalesef öyle oldu. Bunların tevbesi nasıl olacak. Yeniden İslâm’a dönmekle. Hatalardan vazgeçmekle… İnsanlara bu hakikatleri anlatmakla. Bu durumun istiğfarı sadece “Estağfirullah” demekle bitmez. Hocalarımız okuyacak, okutacaklar… Herkes bildiği şeyleri etrafındakilerle paylaşacaktır. Cehalet günahının istiğfarı ilmi yaymakla mümkün olabilir. Bekir Hâki Efendi “Efendim öyle bir devirde yaşıyoruz ki, besmeleyi bilen durmayacak onu anlatacak, öğretecek.” derdi.

Mesela, kılık kıyafet meselesi nerelere geldi. Ülkemizde kadınların başı-saçı açık… kasiyât âriyât hali almış başını gidiyor. Peygamber Efendimizin tabiri, giyinmiş çıplaklarla dolu her taraf. Bu neyin nesidir yahu? O kimseler için Rasûlullah Efendimiz cennetin kokusunu dahi alamayacaklar, buyuruyor. Vaziyetimiz böyleyken, söz söylemesi gerekenler, elinde salahiyet bulunduranlar, hocalar maalesef ne söz ediyorlar, ne teşebbüs ediyorlar, ne de gayret ediyorlar. Nedir bu halleri yahu.  Diyanetimiz, böyle mi olmalıydı? Her fırsatta, camilerde, hutbelerde bunlar insanımıza hatırlatılmalı değil miydi? Bu meseleler konuşulmalı değil miydi? Şimdi bu yapılanların vebali bilmeyenlerin ihmal ettikleri tevbelerin vebali kimlerin üzerindedir. Düşünmek gerekmez mi? Bunlardan vazgeçmedikçe, tevbe etmedikçe halimiz ne olacak.

Ama bırakın istiğfar etmeyi biz her gün daha tuhaf hadiselerle karşılaşıyoruz. Bakın son dönemde bir tefsir neşredildi ülkemizde. Her yere dağıtıldı, ulaştırıldı. Ama içi baştanbaşa çok büyük hatalarla dolu. Fakat bu tefsirdeki hatalarla hiç alakadar olunmadı. Hâlbuki orada, Allah muhafaza, çok ağır ifadelere yer verildi. Bu nedir yahu? Bunun manasını düşündüğünde insan ne diyeceğini şaşırır…

İslam ülkelerinde çok büyük bir dalalet hamlesi var, euzübillah. Bakınız bazı şeyleri daha yüksek sesle söylemeliyiz. Bu birilerine olan kinimizden, kızgınlığımızdan değil… Dinimizin bize bir emri olduğundan böyledir.

TEVBE KAPISI

Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine sonsuz şükürler olsun ki bizler gibi hayatını rızası dışında geçirenlere dahi müjde vererek, tevbelerimizi kabul etmeyi vaad buyurmuştur. Daha yaratılışın başında, isyanlar karşısında tevbe edilmesi halinde tevbeleri kabul edeceğini vaad…

TEVBE VE İSTİĞFÂR

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Her kim gargaradan (can boğaza gelip hırıltı etmeye başlamadan) önce Allah’a tevbe ederse Allah (c.c) ondan (o tövbeyi) kabul buyurur”.

TEVBE YÂ RABBİ

Enes b. Mâlik (r.a) demiştir ki: Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Allah Teâlâ buyurdu ki: Ey Âdemoğlu! Şüphesiz sen bana dua (ibadet) ettiğin ve bana ricada (ümitle yalvarmada) bulunduğun sürece, senin günahlarını bağışlarım ve senden…

ALTI KUSURUMUZ

Zamanımızın dindar, sofu, sözde koyu bazı Müslümanlarında görülen ve dine ve şeriate aykırı noksanların, günahların bazısına işaret etmek istiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir