İLİM TAHSİLİNDE BİR USÛLE SAHİP OLMAK*

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah’a (c.c) hamdolsun. Kusursuz, en kâmil salât ve selâm kıyamete kadar Efendimiz, Allah’ın Rasûlü Muhammed Mustafa’nın, ailesinin, ashâbının, tâbîînin, etbâuttâbîînin, Ona uyup Onun gösterdiği dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine olsun.

Âlimlerin, dost ve talebelerine ilim öğretirken üzerinde durdukları ilk şey; onların zihinlerine tahsilleri esnasında, ilmi sağlam, doğru ve tertemiz kaynağından alıyorlarken dikkat edecekleri bir ilim metodu (usûlü) yerleştirmektir. El verdikçe bu hususa işaret etmek istiyorum: “İlim tahsilinde bir yönteme/usûle sahip olmak.”

Bu konuda eslâfımızın sürekli ifade ettikleri iki cümleyi ben de hatırlatmak isterim. Bunlardan ilki bir hadîs-i şerîf, diğeri ise tâbîînin ileri gelenlerinden meşhur bir âlimin sözüdür. Zikredeceğimiz hadîs-i şerîfi Hatîb-i Bağdâdî el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye isimli eserinde, hadîs râvîlerinin adaletinden bahsederken nakletmektedir. Hatîb Bağdâdî: “Bir âlimden ilim tahsil etmek istendiğinde o âlimin hadîs-i şerîf rivâyet edebilecek adâlet vasfına sâhip olması gerekir.” dedikten sonra o hadîs-i şerîfi zikretmektedir. Rasûlullah (s.a.v), Abdullah b. Ömer Efendimiz’e (r.anhumâ) şöyle buyurmaktadır:

“Ey İbn Ömer! Dinine sımsıkı sarıl. Zira o senin etin ve kanındır.”[1]

İşte Müslümanın nazarında dinin konumu böyle olmalıdır. Nasıl ki maddeten insanın bedeni et ve kan ile ayakta duruyorsa, mânen ayakta durabilmesi de din ile mümkündür.

Peygamberimiz Efendimiz bunu söyledikten sonra Abdullah b. Ömer’e dini kimlerden nasıl alacağının yolunu da göstermiş ve şöyle buyurmuştur:

“Dinini hak yolda istikamet üzere olanlardan öğren, hak yoldan sapanlardan değil.”[2]

İşte bu hadîs-i şerîf bizim için, daima göz önünde bulundurmamız gereken çok kıymetli nebevî bir ilkedir.

Nakletmek istediğim ikinci cümle ise bu nebevî pınardan yudumlamış olan tâbîîn ulemasından Muhammed b. Sîrîn’in (r.a) pek çok kaynakta rivâyet edilen, İmam Müslim’in de Sahîh’inin mukaddimesinde rivâyet ettiği şu meşhur sözüdür:

“Bu ilim (hadîs) sizin dininizdir. Öyleyse dininizi kimden öğrendiğinize dikkat edin.”[3]

İlim tahsil ederken veya tedris esnasında, ilmi öğrenirken veya öğretirken bu adımları takip etmemiz halinde sağlıklı bir neticeye ulaşırız. Bu ilkeleri takip eden ilim talebesi kim olursa olsun; ister istikamet ehli, sahîh İslâmî bir meşrebe sahip bir öğrenci, isterse başka birisi sonuç fark etmeyecektir.

Ancak biz, insanları hâli üzere bırakacak olursak yani ilmî bir meselede herkes dilediği gibi konuşursa; bizler bu halde başkalarının hatalarını düzeltmeye çalışırken, bizler Kur’ân ve sünnet gibi iki kaynağa dayanırken başkaları hiçbir kaynağa dayanmazsa üzerinde buluşup anlaşacağımız müşterek bir nokta kalmaz. Öyleyse dayanacağımız kaynakları ve ilkeleri baştan belirleyip üzerinde ittifak etmeliyiz ki hangi insan olursa olsun birlikte konuşabilelim.

Temiz Bir Kaynağa Ulaşmak

Gençler! Üzerinde konuştuğumuz birinci nokta temiz bir kaynağa ulaşmaktır. Bu husus ilk hadîs-i şerîfin devamında yer alan nebevî ikazdır. Birinci hadiste Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştu: “İstikamet üzere olanlardan ilim alın, hak yoldan sapanlardan değil.” İkinci/diğer bir hadisimiz ise bu fikri tamamlamaktadır: Rasûlullah (s.a.v) bir gün ashâbı ile sohbet ederken onları âhir zamandaki fitnelere karşı uyarır ve mü’minlere, bu fitnelere düşürecek kimseleri şöyle anlatır: “Onlar cehennem kapılarındaki davetçilerdir. Kim onların davetine icabet ederse onları cehenneme atarlar.” Sahâbe-i kirâm: “Yâ Rasûlallah! Onların nasıl kimseler olduklarını bize anlatır mısınız?” deyince Rasûlullah: “Onlar bizim aşiretimizdendir/milletimizdendir ve bizim dilimizi konuşurlar.”[4] buyurur. Yani onlar bizim evlatlarımızdır, bizim konuştuğumuz dili konuşurlar fakat bizim gibi düşünmezler. Arapça, Türkçe gibi bir dili konuşurlar fakat bizim gibi düşünmezler, kalpleri, ruhları, meşrepleri bizim gibi değildir. Başka akıllardan beslenmiş ve etkilenmişlerdir.

Gençler! Bu, üzerinde durmamız ve yoğunlaşmamız gereken bir meseledir. Size bu konuda yaşanmış birkaç örneği anlatmak isterim. Daha evvel yaşadığımız Halep şehrinde İslâmî ilimlerin tahsil edildiği bir medrese vardı. Burası hem cami hem medreseydi. İçerisinde odalar ve talebeler için kalacak yerler vardı. Caminin adı “Osmaniye Cami” idi. Hicrî XII. yüzyılın ortalarında, -Allâhu a‘lem- yaklaşık 1143 yılında yapılmıştı. Büyük bir mescit ve büyük bir medreseydi. Bu medresenin içerisinde, eski şer‘î medreselerde olduğu gibi mücâvirler (ilim tahsili için orada yatıp kalkan kimseler) vardı. Bu medresedeki mücavirlerden biri yaklaşık 160 sene evvel vefat eden Halep âlimlerinden Şeyh İsmâil Lebâbîdî idi. O dönemde “mücâvere”, ilim tahsili için oluşturulmuş bir sistemdi. Bu zât da mescitte cemaatle namaza devam eder, medresedeki müderrislerin derslerine katılırdı. Camide okunan evrâda, Kur’ân-ı Kerîm tilavetlerine, nafile ibadetlere ve salavata/dualara iştirak ederdi. Bunlara sıkı sıkıya bağlıydı. Bir defasında bir şey oldu. Yaz günlerinden birinde, akşamla yatsı namazı arasındaki evrâd ve Kur’ân tilâveti vazifesini odasında değil de mescidin revaklarından birinin altında ve mescidin kandillerinin ışığı altında edâ etti. Cüz’î bir miktar da olsa odasındaki kandilin yağını kendi nafakasından ödüyordu. “Acaba mescidin kandillerinin ışığı altında edâ ettiğim bu vazifeden dolayı maaş almam uygun olur mu?” diye düşündü.

Şu ince ve hassas hesaba, verâya dikkat edin!…

“Acaba bu câiz mi değil mi?” diye zihni bu mesele ile meşgul ve dertli iken uykuya daldı. Rüyasında o medreseyi ve camiyi vakfeden Halep valisi Osman Paşa’yı gördü. Rüyasında ona şöyle diyordu: “Merak ettiğin sorunun cevabı, medresenin kuzey kapısının üzerinde yazılı.” Şeyh Lebâbîdî rüyasından uyandı ve orada ne yazdığını görmek üzere derhal odasından çıktı. Birde baktı ki üzerinde şu âyet-i kerîme yazıyor:

“Rabbine andolsun ki onların hepsini, yapıp ettiklerinden dolayı hesaba çekeceğiz.”[5]

Şu verâ anlayışına bakınız! Şu tertemiz, haram-helale dikkat eden hâlet-i rûhiyyeye/zihniyete bakınız!

Aynı zatla ilgili, anlattığım hususlara şehadet eden başka bir hâdise daha vuku bulmuştur: Mücâvirlerin yapması gereken vazifelerden biri de mescitte cemaatle namaza iştirak etmekti. Günlerden bir gün o zat öğle namazını edâ etmek üzere ayaklarında takunyaları ile odasından çıktı ve mescide gitti. O dönemde ahşaptan yapılan takunyalar giymek adetti. O zât da takunyalarını giydi ve mescide gitti. Orada öğle namazını edâ etti. Namaz bitip mescitten çıkmak üzere kapıya geldiğinde takunyalarını bıraktığı yerde bulamadı. Sağa sola baktı araştırdı ve takunyalarının olmadığını kesin olarak anlayınca kendi kendine: “Kâfir mescide girmez, Müslüman da hırsızlık yapmaz. Öyleyse ben mescide yalın ayak gelmiş olmalıyım.” dedi ve yalın ayak odasında döndü. Kendisinin yanıldığını düşündü. Başka bir Müslümanı değil kendisini itham etti.

160 sene önce böyle tertemiz bir kalbe sahip insanlar vardı. Ya biz? Şâyet yüz, iki yüz, üç yüz sene öncesine ve nihâyet sahâbîlerin -Allah onlardan râzı olsun- dönemine kadar gidecek olsak bu zât gibi nicelerinin varlığına şâhit oluruz. Peki, bizim, Peygamberimiz’in (s.a.v) rahle-i tedrisinde ve vahyin gölgesinde yetişen sahâbîlerin tarihini, kâfirlerin hastalıklı kalplerinden ve zihinlerinden neş’et eden yorumlarına terk etmemiz ve bizim de bu yorumlardan etkilenmemiz doğru olur mu!? Sahâbî efendilerimizin bu âlî tavırlarını, inançsızların küfre dalmış kalplerinin yorumlarına terk etmemiz yanlış değil mi!?

Bu çok mühim bir noktadır. Mesela sahâbe, tabiûn, tebe-i tâbîîn ve diğer selef âlimlerinin yaşadığı İslâm tarihi hakkında bir açıklama yapmak istersen, onların sahip oldukları ruhu ve aklı dikkate alman gerekir. Aynı şekilde sizin, babanızın ya da dedelerinizin zamanında yaşayan âlimlerin konumları hakkında yapacağınız açıklamalarda da onların gönül ve fikir dünyalarını esas kabul etmelisiniz. Dolayısıyla bize düşen görev, ilmî ve dünyevî bilgi kaynaklarımızı temiz tutmaktır. İşte bu işaret ettiğimiz nokta, sahâbîlerin sahip oldukları konumdur.

Şimdi ise Yahudi müsteşriklerden Goldziher ve Schacht gibi kâfir bazı araştırmacılar -inkârcı fikirleriyle- dinimiz hakkında çalışmalar yapmışlardır. Bunlar dinimiz hakkında açıklamalarda bulunuyor, kitaplarımızı ve Peygamberimiz’in sünnetini yorumluyorlar. Onları, kâfir akılları ile anlamaya çalışarak, babalarımıza ve bize hastalıklı görüşlerini aktarıyorlar. Bizim çocuklarımız ise bu fikirleri onlardan hemen alarak üniversitelerimizde ve medreselerimizde bize öğretmeye çalışıyorlar ve kitaplarına yazıyorlar. Daha sonra bunlar, bizim veya çocuklarımızın ürettiği özgür, orijinal, aydın ve doğru görüşler sayılıyor ve Ebû Hanîfe ve Şâfiî (r.a) gibi âlimlerin fikirleri ile mukayese ediliyor. İşte böylece İslâmî ilimlerde kirlilik oluşuyor. Hz. Ebû Bekir, Ömer, İbn Abbas, İbn Mes‘ûd gibi sahâbe, tâbîûn ve mezhep imamlarımız gibi selef âlimlerinin saf, temiz ve pak anlayışlarından ayrılıp bu kâfir oryantalistlerin görüşlerine doğru sapmalar yaşanıyor. Sonra da “Bu müsteşrik çok büyük bir âlim.” diyorlar. Aslında doğru, kendi görüşüne sahip insanlar için büyük olabilirler; ama bizim için kendilerine tâbî olanları cehenneme sürükleyenlerden başkaları değiller. Sonuç olarak oraya atılacaklardır. Bu tür insanların nasıl tanınacağını Peygamberimiz’e (s.a.v) sorduklarında “Onlar bizim içimizden çıkan bizim gibi konuşan ancak bizim gibi düşünmeyen bizim gibi hissetmeyen kimselerdir.” buyurmuştur.

Aklın İslam’daki Görevi

Evet, bu kitaplar maalesef bizim üniversitelerimizde, ilahiyat fakültelerinde okutulmaktadır. Sanki doğru bilgilerle dolu eserlermiş gibi bulunmaktadır. Bu çalışmaların ise düşünce hürriyeti altında yapıldığını görüyoruz. Bir soru soracağım, cevabını vermenizi istirham ediyorum. Dünyada sınırsız hürriyet diye bir şey olabilir mi? Mesela, şu anda elimi cebinize daldırıp istediklerimi alsam ya da boğazınıza yapışıp sizi boğmaya kalksam buna müsaade eder misiniz? Veya henüz süt emme çağında olan bebeğinizi alıp denize atacak olsam buna izin verebilir misiniz? O zaman nerede sınırsız özgürlük? Dolayısıyla başından sonuna kadar mantıksızlık olan bir şeye “hürriyet” adı altında müsamaha gösterilebilir mi? Mesela, size göre bir şey doğrudur, bir başkasına göre de başka şey. Bu özgürlük dışında bildikleri bir kavram daha var: “akıl”. Aklı savunan on kişiye bir soru sorsam, tek kaynak ve membalarının akıl olduğunu, her şeyin akla bağlı olduğunu iddia ederler. Sonra da salt akılcı, rasyonalist on kişilik bir gruba bir konu sorsam kesinlikle aynı cevabı veremeyeceklerdir. Görünüşe göre beni susturup sıkıntıya sokmak için ittifak etmiş gibi görünseler bile ikinci veya üçüncü bir soru sorulduğunda cevapları asla aynı olmayacaktır. Dolayısıyla akıl yalnız başına yeterli değildir. Akıl sana istediğini anlama özgürlüğünü verebilir; ancak bir başkasını senin anladığına inanmaya zorlayacak olursan bu doğru bir yaklaşım olmaz. Bilakis akıl, senin beni zorlamaman gerektiğini ortaya koyar. Senin aklınla benim aklımı sınırlamamaya, senin hürriyetin ile benim özgürlüğümü kısıtlamaman gerektiğine de işaret eder. Dolayısıyla sınırsız özgürlük ve sınırsız akıl diye bir şey yoktur.

Bununla birlikte, bazı akılcılar Kur’ân-ı Kerîm’deki akıl yürütmeye ve onu kullanmaya teşvik eden âyetleri delil getirmektedirler. Mesela العقل kökünden gelen أفلا تعقلون ya da اللب kökünden gelen إن في ذلك لعبرة لأولي الألباب  âyetlerini zikrederek akıl yürütmeye teşvik etmektedirler. Evet, burada akıl anlamına gelen iki kelime kullanılmaktadır; ancak aklın konumunu inceleyerek şu iki noktanın sınırlarını çizmemiz gerekmektedir.

Birincisi: Kur’ân’da zikredilen aklın İslam’daki görevi nedir? Âyetleri anlayıp tefekkür etmek mi yoksa onlara karşı gelmek mi? Âyetlerin tamamını inceleyecek olursak âyetleri anlamak ve tefekkür etmek için aklın teşvik edildiğini görürüz. Mesela, bir âyet, Allah’ın yarattığı şeylerden bahsediyor, Allah Teâlâ da mahlûkat üzerine tefekkür etmeyi emrediyor. Âyetler helak olmuş ümmetlerin akıbetlerinden bahsediyor, Allah Teâlâ da bu konu üzerinde düşünmeyi emrediyor.

İkincisi: Aklın nass veya emirlerle karşı karşıya gelmesi durumudur. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de âyetlere karşı akıl yürütenlerin akıbetini beyan etmiştir. Mesela, Kur’ân’ın ilk kısımlarında, Bakara Sûresi’nde, nasslara karşı aklını kullanmaya çalışanları ve onların akıbetlerini şu iki örnekle ortaya koymuştur:

Birinci olay: Allah Teâlâ meleklere Âdem’e (a.s) secde etmeyi emretti, -şeytan hariç- bütün melekler bu emre boyun eğerek secde ettiler. Şeytan ise bu ilâhî emre, aklını kullanarak itiraz etti ve “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insana secde edecek değilim.”[6] dedi. “Secde edecek değilim.” ifadesi günümüz modern Arapçasında nasıl ifade edilir?  “Benim ona secde etmem düşünülemez; benim, senin bu emrine uymam ve secde etmem mümkün değil.” denilir. İşte bu İblis, Allah’ın emrine karşı geldi. Neden? “Ona secde etmem mümkün değil.” dedi. Neden? “Ben ondan üstünüm, beni ateşten, onu çamurdan yarattın.”[7] dedi. Sonuç: Lanetlendi ve cennetten kovuldu.

İkinci olay: İsrailoğulları, yaşadıkları bir mahallede sabah uyandıkları zaman bir ceset buldular ve kimin öldürdüğünü tespit edemediler. Aralarında tartışma çıkınca “Niye tartışıyoruz, içimizde Allah ile konuşan Musa (a.s) var.” dediler ve ona giderek “Ey Musa, Rabbine sorsan da katilin kim olduğunu öğrensek.” dediler. Musa (a.s) da Allah’a sordu. Allah Teâlâ ise “Onlara söyle, bir inek kessinler.”[8] buyurdu. Onlar ise istekleri karşısında kendilerine emredilen Allah’ın bu talebine karşı geldiler ve “Biz katilin kim olduğunu soruyoruz, bir sığır kesmemiz isteniyor, ne alakası var?” dediler. Onlar kendilerinden istenen şeyi akılları ile reddederek “Sen bizimle alay mı ediyorsun?”[9] dediler. Musa (a.s), “Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.”[10] dedi.

Evet gençler!

Allah Teâlâ bize ibret olması için sanki şöyle söylemiş oluyor: “Ey Ümmet-i Muhammed, ilahî emirleri akılları ile sorgulayan Musa (a.s.)’ın kavmi gibi olmayın. Emir geldi, hayvanı boğazlayın, tamamdır.”

Aklın görevi, tefekkür etmek ve tedebbürde bulunmak olup nassla mücadeleye girişmek değildir. Bu sebeple usûl âlimlerimiz ve fukahâ; nassın bulunduğu hususta ictihâd câiz değildir (mevrid-i nassta ictihada mesâğ yoktur), şeklinde bir kâide vaz etmişlerdir. Burada ictihad, akıl anlamındadır; çünkü ictihad ancak akılla gerçekleşir, nassın bulunduğu bir hususta ise ictihada imkân yoktur. Her hâlükârda bu âyetler, aklın kullanımına teşvik ederken diğer bazı âyetler de ilâhî nassa ittibâya davet eder, ilâhî emrin tertibi bu şekildedir.

Şâyet bizim, Kur’ân-ı Kerîm’e tâbî olduğumuz doğru ise Allah’ın emirlerini, geldiği gibi küllî şekilde ve tamamını dikkate alarak tatbik etmemiz gerekir. Diğer taraftan Kitab’ın, aklı kullanmaya çağıran âyetlerini göz önüne alıp bunları nakille gelen bilgilere muhalif olarak görürsek bu davranış, Kur’ân’ın emirlerini uygulamamak anlamına gelir. Nitekim söz konusu emirleri tatbik etmek, nakli akla takdim etmekle gerçekleşir. Bağlayıcı olması bakımından da naklin akıldan önce dikkate alınması gerekir ki Kur’ân-ı Kerîm de bu suretle tatbik edilmiş olur. “Akl-ı selîm, gerçekte nakille teâruz eder mi?” diye sorulursa, akıl-nakil arasında gerçekte bir muârazanın olmadığı görülür. Ancak bu husus, bazen anlaşılırken bazen de illet ve hikmete vâkıf olunamaması sebebiyle anlaşılmaz. Zira bu mesele, fukahânın ifadesiyle teabbüdîdir. Şer‘î emirlerin bir kısmının anlamı akılla kavranırken, teabbüdî olması hasebiyle diğer bazısı ise kavranamaz. Mesela; akşam namazının farzı niçin iki veya dört rekât değil de üç rekâttır? Sabah namazı vakit bakımından akşam namazına benzer ama sabah namazının farzı iki rekât iken akşam üç rekâttır. Bu, sabah namazının vakti dardır o sebeple iki rekât kılınır, akşam namazının vakti ise ona nispetle biraz geniştir, o yüzden üç rekâttır şeklinde akılla anlaşılacak bir mesele olmayıp, buradaki ince nokta, yalnız vakit meselesi değil rekât sayısının teabbüdî olarak iki, üç vb. şekilde olmasıdır.

Önemli olan aklın teâruz etmemesidir. Aklın nasıl çelişik bir şey ortaya koyabileceğine dair şöyle bir örnek vereceğim: Akıl, arasında vadi bulunmayan iki dağ yoktur derken, ben de iki dağ arasında vadi bulunmayacağına dair şer‘î bir nass mı mevcut diye sorarım? Şâyet nassa göre durum böyleyse akılla nakil teâruz etmiş olur ki hiçbir konuda nakil-akıl, bu muhtemel örnekteki kadar açık bir şekilde çatışmaz. Ayrıca aynı anda hiçbir şey, hem hareket halinde hem de durgun halde bulunmayacağı misalinde olduğu gibi, hiçbir hususta nakil-akıl bu kadar aşikâr surette tezat teşkil etmez.

Akılcılar karşısında duruşumuzu kısaca şöyle ifade edebiliriz: Akılcılar olarak siz gerçekten akıl-nakil meselesinde Kur’ân’a başvurduğunuzu iddia ediyorsanız, Kur’ân ahkâmı bize akıl kullanım yönteminin nasıl olması gerektiğini gösterir. Fakat siz sadece akla nazar-ı itibar etmekle birlikte gerçekte akılcı olduğunuzu gizliyor ve Kitab’a ve sünnete başvurmuyorsanız, biz bir önceki sorumuzu tekrar ederek -ki cevabının “imkânsız olduğu” ortada olan- “On şahıs, aklî bir tek meselede ittifak edebilir mi?” diye soruyoruz. Aslında bu konuda ihtilaf halinde, kendisine başvurabileceğimiz sahih hiçbir ilmî kâide, kaynak veya merciye sahip olmayan kimselerle ortak bir anlayış geliştirme imkânımız yoktur. Diğer taraftan sünnete ittibâ etmeye ihtiyaç duymaksızın Kur’ân-ı Kerîm’e başvurma konusunda samimi olan kimselere, bu tavrın doğru olmadığını söyleriz. Nitekim Kur’ân, pek çok âyet-i kerîmede sünnete tâbî olmayı tavsiye etmiş ve Allah’ın, Nebî’ye (a.s) tevdî ettiği sünnetin fonksiyonunu apaçık ifade etmiştir.

Allah (c.c), “Ey Rasûl! Biz bu Kitab’ı, insanlara açıklayasın diye Sana indirdik.”[11] buyurmuştur. O halde Rasûl-i Ekrem Efendimiz, mübeyyin/açıklayan vasfına sahiptir. Bir kimse, “Açıklayan (mübeyyin), tebliğ edip ulaştıran (mübelliğ) anlamındadır.” derse ona şu şekilde cevap veririz: “Yani biz Araplar olarak, Allah’ın Arap diliyle indirmiş olduğu Kur’ân-ı Mübîn’i kendi dilimizde anlamıyor muyuz, demek istiyorsun?” Beyân/açıklama, tebliğ/ulaştırmak demek değildir. İkinci âyetteki, إِنْ هُوَ إِلَّا” “وَحْيٌ يُوحَى –“O, ancak Allah’tan gelen bir vahiydir.”[12] hitabını da Arapça dil kâidesine göre anlamak gerekir. Arap dili ise, olumsuzluk edatı olan “in-i nâfiye”den sonra “illâ” geldiğinde buradaki “illâ”nın istisna edatı olmayıp hasr edatı olacağını belirtir. Yani diğer bir ifadeyle bu âyet-i kerimeyi, “in” ve “illâ”yı hazfederek doğrudan “Allah Teâlâ’dan (c.c) gelen vahiy” (vahyün yühâ) şeklinde açıklayabiliriz. Bu yaklaşım, Arapça edebî sanatlar içerisinde yer alan hasr konusunda en beliğ üslûp olup, burada kastedilen Muhammed Mustafa’dır (s.a.v). Âyetteki murad, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v) eti, kanı, kemiği gibi fiziksel özellikleri olmayıp onun sözleri, fiilleri; talimat-irşad, emir-nehiy, isbat-nefy kabilinden ortaya koyduğu hususlar da değildir. Bundan maksat, Efendimiz’den (s.a.v) sâdır olan şeylerin Allah Teâlâ’dan gelen vahiy olduğunu ortaya koymaktır. İşte bu da Rasûl-i Zîşân Efendimiz’in asıl vazifesini ortaya koyar. “Rasûlullah’ta sizin için en güzel bir örnek vardır.”[13] ve “Rasûl size neyi getirdiyse ona tâbî olun, neyi yasakladıysa ondan kaçının.”[14] şeklindeki bazı âyet-i celîlelerde Fahr-i Kâinat Efendimiz’e ittibâ etmek gerektiği emredilmiştir. Yine İbn Mes‘ûd’un (r.a)  kıssası[15] da diğer deliller de göstermektedir ki: “Kur’ân-ı Kerîm’in emri ve beyanı ancak sünnet-i nebeviyye ile tamamlanır. Sünnetin görevi Kitab’ı şerh etmek, açıklamak ve onun maksadını ortaya koymaktır.” Bu hususta söylenebilecek çok söz vardır. Zaten ulemâ erken dönemden itibaren bu konuyu açıkça ele almıştır. Dolayısıyla burada tekrara gerek yoktur; ancak biz günümüzü dikkate alarak İslam toplumunun, konuyu modern bir dille ele aldığını vurgulamak isterim. Allah kendilerinden razı olsun âlimlerimiz, ilmî meselelerde derinlemesine araştırma yaptılar, âyet-i kerîmeleri delil getirerek onları tefsir ettiler ve meseleleri açık bir surette ortaya koydular.

O halde değerli dostlar, buraya kadarki sözlerimi ilmî-dinî kaynaklarımızın temizlenmesi gerektiğini ifade ederek özetliyorum. Başvuru eserlerinin, İbn Sîrîn’in “Şüphesiz bu ilim, dindir. Dolayısıyla dininizi kimden öğrendiğinize dikkat ediniz.” sözü çerçevesinde ele alınması gerekir. Bu sebeple İbn Sîrîn’in; dinimizi, ilim ve dinine güvendiğimiz kimselerden öğrenmeliyiz, anlamındaki bu ifadesini tekrarlamakta fayda görüyorum.

Ehliyet Sahibi Olmak

Aziz dostlar! Şu da bir gerçek ki Müslüman olsun, kâfir olsun ilmî konuları ele alırken insaf sahibi akıllı kimseler, ehliyet sahibi olmanın hakkını teslim ediyorlar. Size sormak istiyorum: “Mesela, yaşadığımız şehir olan İstanbul’da belediye, kendisinden ruhsat almadan bakkal dükkânı açmak isteyen herhangi bir kimseye müsaade eder mi?”, “Sağlık bakanlığı sertifikası olmayan birisinin eczane açmasına müsaade ediyor veya tıp fakültesi diploması olmadan herhangi birisinin muayenehane açmasına izin veriyor mu?” O halde, eğer bunlara izin verilmiyorsa, niçin dinimize ne olduğu belli olmayan, mesnetsiz delillerin karışmasına müsaade ediliyor? Müslüman-kâfir herkes, din hakkında konuşmak istiyor; ama eğer bu, din meselesiyse dinî olarak buna ehliyetli olmadıkları müddetçe, şayet ilmî bir konu ise ilmî olarak ehliyet sahibi olmadıkları sürece hiç kimsenin bu hususlarda söz söylemesine gönlümüz razı değildir. Dolayısıyla dinimizle ilgili bir şeyler dile getirmek isteyen kimsenin, dinî-ilmî yeterliliğe sahip olmasını şart koşarız.

Müsteşriklere ve Takipçilerine Dikkat

Müsaade ederseniz, yukarıda ifade ettiğim Schacht ve Goldziher isimli iki müsteşrikle ilgili bahse dönerek sözlerimi yavaş yavaş tamamlamak istiyorum. Tabi ki müsteşrikler bu iki zatla sınırlı değildir. Ayrıca oryantalistlerin, kendi milletlerinden ve bizden olmak üzere sayıları iyice artan iki grup öğrencileri de vardır.

Kıymetli dostlar! İsterseniz gelin, konuyu biraz daha geniş bir çerçeveyle el alalım: Allah (c.c), Bakara Sûresi’nin ilk dört âyetinde mü’minlerin vasıflarını, sonraki iki âyetinde kâfirleri, daha sonraki on üç âyetinde ise münâfıkları anlatmıştır. Bunlardan birisi, “Kendilerine yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği vakit, onlar biz ancak ıslah edicileriz derler.”[16] âyeti olup, münafıklar ıslah edici olduklarını iddia etmelerine karşın Allah Teâlâ, “Hayır, şüphesiz asıl onlar ifsat edenlerdir.”[17] hitabıyla bunu reddetmiştir. Bu âyet-i kerîmedeki “inne” (şüphesiz) ve “hüm” (işte onlar) ifadesindeki tahsis/hasr ve vurguya/tekide dikkat ediniz. Bu on üç âyetin, asr-ı saadetteki münafıklar hakkında indirildiği meşhurdur; ancak müfessir İbn Cerîr Tâberî, Selman-ı Fârisî’den (r.a) “Bu âyet-i kerîmelerin muhatapları, henüz meydana çıkmamış olup âhir zamanda geleceklerdir.” naklini rivâyet etmiştir.

Allah kendisinden razı olsun Taberî’nin ilgili rivâyeti, geçtiğimiz yüz senelik zaman zarfında tahakkuk etmiştir. Modern tarih kitaplarında, dinî-ıslahatçı şeklinde nitelenen Muhammed Abduh ekolüyle bu gerçekleşmiş gibidir. Sanki âyet-i kerîme; Muhammed Abduh, onun başlattığı cereyan ve bu çerçevede değerlendirilebilecek olan Abduh’un hocası Cemalleddin Afğânî ve onun talebesi Reşid Rıza ve diğerleri hakkında nâzil olmuştur. Bu ekol oldukça geniş olup İngilizler Mısır’ı sömürmeye geldiklerinde bu isimleri kendi çıkarlarına hizmet etmek üzere satın aldılar ve gerek görsel gerekse gazete, dergi ve diğer yazılı medyada kendilerine hizmet etmek üzere istihdam ettiler. Rabbim, kendisini muhafaza buyursun, sıhhat-afiyet versin ve ömrünü uzun kılsın, kıymetli Hocamız Muhammed Emin Saraç’tan Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır’a yerleşmeden önce Muhammed Abduh’un çalışmalarına hüsn-i zan beslediğini; ancak Mısır’a hicret edip işin içyüzüne vâkıf olunca, bütün ilmî imkânlarını, sağlığını, vaktini ve sahip olduğu her şeyi, bu ekolün gerçek yüzünü ortaya koymak için seferber ettiğini dinlemiştim. Buradan hareketle ben de talebe kardeşlerimize, merhum Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlim min Rabbi’l-Âlemîn ve İbâdihi’l-Mürselîn adlı eserinin en azından fihristini okumalarını tavsiye ediyorum. Fihristini okursanız; din hakkında hevâ, heves, sadece aklıyla hareket eden ve gayr-i müslimlerin yanı sıra ifsad eden diğer akımlardan da etkilenen pek çok kimsenin isimlerini öğrenir ve Abduh ekolü hakkında büyük bir isim listesi elde edebilirsiniz.

Bu ekole mensup olanlardan birisi de Ahmed Emin’dir. Onu ne kadar tanıyorsunuz? Fecrü’l-İslâm, Duhâ’l-İslâm, Zuhru’l-İslâm ve Yevmü’l-İslâm gibi meşhur kitapların sahibi olan bu şahıs ilim sahibi bir kadıydı. İnsanlarla nasıl münazara edeceğini, sahip olduğu malumatla insanları nasıl saptıracağını biliyordu. Üstâdımız merhum Abdulfettâh Ebû Gudde, kulaklarını işaret ederek, “İşte bu kulaklarımla Ahmed Emin’in, ‘Namaz meselesi bile şüpheli olup araştırılması gerekir.’ dediğini işittim.” demiştir.

Onunla ilgili ikinci bir husus; oğlunu eğitim için Batı’ya gönderdiğinde onunla mektuplaşmalarını yayınladığı, Oğluma isimli eserdir. Bizzat kendim Ahmed Emin’in bu risalesinde onun, oğlunu ilimle-dini ayırmaya davet ettiğini okudum. Düşünün ki bu adam bir de kadıdır ve bu ilmî seviyesiyle Fecrü’l-İslâm, Duhâ’l-İslâm, Zuhru’l-İslâm ve sonra Yevmü’l-İslâm kitaplarını yazıyor. Ahmed Emin burada zikri geçen kitaplardan ilk üç tanesini birkaç cilt halinde neşrettikten sonra bunları Yevmü’l-İslâm ismiyle küçük bir risale hacminde ihtisar etmiştir. Dinî kaynaklarımız arasından, işte böyle kimselerin kitaplarını arındırmalıyız.

Kıymetli gençler!

Bu kimseler Batı’nın, hassaten İngilizlerin batıl fikirlerine bu kadar meyilli oldukları halde kendilerinden dinî anlayışımızı elde etmeyi nasıl kabul ederiz! İbn Ömer’in (r.a) vasıtasıyla Rasûl-i Ekrem’den (s.a.v) naklettiği şu hadîs-i şerifi tekrar hatırlayalım: “Ey İbn Ömer! Dinine sımsıkı sarıl. Zira dinin, senin etin ve kanın (canın) mesabesindedir. Dinini hak yolda istikamet üzere olanlardan öğren, hak yoldan sapanlardan değil.” Fahr-ı Kâinat Efendimiz’den gelen bu ilmî yöntemi kendimize her daim rehber edelim.

Kendi gönüllerinin arzuladıklarından başka hiçbir hakikate itibar etmeyen hürriyet yaygaracılarına ve Kur’ân-ı Kerîm’i anlayacak ve ona başvuracak kemâle ermiş akl-ı selîme sahip olamamış akılcılara asla itibar etmeyelim.

* Bu makale, 10.01.2017 tarihinde Muhterem Muhammed Avvame Hocamızla gerçekleştirdiğimiz mülâkatın tercüme edilmiş halidir. Yazının akıcılığını bozmamak için aralardaki soruları tercümeden çıkardık. Yazının Arapça haline, www.reyhandergisi.com adresinden ulaşabilirsiniz.

[1] el-Hatîb el-Bağdâdî, Ebû Bekr Ahmed b. Ali b. Sâbit, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, Thk.: Ebû Abdillâh es-Süverkî, el-Mektebetü’l-İlmiyye, Medîne-i Münevvere tsz., 121.

[2] el-Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, 121.

[3] Dârimî, Mukaddime 38; Müslim, Mukaddime 7.

[4] Buhârî, Fiten 11; Müslim, İmâre 51; İbn Mâce, Fiten 13.

[5] Hicr, 15/92-93.

[6] Hicr, 15/33.

[7] A‘râf, 7/12.

[8] Bkz. Bakara, 2/67.

[9] Bakara, 2/67.

[10] Bakara, 2/67.

[11] Bkz. Nahl, 16/44.

[12] Necm, 53/4.

[13] Bkz. Ahzâb, 33/21.

[14] Haşr, 59/7.

[15] Bkz. Müslim, Libâs 120. Kıssa şöyledir:

Abdullah b. Mes‘ûd’dan (r.a) rivâyet edildi ki:

“Allah, dövme yapan ve yaptıran kadınlara, yüzden kıl yolan ve yolduran kadınlara, güzellik için diş törpülettiren kadınlara, Allah’ın yarattığı şekli değiştiren kadınlara lanet etmiştir.”

Bu söz, Esedoğulları (kabilesi)nden Ümmü Ya‘kûb denilen bir kadının kulağına gitmişti. Bu kadın, (o sırada) Kur’ân okuyordu (Kur’ân’ı bilirdi). Hemen Abdullah b. Mes‘ûd’a gelip (ona): “Senden benim (kulağım)a gelen bu söz de ne!? Sen dövme yapanlara ve yaptıran kadınlara, yüzden kıl yolduran kadınlara, güzellik için diş törpületen kadınlara, Allah’ın yarattığı şekli değiştiren kadınlara lanet okumuşsun!” dedi. Abdullah b. Mes‘ûd da: “Rasûlullah’ın (s.a.v) lanet ettiklerine ben neden lanet etmeyecekmişim! Hem bu, Allah’ın Kitabı’nda da var.” dedi. Bunun üzerine kadın: “Doğrusu ben Mushaf’ın iki kapağı arasındakileri okudum. Fakat böyle bir şey bulamadım!” dedi. İbn Mes‘ûd da: “Gerçekten Kur’ân’ı okuduysan, mutlaka bulmuşsundur. Yüce Allah, “Rasûl size neyi getirdiyse ona tâbî olun, neyi yasakladıysa ondan kaçının.” buyuruyor, dedi. Bunun üzerine kadın: “Gerçekten ben senin hanımının üzerinde bundan bir şey görüyorum (O da bunları yapıyor)!” deyince Abdullah b. Mes‘ûd: “Git de bak (bakalım)!” dedi. Bunun üzerine kadın, İbn Mes‘ûd’un hanımının yanına girdi. Fakat (onda bununla ilgili) bir şey göremedi. Sonra Abdullah b. Mes‘ûd’un yanına gelip: “Bir şey göremedim.” dedi. Abdullah da: “Bana bak! Böyle bir şey onda olsaydı, onunla bir arada olamazdık.” diye cevap verdi.

[16] Bakara: 2/11.

[17] Bakara: 2/12.

KÂİNATIN HÜLÂSASI: İNSAN

Allah Zülcelâl ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne, celâl zâtına, kemâl sıfatlarına layık hamd ü senâlar ve şükürler olsun. Bizlere sağlık, sıhhat ve afiyet bahşeden Rabbimiz, her birimize mahşerde Rasûlullah’ın sancağı altında, Arş-ı a‘lânın gölgesinde bir…

ÜMMET İNSANI OLMAK

Cenâb-ı Hakk’a ne kadar şükretsek azdır. Zira bizlere ilim kapısını açmıştır. Fakat şükür sadece dille yerine getirilecek bir vazife değildir. Bizlere düşen vazife; ilmin kemâline ermek için, bunun izzetini bulmak için, gelecek nesillerin peşimizden gelmek…

RASÛLULLAH’IN FİZİKÎ ÖZELLİKLERİNİ BİLMENİN FAYDASI NEDİR?

Meşhur hattatların kaleminden çıkmış olan hilye-i şerîfler birçoğumuzun evinin başköşesinde yer alır.[1] Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in fizikî vasıflarının anlatıldığı rivâyet[2] ile dört halifenin isimleri, besmele ve Efendimiz’le alakalı bazı âyet-i kerîmelerden[3] oluşan hilye-i…

DİNİMİZİ ANLAMA VE YAŞAMADA RASÛLULLAH’A İTTİBA

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i, dinimizi anlama ve yaşama hususunda hayatımızdan çıkarmanın nelere mâl olacağını bizzat Allah zü’l-Celâl, Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere haber vermektedir. Şöyle ki: Cenâb-ı zü’l-Celâl, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e itaatsizliği kendisine yapılan bir itaatsizlik olarak kabul…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir