KÂİNATIN HÜLÂSASI: İNSAN

Allah Zülcelâl ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne, celâl zâtına, kemâl sıfatlarına layık hamd ü senâlar ve şükürler olsun.

Bizlere sağlık, sıhhat ve afiyet bahşeden Rabbimiz, her birimize mahşerde Rasûlullah’ın sancağı altında, Arş-ı a‘lânın gölgesinde bir araya toplanmayı, cennet âleminde de Rasûlullah’ın komşuluğunda bir araya gelip Cemal-i İlâhiyesini müşahede etmeyi nasip ve müyesser buyursun.

İnsanoğlu, kâinatın bir hulâsası olarak yaratılmıştır. Bundan dolayı insanın, kâinatı lâyıkıyla tanıyabilmesi, bu kâinatın yaratılış hikmetini kavrayabilmesi, kendini yani insanı tanımasıyla irtibatlıdır. İnsanı tanımayınca; insan olarak yaşamak, insan olarak ölmek ve hesap gününde insan olarak dirilmek mümkün olmaz. Bu sebeple önceliğimizi insanı tanımaya vermeliyiz.

İnsana baktığımızda karşımızda madde ve mânâ yönü olan bir varlık görmekteyiz. İnsanın madde yönü bedeni, mânâ yönü ise ruhudur. Bu durum yalnızca insanoğluna mahsus değildir, bütün varlıklar için geçerlidir. Dağlara, taşlara, aya, güneşe ve yıldızlara baktığımızda da hiçbirinin mânâdan ayrı olmadıklarını görürüz. Bu hususa Kur’ân-ı Kerîm’de de işaret edilmektedir:

“Yedi gökle yer ve bunların içinde bulunan her şey O’nu tesbîh ve tenzîh ederler. Hiç bir şey hariç değil, hepsi Ona hamd ile tesbîh eder. Fakat siz, onların tesbihini iyi anlamazsınız. O, hakikaten Halîm’dir, gerçekten Ğafûr’dur.”[1]

Biz yine kendimize, insanoğluna dönelim. İnsanoğlunun ezel âleminden yola çıkan bir ruhu vardır. Bu ruh emir âlemindendir. Ruhun şekli, meşîeti; beşerî ilim ve akıl ile tespit ve idrak edilemediği için Allah Zülcelâl onun hakikatini kullarından gizlemiştir. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) ruhtan sorulunca Rabbimiz şu şekilde vahyetmiştir:

“Sana ruhtan soruyorlar, de ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Zaten size az bir ilimden başkası verilmemiştir.”[2]

Ulûhiyet âlemindeki ilim, âlem-i lahûtta emre intikal eder. Burada bütün varlıklar Rabbimizin emrine binaen teşekkül ettiği için buraya “emir âlemi” denilmiştir. Oradan da âlem-i ceberût olan cennet âlemine gelir. Tabii ki babamız Hz. Âdem’le gelen ruh, küllî ruh halindedir. Ruh aslıyla küllî yani bütün bir ruhtur. Emir âleminde meydana gelen bu ruh, varlık âlemine gelince iki şekil almaktadır. Birisi ilâhî emirlere dönüş yaparken, diğeri ilâhî emirlere sırt çevirir. İşte cennet âleminden başlayan bu tecelliyâtta Hz. Âdem ilâhî emre imtisal etmiş, nefis ve şeytan ise ilâhî emre sırt çevirmiştir. Bu tercih neticesinde iki varlık birbirlerinden ayrı iki ruh haline geliyor. Birisi Cemâl-i ilâhînin diğeri Celâl-i ilâhînin aynası oluyor. Birisinde Allah’ın lütufları görülürken diğerinde ise kahırları görülüyor.

İnsanlık bu iki iradenin ortasında serbest bırakılmıştır:

“Ey insanlar! İşte Rabbinizden size hak geldi, artık hidayeti kabul eden kendi nefsi için kabul etmiş olur, sapkınlık eden de kendi aleyhine sapmış olur.”[3]

İsteyen, yaratıldığı emir âlemiyle irtibatını devam ettirip emr-i ilâhîye dönüş yapsın, mü’min olsun, isteyen de irtibatını koparıp isyana meylederek yaratıldığı âleme sırt çevirsin.

Az evvel de ifade ettiğimiz gibi bu husustaki ilk ayrılış Hz. Âdem ile şeytan arasında meydana gelmiştir. Hz. Âdem’le birlikte yola çıkan insan ruhu cennet âlemindeyken, Hz. Âdem’in ruhuyla beraber bütün ruhlarla bir noktadaydı. Ruhlar o âlemde kabiliyetlerini kazanmıştır. Mesela, Cenâb-ı Hakk Hz. Âdem’e esmâyı öğrettiğini bildirmektedir.[4]

Hz. Âdem’e öğretilen esmâ sadece bir takım varlıkların isimlerinden ibaret değildir. Cenâb-ı Allah, Âdem’e esmâyı bildirdim, buyururken dünya âleminde Hz. Âdem babamızın yeryüzüne gelişi ile dünya sona erinceye kadar ortaya çıkacak her varlık ve ilmin kabiliyetini Hz. Âdem’in kabiliyetine koydum, demektedir. Yani kimyasıyla, sanatıyla, bütün her şeyiyle beraber ortaya çıkacak keşif ve bilgiler onun ruhunun kabiliyetine yerleştirilmiştir.

Bu demektir ki Rabbimiz evvela, Hz. Âdem’i ilimle şereflendirmiş, o ruhun kabiliyetine yeryüzünde olup bitecek ilimlerin hepsini yerleştirmiş sonra da yeryüzünü Hz. Âdem’in kabiliyetini gösteren bir ayna olarak yaratmıştır.

Dünyanın yaratılması sonrasında da insanların kabiliyetinde nelerin olduğunu bu aynanın karşısında görebilmek için yeryüzüne gönderiliş başlamıştır. Yani aslıyla dünya bir mezâhirdir, insandaki kabiliyetlerin meydana çıktığı bir yerdir. İnsan kabiliyetindeki ilim, onda gizli kalsaydı insanın kendisini dahi tanıması mümkün olmazdı.

Bütün bunları niye anlatıyoruz? İfade etmeye çalıştığımız gibi Hz. Âdem babamızın dünyaya gelişiyle, Allah Teâlâ’nın insana lütfettiği kabiliyet ve onun tezâhürü olan sanatlar yeryüzünde inkişâf etmeye başladı. Fakat bu inkişâfın sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi insanların tek bir ruha bağımlı olduklarını bilmeleriyle irtibatlıdır. İşte bilmenin kuvveti anlattıklarımızla irtibatlıdır.

Bu birlik yani tevhid bilinmezse insanlar birbirinden kopar, dolayısıyla paramparça olurlar. Kavgalar, dövüşler alıp başını gider. Tenkitler, çekişmeler, istihzâ ve kibirden kaynaklanan kötü ahlâklar meydana çıkar. Böylelikle bir insanın gözünün, kulağını, dilinin, ayağını tenkit etmesine benzer bir hal meydana gelir.

Küllî ruh, güneş ışıklarının içerisindeki ışın atomları gibidir. Her bünyeye bir zerrecik ruh tecellîsi gelir. Ama kaynak birdir. Bu kaynaktan hayatını alan mü’minlerin oluşturduğu toplumlar, kendilerini bir ruhla idare edilen bir beden gibi görme mecburiyetindedirler.

Tıkalı bir damarımızdan dolayı vücudumuzda kan devretmeyince duyduğumuz sancıyı bir mü’min kardeşimizin sıkıntı ve darlığı için duymuyorsak hala küllî ruha olan bağlılığımızı idrak edecek seviyeye gelmemişiz demektir. Aynı şekilde bir azamız kesildiği vakit duyduğumuz acıyı iki mü’minin irtibatı kesildiği vakit vicdanımızda duymuyorsak ya ölü, ya da hastayız demektir. Çünkü acıları ancak felç alan azalar duymaz.

Daha önce de zikri geçtiği üzere mü’minlerin ruhu Cemâl-i ilâhîyeye mahzar olmuştur. Allah Teâlâ lütfetmiş, mü’minleri o tecellîye mazhar kılmış, bu durumun tezâhürü de bizde hidayet olarak görülmüştür, elhamdülillah.

Bu büyük hidayet şerefinin nuruna mazhar olan biz mü’minlere ne vazife düşmektedir? Bu sorunun cevabını da asla ihmal etmemeliyiz. Biz mü’minler olarak Allah’ın güzel sıfatlarını başkalarına aksettiren birer ayna olmalıyız. Mü’minlerin yaşadığı toplumda Allah’ın güzel sıfatlarının tecellîleri göründüğü için etraflarını bir aydınlık kuşatır. O zaman muhtaç insanlara ihsan ellerinin uzatıldığını, insanların birbirlerine karşı merhametli, samimi, huzur ve sevgi dolu nazarlarla baktıkları saadet günleri yaşanmaya başlar.

Fakat bu bakış açısını kazanabilmek de ilmî tekâmülle mümkün olmaktadır. Zaten dünya hayatındaki biz insanlara da kemâlâta ermek için ilmî sahada çalışmak emredilmektedir.

Unutmayalım ki Hz. Âdem’den beri insanlık, ilmî tekâmül yolculuğuna devam etmektedir. İlim ilâhî bir sıfat olduğundan, bu yolculuğun bir nihayeti bulunmamaktadır ve Rabbimiz bu sahada hiçbir yolu kapatmamıştır. Bu yolda ilerlemek isteyenler için bütün kemâlât kapıları ardına kadar açıktır.

Tarihin sayfalarında saadetle dolu günlere bir bakın. O günlerde insanlar etraflarına nasıl merhamet saçıyordu. Günümüzde de etrafımıza biraz dikkatle baktığımız zaman müttakî mü’minlerden, Cenâb-ı Hakk’ın güzel sıfatlarının tecellîlerinin aksettiğini görüyoruz. Onlar gaflet içerisindekilerden daha merhametli oluyor, ihsan sahibi oluyor, iffetli oluyor, güzellikleri ile beraber tarihe ışık tutuyorlar.

Zalimlerde ise tam aksine, ilâhî emre sırt çevirdikleri için gazab-ı ilâhîyenin tecellîleri görülür. Onlar diğer insanları ezerler, çiğnerler, çile ve meşakkât içerisinde bırakırlar. Çünkü onlar bundan zevk alırlar. Onların bu davranışları bize gösteriyor ki bunlara Cenâb-ı Hakk gazapla bakmıştır. Bundan dolayı onların hayatından kâinata gazap saçılıyor. Dünya tarihini bu bakış açısıyla değerlendirip düşünürseniz birçok hakikati bütün çıplaklığı ile seyredersiniz.

Allah, insana akıl vermiş; akıl, kazandığı tecrübe ile ilmin peşinden gider. Eğer aklın tecrübesi olmasa ilerlemesi mümkün değildir. Daima geçmişinden, olduğu andan tecrübeler elde eder ve ilmen biraz daha ileriye yükselmek için gayret eder. Onun için mü’minlerin körü körüne yaşamayı terk etmeleri gerekir. Olduğunuz yerde durmayarak aklınızla ilmin peşine takılarak yürüyeceksiniz. Unutmayacaksınız ki ilim yolunun kapısı sürekli açıktır ve sonu da cennet bahçeleridir. Rabbim cümlemizi orada bir araya getirsin inşallah.

 

[1] İsrâ,17/44.

[2] İsrâ, 17/85.

[3] Yûnus, 10/108.

[4] Bkz. Bakara,  2/31.

ÜMMET İNSANI OLMAK

Cenâb-ı Hakk’a ne kadar şükretsek azdır. Zira bizlere ilim kapısını açmıştır. Fakat şükür sadece dille yerine getirilecek bir vazife değildir. Bizlere düşen vazife; ilmin kemâline ermek için, bunun izzetini bulmak için, gelecek nesillerin peşimizden gelmek…

İLİM TAHSİLİNDE BİR USÛLE SAHİP OLMAK*

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah’a (c.c) hamdolsun. Kusursuz, en kâmil salât ve selâm kıyamete kadar Efendimiz, Allah’ın Rasûlü Muhammed Mustafa’nın, ailesinin, ashâbının, tâbîînin, etbâuttâbîînin, Ona uyup Onun gösterdiği dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine olsun. Âlimlerin, dost ve talebelerine ilim…

RASÛLULLAH’IN FİZİKÎ ÖZELLİKLERİNİ BİLMENİN FAYDASI NEDİR?

Meşhur hattatların kaleminden çıkmış olan hilye-i şerîfler birçoğumuzun evinin başköşesinde yer alır.[1] Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in fizikî vasıflarının anlatıldığı rivâyet[2] ile dört halifenin isimleri, besmele ve Efendimiz’le alakalı bazı âyet-i kerîmelerden[3] oluşan hilye-i…

DİNİMİZİ ANLAMA VE YAŞAMADA RASÛLULLAH’A İTTİBA

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i, dinimizi anlama ve yaşama hususunda hayatımızdan çıkarmanın nelere mâl olacağını bizzat Allah zü’l-Celâl, Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere haber vermektedir. Şöyle ki: Cenâb-ı zü’l-Celâl, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e itaatsizliği kendisine yapılan bir itaatsizlik olarak kabul…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir