İSLAM’I YAŞAMAK MI, “İSLAM ŞOV” MU?

Hep merak ederim; Hz. Peygamber’i (s.a.v) ve kutlu arkadaşlarını görenlerin ve onları yakından tanıyanların pek çoğu İslam’a girmişken bizleri görenler ve bizleri tanıyanlar neden İslam’a yaklaşamıyorlar? Rakamları hızlıca hatırlayalım: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz tebliğe başladığında yeryüzünde Müslümanların sayısı sadece bir kişi idi. Hira’dan inerken kendisinin dışında Müslüman yoktu yeryüzünde. Mekke’ye inip evine ulaştığında Müslüman sayısı ikiye yükseldi. Onu çok iyi tanıyan Hz. Hatice annemiz hemen Müslüman oldu. Hiç tereddüt göstermedi. Ve o günden itibaren Müslümanların sayısı hızla arttı. Kutlu Rasûl, tek kişi olarak başladığı yolculuğun sonunda, yirmi üç yılda bir milyondan fazla insanın Müslüman olmasına vesile oldu. Bir kişiydi, milyonu aştı… Hz. Ömer’in (r.a) halifeliği döneminde ise bütün dünya İslam ile çalkalandı. Koca koca coğrafyalar Müslüman oldu, devasa kitleler İslam’a katıldı. Bu, müthiş bir olaydı, inanılması çok güç bir gelişmeydi.

Onların bu muhteşem başarısına karşılık bizlerin çevremizdeki insanlara hiçbir etkimiz olmadığı acı ama kesin bir gerçek. Bizi gören ve tanıyanların yaşamında bizim hiçbir etkimiz hissedilmiyor, hiçbir değişiklik gözlenmiyor. Hiç kimse bizden etkilenmiyor. Hâlbuki bizim de sakalımız var, biz de sarık sarıyoruz, biz de bol giysiler giyiyoruz… Biz de namaz kılıyoruz, biz de oruç tutuyoruz, biz de zekât veriyoruz… Biz de Kur’ân okuyoruz, biz de dua ediyoruz, biz de abdestli geziyoruz… Neden? Neden bizleri görenler, bizlerle tanışıp ilişki kuranlar bizden etkilenmiyor?

Bu sorunun cevabı eğer şu ise vay halimize: Rasûlullah (s.a.v) ve arkadaşları Müslüman idiler… Onları görenler, karşılarında her yönüyle eksiksiz bir Müslüman görüyordu. Bizleri görenler ise sadece sakallı, sarıklı, namaz kılan, oruç tutan insanlar görüyorlar, Müslüman değil… Gerçekten durumumuz bu ise vay halimize…

Tarih boyunca inatçı zalimlerin dışında Müslümanları görenlerin çoğu, tanıdıkları-tanıştıkları Müslümanlara hayran kalarak Müslüman olmuşlardır. Çünkü İslam insanı mükemmelleştirir, bedenen, ruhen, kişilik olarak geliştirir, çekici ve etkileyici yapar. Gerçek Müslümanı görenler onların cezbesine kapılır, çekim alanına girer, onlara âşık olur, kendini onlara kaptırır, onlardan kendini alamaz. Onun yanında bulunmak diğer insanları mutlu ve huzurlu eder, rahatlatır, güven verir. Ama onun hedefi asla bunları elde etmek değildir. O sadece Müslüman olmaya çalışır. İnsanları etkilemek, kendine âşık etmek, mutlu etmek, huzura sevk etmek, rahatlatmak, güven vermek için değil Müslüman olmak için çaba sarf eder. Bu çaba sonucu ortaya çıkan kişilik yapısı doğal olarak diğer insanları etkileyen bir özellik kazanır. Bu yüzden gerçek Müslümanlar hep etkileyici olmuşlardır. “İslam şov” yapanlar ise tam tersine insanlara ters ve itici gelmişler,  tepki toplamışlardır. Çünkü Müslüman olmak ile Müslüman görünmek farklı şeylerdir. Müslüman güzeldir, Müslüman gibi görünen, çirkinlerin en çirkinidir. İşte bu realiteden dolayı büyük günahların arasında hatta onların en üst sıralarında RİYA isimli bir harama rastlarız. Bütün İslam âlimleri riyanın en büyük günahlardan olduğunu, hatta şirke en yakın birkaç günahtan biri olduğunu belirtmişlerdir. Riyada, Müslüman olmak yerine Müslümanmış gibi rol yapmak vardır. Müslümanmış gibi giyinmek, Müslümanmış gibi davranmak, gezmek, dolaşmak, tavır sergilemek vardır. Riyada, Allah’ın yerine başka varlıklar konulur. İbadetler, tavırlar, tutumlar Allah yerine başkaları için sergilenir. Müslümanlık bir şova, İslam da rolü yapılan bir tiyatroya dönüşür. Bu ise Müslümanlığın tam tersine iyilik yerine felaket getirir. Müslüman olunduğunda hayırlar, güzellikler, huzurlar elde edilirken riyada felaketler, şerler, musibetler devşirilir.

Kendimizi değerlendirdiğimizde az veya çok bu değerlendirmelerden pay alacağımız görülür. Her birimiz bir parça rol yapıyoruz, Müslüman olmak yerine Müslümanmış gibi davranıyoruz. Bu yüzden bizi görenler, bizi tanıyanlar, bizimle birlikte yaşayanlar bizden etkilenmiyor, değişmiyor, gelişmiyor.

Bizden etkilenmeyenlerin başında hiç şüphesiz aile efradımız; eşimiz, çocuklarımız, kardeşlerimiz ve diğer yakınlarımız geliyor. Hira’dan döndüğünde Efendimiz’e (s.a.v) en yakınlarının hemen, kayıtsız-şartsız ve sonsuz ittibâ ile bağlandığını düşündüğümüzde, içinde bulunduğumuz durumu daha iyi anlarız. Bu arada şunu vurgulamakta fayda var: Yukarıdakine benzer düşünceler ifade edildiğinde bazıları, “O peygamberdi, onlar sahâbeydi. Biz onlar gibi nasıl olalım?” diye itiraz ederler. Tabii ki biz asla peygamber olamayız, sahâbe olamayız. Ama onlarla aramızdaki en önemli ve bizim aleyhimize en çok olacak fark Müslümanlık farkıdır.

Çoğumuzun aile efradı istenilen düzeyde Müslüman değildir. Çoluk çocuğumuz genelde istediğimiz ve beklediğimiz düzeyde Müslüman değildir. Ya da bizim yanımızdayken Müslüman gibi görünür, bazı şeyleri yapar, bizden uzakta bulunduğunda ise bambaşka bir insan oluverir. Bizim arkadaşlarımızın veya başka Müslümanların yanında tekrar Müslüman gibi davranır ama oradan uzaklaştığında tekrar asıl haline döner. Bunu biliriz ve bundan en çok da biz şikâyetçi oluruz. Ancak bunun temel sebebinin bizzat kendimiz olduğunu nedense pek düşünmeyiz; onu veya başkalarını/başka kurumları suçlarız. Hâlbuki biz de ondan pek farklı değiliz. Biz de hocamızın yanındayken, ihvanımızla birlikteyken veya birisine İslam’ı anlatmaya çalışırken olabildiğince Müslüman gibi davranırız. Başka ortamlara gittiğimizde belirli düzeylerde değişiklikler yaşarız. Veya Müslüman olmak yerine İslamcılık yaparız. Başkalarını olabildiğince iyi Müslüman olmaya zorlarız. Söz konusu kendimiz olduğunda ise, başkalarına karşı sergilediğimiz katı tutumun aksine kendi nefsimize taviz üstüne taviz veririz. Bu durumun doğal sonucu olarak karşımızdakilere etki edemeyiz, onlarla sadece takışırız, tartışırız, münakaşa ederiz.

Takva kavramı devamlı olarak kendini, kendi yapıp ettiklerini sorgulamak anlamına geliyorsa, kendi takvamızın en önemli konusu hiç şüphesiz riya haramı karşısındaki durumumuz olmalıdır. Her yaptığımız işi, eylemi, ibadeti ve sergilediğimiz tutumu riya açısından devamlı olarak eleştiriye tâbî tutmalıyız. Bu eleştiri sırasında kendimizi temize çıkarma gayretinden olabildiğince uzak durmalıyız. Bilmeliyiz ki, kendimizi temize çıkarırken kullandığımız gerekçe ve bahaneleri Hesap Gününde Rabbimizin gerekçe olarak kabul edip etmeyeceğini kestiremeyiz. Kendimize göre haklı olabiliriz ancak acaba Allah’a göre de haklı mıyız, bilemeyiz. Bu dünya hayatı boyunca kendimizi haksız görmemizin, hesap gününde işimizi kolaylaştıracağından emin olabiliriz. Yaşamımızı bu şekilde devamlı içsel denetime tâbî tutup olabildiğince Müslüman olmaya çalışmamız, aile efradımızın da Müslümanlaşmasına vesile olacaktır. Çocuklarımızla ilgili birçok şikâyetimiz gündemimizden hızla düşecektir. Samimi Müslümanlığımız, başta çoluk çocuğumuz olmak üzere görüştüğümüz tanıştığımız insanları etkileyip değiştirmeye başlayacaktır.

Ne mutlu ölmeden önce ölenlere ve hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekenlere…

HAK ÖLÇÜSÜNÜ BULAMAYAN İNSANLIK*

Allah Zülcelal ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine celâl zâtına, kemâl sıfatlarına layık hamd ü senâlar ve şükürler olsun. Bizlere sağlık, sıhhat ve afiyet bahşeden Rabbimiz, her birimize mahşerde Rasûlullah’ın sancağı altında, Arş-ı A‘lâ’nın gölgesinde bir…

HIRKANIN VÂRİSİ KA‘B BİN ZUHEYR (R.A)

İhtiyar Züheyr, sabaha karşı uykusundan ter içinde uyandı. Rüyasında gökten bir ip uzatıldığını, tutunmak için uzanıp gayret ettiği halde, bir türlü o ipi tutamadığını görmüş ve çok üzülmüştü. Züheyr, kavminin en tanınan ve sevilen şairiydi….

ULEMA VE AVAM – I* (Kazanlı Halim Sabit)

Neşre Hazırlayan: Abdullah Taha İmamoğlu ** Bizim mukaddes İslâmiyet’te ulemâ-yı kirâm için bir mevki-i mümtaz, ruhaniyet bulunmadığı mesail-i müsbetedendir. Herkes çalışır, öğrenir ulemadan olur. Âhâd-ı nâs ile beraber işini gücünü görür. Birisi de çalışmaz, öğrenmez,…

PEYGAMBERLERİN DÖRT ANA VAZİFESİ

Cenâb-ı Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerim’de insanlığa rehber olarak gönderilen peygamberlerin dört ana vazifesinin olduğunu bizlere bildirmektedir. Bu vazifeler şunlardır: Tilâvet-i Kur’ân: Kur’ân okumak. Ta‘lîm-i Kitâb: Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmek. Ta‘lîm-i Hikmet: Hikmeti öğretmek. Tezkiye-i Nefs: Nefsi temizleyip…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir