PEYGAMBERLERİN DÖRT ANA VAZİFESİ

Cenâb-ı Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerim’de insanlığa rehber olarak gönderilen peygamberlerin dört ana vazifesinin olduğunu bizlere bildirmektedir. Bu vazifeler şunlardır:

  1. Tilâvet-i Kur’ân: Kur’ân okumak.
  2. Ta‘lîm-i Kitâb: Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmek.
  3. Ta‘lîm-i Hikmet: Hikmeti öğretmek.
  4. Tezkiye-i Nefs: Nefsi temizleyip arındırmak.

Kur’ân-ı Kerîm’de dört farklı âyet-i kerîmede bu temel vazifelere işaret edilmiştir. İbrahim (a.s), oğlu İsmail (a.s) ile birlikte Kâbe-i Muazzama’yı eskiden kalma temelleri üzerine inşâ ederken Rablerine duâ ve niyazda bulunmuş ve yapmış oldukları duanın sonunda, kendilerinden sonra bu dört vazifeyi yerine getirecek bir peygamber göndermesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz etmişlerdir:

“Hani İbrâhîm o Beytin temellerini İsmail ile birlikte yükseltiyordu (da ikisi de şöyle dua etmişlerdi:) ‘Ey Rabbimiz, bizim bu amelimizi kabul buyur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla işiten, kemâliyle bilen ancak Sensin.’ ‘Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslîm olan kullarından eyle. Soyumuzdan da yalnız sana teslimiyet gösteren bir ümmet var et, bize nasıl ibadet edeceğimizi göster, tövbemizi kabul et. Çünkü tövbeleri en çok kabul eden ve sonsuz merhamet sahibi olan ancak Sensin.’ ‘Ey Rabbimiz, onların (Müslüman olan neslimizin) içinden, onlara Senin âyetlerini okuyacak, Kitab’ı ve Hikmeti öğretecek, onları tezkiye edecek bir peygamber gönder. Şüphesiz yegâne gâlip olan, (her işinde) hikmet sahibi ancak Sensin.’”[1]

Teslimiyetin zirvesinde yaşayan bu iki peygamberin (a.s) dualarını -diğer dualarını olduğu gibi- Cenâb-ı Zülcelâl kabul etmiş ve onların neslinden âlemlere rahmet olan bir peygamber göndermiştir. Teslimiyette zirve olan bu iki peygamberin kendilerinden sonra gelen nesilleri, nasıl bir sorumluluk duygusuyla düşündükleri ve onları dert edindikleri de ayrıca câlib-i dikkattir.

Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri başka bir âyet-i kerîmede de, bu dört vazifeyle muvazzaf bir peygamber göndermenin bütün mü’minler için büyük bir nimet ve lütuf olduğunu ifade buyurmaktadır:

“Andolsun ki mü’minler daha evvel apaçık ve kat’î bir sapıklık içinde iken Allah, içlerinden ve kendilerinden, onlara âyetlerini okuyan, onları tertemiz yapan, onlara Kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermiş olduğu için büyük bir lütufta bulunmuştur.”[2]

“O, ümmîler içinde kendilerinden bir peygamber gönderendir ki (bu peygamber), onlara Allah’ın âyetlerini okur, onları temizler, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretir. Hâlbuki onlar daha evvel hakikaten apaçık bir sapıklık içinde idiler.”[3]

Bakara suresinin 151. âyet-i kerîmesinde ise peygamberlerin, Kur’ân ve Hikmet dışında mü’minlere bilmedikleri başka pek çok hususu da öğrettikleri zikredilmektedir:

“Nitekim size kendinizden bir peygamber gönderdik ki o, size âyetlerimizi okuyor, sizi tezkiye ediyor, size Kitâb’ı ve Hikmeti öğretiyor, ayrıca bilmediğiniz şeyleri de size öğretiyor.”

İnsanlık için büyük lütuf olan bu dört ana vazifenin neye işaret ettiğine kısaca temas edelim:

Tilâvet-i Kur’ân: Kur’ân-ı Kerîm, zikirlerin en büyüğüdür. Lafzıyla ve manasıyla ruhumuzun da bedenimizin de şifasıdır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm okuyan bir mü’min, Allah’ı (c.c) zikretmiş demektir.

Ta‘lim-i Kur’ân: Kur’ân-ı Kerîm, hayat nizamımız olduğuna göre onun bize rehberlik yapabilmesi için onu hakkıyla anlamamız ve onu yaşamaya karar vermemiz gerekir. Onun öğretilmesi ve açıklanması peygamberlerin vazifesi olduğuna göre Kur’ân-ı Kerîm’i Peygamberimiz’in (s.a.v) öğrettiği gibi öğrenip yaşamak da bizim sorumluluğumuzdadır.

Ta‘lîm-i Hikmet: Kitab’ı öğretmenin ardından bütün peygamberlerin öğretmekle mükellef oldukları diğer bir husus “hikmet”i öğretmektir. Hikmet; nerede, nasıl davranılacağını, ne söyleyeceğini bilmek demektir. İnsanlar arasında bu formasyona sahip en zirve şahsiyetler peygamberlerdir. Nerede, nasıl davranılacağını, ne söyleyeceğini en iyi bilen insanlar onlardır. Dolayısıyla bu âyet-i kerîmelerde geçen hikmet kavramı Peygamber Efendimiz’in yaşantısına yani “Sünnet-i Seniyye”ye tekabül etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm de hikmet sahibi bir kitaptır.[4] Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm ile sünnet-i seniyye arasında asla bir çelişki söz konusu değildir.

Tezkiye-i Nefs: Peygamberlerin diğer bir temel vazifesi de nefisleri tezkiye etmek yani arındırmaktır. Bütün peygamberler kendilerine iman eden mü’minleri bir usta-çırak, öğretmen-öğrenci ilişkisi içerisinde yetiştirmiş ve onları başta şirk olmak üzere her türlü manevi kirden ve hastalıktan arındırmak için çabalamışlar ve bu vazifelerini bihakkın yerine getirmişlerdir. Bu açıdan onlar tabib-i hâzık yani mütehassıs birer doktordurlar.

Peygamberlerin vârisleri olan ve hem ilmen hem de amelen onların yolundan giden âlimler, tarih boyunca bu dört ana vazifeyi deruhte etmiş, peygamberlerin öğrettiği ve yaşadığı sınırlar içerisinde bu vazifeleri yerine getirmeye çalışmışlardır. Bu vazifeler ihyâ edilmeden Din-i Mübîn-i İslâm’ın hakkıyla yaşanması ve Allah’ın râzı olduğu örnek bir toplumun inşâsı mümkün olmayacaktır.

* Öğretim Görevlisi, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.

[1] Bakara 2/127-129.

[2] Âl-i İmrân 3/164.

[3] Cuma 61/2.

[4] bkz. Yûnus, 10/1; Lokman, 31/2; Yâsîn, 36/2.

HAK ÖLÇÜSÜNÜ BULAMAYAN İNSANLIK*

Allah Zülcelal ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine celâl zâtına, kemâl sıfatlarına layık hamd ü senâlar ve şükürler olsun. Bizlere sağlık, sıhhat ve afiyet bahşeden Rabbimiz, her birimize mahşerde Rasûlullah’ın sancağı altında, Arş-ı A‘lâ’nın gölgesinde bir…

HIRKANIN VÂRİSİ KA‘B BİN ZUHEYR (R.A)

İhtiyar Züheyr, sabaha karşı uykusundan ter içinde uyandı. Rüyasında gökten bir ip uzatıldığını, tutunmak için uzanıp gayret ettiği halde, bir türlü o ipi tutamadığını görmüş ve çok üzülmüştü. Züheyr, kavminin en tanınan ve sevilen şairiydi….

ULEMA VE AVAM – I* (Kazanlı Halim Sabit)

Neşre Hazırlayan: Abdullah Taha İmamoğlu ** Bizim mukaddes İslâmiyet’te ulemâ-yı kirâm için bir mevki-i mümtaz, ruhaniyet bulunmadığı mesail-i müsbetedendir. Herkes çalışır, öğrenir ulemadan olur. Âhâd-ı nâs ile beraber işini gücünü görür. Birisi de çalışmaz, öğrenmez,…

İSLAM’I YAŞAMAK MI, “İSLAM ŞOV” MU?

Hep merak ederim; Hz. Peygamber’i (s.a.v) ve kutlu arkadaşlarını görenlerin ve onları yakından tanıyanların pek çoğu İslam’a girmişken bizleri görenler ve bizleri tanıyanlar neden İslam’a yaklaşamıyorlar? Rakamları hızlıca hatırlayalım: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz tebliğe başladığında yeryüzünde…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir