ULEMA VE AVAM – I* (Kazanlı Halim Sabit)

Neşre Hazırlayan: Abdullah Taha İmamoğlu **

Bizim mukaddes İslâmiyet’te ulemâ-yı kirâm için bir mevki-i mümtaz, ruhaniyet bulunmadığı mesail-i müsbetedendir. Herkes çalışır, öğrenir ulemadan olur. Âhâd-ı nâs ile beraber işini gücünü görür. Birisi de çalışmaz, öğrenmez, cahil kalır. Bu da ulemadan ayrılmaz. Dünya için ahiret için beraber çalışırlar. Mücadele-i hayatiyede birlikte bulunurlar.

Maa-zâlik ulema, seviye-i irfanca avam-ı nastan yüksekçe bir mevki işgal eylemiş bulunduklarından ta öteden beri ahali arasında büyük ihtiramlara mazhar olagelmişlerdir.  Müslümanlar da vesair milletler de ulema-i kirâm ve ruhaniler itibarca, haysiyetçe bütün zamanlarda teferrüt eylemişlerdir.  Onların şu teferrütlerini para kuvvetiyle, kılıç kuvvetiyle, hulasa kuvve-i maddiye ile ancak halifeler, hükümdarlar ihlal edebilmişlerdir. Ulema ve ruhaniler ahali arasında yüksek mevkilere nail oldukları için, daima her asırda bütün milletlerde onların rakipleri hulefa ve hükümdarlar olagelmiştir.

Ehl-i beyt, evlad-ı Rasulullah hep zamanlarının büyük ulemasından idiler. Hulefa-yı Emeviye’den onlardan sonra hulefa-yı Abbasiye’den neler çekmediler. Ne gibi fitnelere, belalara düçar olmadılar. Mahbes köşelerinde vefat edenler mi olmadı… O büyük imamımız Ebu Hanife, o büyük alimlerimizden İmam Ahmedler, İmam Ebu Abdullah İsmail Buhârîler, Serahsiler mahbeslerde, menfâlarda gurbetlerde süründürülmediler mi? O zalimlerden ne kadar silleler yediler. Ne kadar işkencelere düçar oldular! Burası saymakla, yazmakla bitecek gibi değil.

Fakat bunlarla beraber ulemamız, imamlarımız ahali arasında daima muhterem, mükerrem oldular. Ahlaf, eslaf daima onları büyük tanıdılar. O zalimlerin isimleri lanetle yad olunduğu halde ulemanın isimlerini daima rahimehumullah takip eyliyor. O zalimler öldü gitti. Fakat o büyükler daima diridir. Semere-i mesaileri ruh-ı hayatları daima sine-i enâmda hürmetle mahfuzdur. Bütün hayatlarını bütün mesailerini sarfederek yalnız sözde değil gecelerini gündüzlere katarak  yüzlerce cilt eserler yazarak bizi ahlafını düşünmüş olan o büyük muhterem  İmam Muhammedleri, İmam Malikleri, İmam Buhârîleri, İmam Müslimleri, Nesâîleri, Serahsîleri, Debusîleri, Gazzalîleri, Fahrurrazîleri, Cevzîleri… aramızdan kim tasavvur olunabilir ki takdis, tebcil eylemesin.

Filhakika işbu eimme-i kiramdan, ulema-yı eslaftan birçokları dehşetli intikadlara, gayet büyük mikyasta taaruzlara düçar oldular.  Fakat bu onlar içinde tabii bir hal idi. Onlar büyüktü, derin düşünür, derin söyler, manalı yazarlardı. Bunları bazı kimselerin akılları ihata edemez. İtirazlarında haksız olurlardı yahut el-müctehidu kad yuhtiu ve kad yusib (müctehid bazen hata eder bazen de isabet) bazen çok içinde az çok hata ederler. Muterizlerde bu cihetten musib addedilirdi. Bu hal zamanımızda da şöylece devam ediyor değil mi?

Lakin herhalde efkar-ı umumiye bunların lehinde idi. Ahali bunları can u gönülden severdi. Ahaliye karşı büyük nüfuz sahibi idiler. Hilafetin Emevilerden Abbasilere intikali gibi büyük bir inkılab, ulemanın nüfuz-ı manevileri ile vukua gelmedi mi?

Şimdiki zamanımızda dahi ulemanın, hocaların ruh-ı avama olan nüfuzları pek büyüktür. Adeta fark edilemiyor. Bu nüfuzun bir haddi, bir müntehası var mıdır? Nerden avamın kendi nüfuzları başlıyor. Neyi kendi fikr ve ihtiyarları ile icra eyliyorlar? Neyi hariçten gelen bir nüfuzun taht-ı tesirinde mevki-i fiile koyuyorlar. İşte burası pek kapalı hafî bir noktadır. Pek uzun bir tahlilin neticesinde ancak mehtapta görülen bir gölge gibi hissolunabilir. Fakat şurası muhakkaktır ki büyük mikyasta icra edilen harekat-ı avamiyenin pîşdarı ulema, hocalar olagelmiş, şimdi de böyledir. Daha çoktur değil. Pek yakın bir zamanda muvaffakiyetle neticelenen İran inkılab-ı kebiri, ahundların, müctehidlerin, ulemanın, tahrikat-ı hafiyesi ile başlamış, müdahale-i alenileriyle ve kumandalarıyla icra edilmiştir. Çoktan beri devam eden Yemen harekat-ı ihtilaliyesi de ulema-yı Zeydiye’nin teşvikat-ı taasupkârâneleriyle îkâ edilmektedir.

Fakat benim fikrime göre şimdiki zamanımızda ulema, hocalarımız ayrıca kendilerine mahsus doğrudan doğruya ilimlerinin muktezası olan his ile mütehassis olamıyorlar. Hatta diyebilirim ki hocalarımız, ulemamız adeta hissiyat-ı avamın ictima ettiği bir noktadır. Bu halde dimağ gibi oluyorlar. Yahut daha doğru bir tabir ile hocalarımız avamın havassı mesabesindedir. Bu halde asıl dimağ avam olur. Ben kendimce bu tabiri bu teşbihi daha sarih biliyorum. Zira çok vakitlerde görüyorum ki ulema, hocalar ilimleri ile kendilerinin bildikleri düsturlarıyla hareket edemiyorlar. Ekseriyet üzere hocalarda görülen efâl, harekat-ı dimağ avam tarafından verilen evamir üzerine icra edilir. Mevsuken işittiğime göre Cava İslamları arasında olan ulema ahaliyi şalvar giymekten menediyorlarmış. Bizim Kazan uleması da birkaç sene mukaddemleri bu gibi hareketlerde bulunuyorlardı. Bugün Türkistan ve Buhara taraflarında cabandan başka bir şeyi iktisa eylemek her halde damlaların (hocaların) itirazından salim bir hareket olamaz. Bizim Kazan uleması da tütün içmek hususunda son derece muhafazakar davranırlar. Halbuki bu efâlin hiç birisi İstanbul ulemasınca şayan-ı itiraz görülmüyor din, mezhep bir. Hep Müslümanız, bu cihetten fark yok. Fakat ırk başka muhit başka işte şu ırk şu muhittir ki insanlar arasında gah hocalar vasıtasıyla gah başka bir tarikle icra-yı hükümet ediyor. İşte mukaddes dinimizde görülen bazı bidatlerde şu hükümet-i hafiyyenin vaz eylediği kavânîndir. Bu kavânîn ile din, asl-ı din daima çarpışıyor. Daima mücadele eyliyor. Harb-i hakiki, cihad-ı azam buradadır. Race’na minel cihadi’l-asgari ile’l-cihadi’l-ekber (Küçük cihaddan büyük cihada döndük) dinin askeri de ulema olmak lazım gelir. Binaenaleyh ulemanın, bilenlerin daima o hükümet-i hafiye tarafından teşkil olunan ebna-yı beşeri tefrikalara ilka eden kavânîn-i hafiyeyi kırarak yerine sağlam, metin umumi olan kavânîn ikame eylemek bu suretle insanlar arasında umumi bir dostluk husule getirmeye onları nokta-i vahideye toplamaya, bu suretle saadet-i matlubenin husulüne çalışmaları lazım gelir.

Zaten biz Müslümanlarca, müminler şu hükümet-i fesadiyenin vazeylediği kavânîni tanımayarak nokta-i vahideye, dinin irae eylediği merkeze toplanmaya karar verenler ve toplananlardır. İşte bu suretle bütün müminler kardeştir. İnneme’l-müminûne ihvetun Hucurât, 49/10, (Ancak müminler kardeştir) bir eserde hadis olmak üzere men iddea el-asabiyyete fe leyse minna (Her kim asabiyyet iddia ederse bizden değildir) kavl-i şerifini gördü idim. Filhakika bendeniz bunun hadis-i sahih olup olmadığını bilemiyorum. Bu hususta bir vesika, bir rivayet göremedim. Maazalik bu kavl-i şerifi, bir hakikat-i İslamiye olmak üzere kabul ediyorum. Burası din-i mübin-i İslam’ın yüzlerce âsârıyla müsbettir.

Ve cealnakum şuûben ve kabâile li tearafu. İnne ekremekum indellahi etkakum Hucurât, 49/13, (Sizi, (sırf) birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şübhesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır) fakat arzettiğimiz vechile ulema ekseriyet üzere şimdiki zamanımızda o hükümet-i hafiyeye hizmet ediyorlar. Demek oluyor ki bu suretle düşman tarafını iltizam eylemiş oluyorlar. Bana böyle gibi geliyor… Daha doğrusu ben buna inanıyorum. Birçok haller, birçok hadiseler bu inandığımın yakîn olduğunu temin ediyor. Fakat inandıkça teessüfler artıyor, kalbim yanıyor. Bu hadisenin esbabını gizli izlerini araştırıyorum. En evvel bütün esbabın, bütün gizli avâmilin tehassüngahı olan bir merkeziyet bulurum ki İslamiyet’de olan bazı mezâyâ-yı hafiye, dekâik-i mühimmenin hala tamamıyla anlaşılamamasından, hala hakkıyla hazm olunamamasından ibarettir. Bu nokta daha avama değil ne yapalım acı olsa da söyleyeceğim ulemamıza hocalarımıza aittir.

Evet işbu mezâyâ-yı İslamiye, hakaik-i mühimme-i diniye tamam hakkıyla anlaşılamamıştır. Bu meseleyi izah etmeden evvel şurasını arzetmek isterim ki filhakika bizim ulemamızdan, eslafımızdan nüfuz-ı fikrîlerini hakaik-i İslamiye’nin hatta teferruatının en gizli, en dakik noktalarına kadar erdiren birçok zevat-ı kirâm gelmiş geçmişlerdir. Belki şimdi de var. Daima yetişmektedir. Zalike fazlullahi yu’tîhi men yeşâ’ Hadîd, 57/21 (İşte bu, Allahın fazl u keremidir ki onu kime dilerse ona verir) ben bu kaziyyeyi selefen halefen ekseriyeti teşkil eden müntesibîn-ilmiyenin ahvalini tetebbu ve tetkik ederek istintac ediyorum. İşbu kaziyyenin isbat ve izahı için fikr-i ahval-i hazıra ve salifemize doğru tevcih eyledikte en evvel kendini ibraz eden cihet bizde ulum-ı İslamiye-i me’sûrenin az tedavül etmedikte bunların tahsil ü temsiline pek az bir gayret sarf edilmekte olmasıdır. Filhakika usulde, füruât-ı fıkhiyede, mezahib-i muhtelife tesis etmeye başladığı bir zamandan itibaren ta zamanımıza kadar uzanmış bu devir tarafında ulûm-ı me’sûre-i İslamiye geçile geçile tam bir şekl-i mahrutu teşkil eylemekte bulunmuştur. İşte şu uzun bir zaman içinde ulum-ı me’sûreye karşı en evvel mezahib-i muhtelifenin fıkhı, usulü, ulûm-ı Arabiye, Me’mun devirlerinden itibaren ulûm-ı Yunaniye, ilm-i kelam müzahameye başladı. Medreselerde, mekteplerde, camilerde ilm-i Kur’ân, ilm-i hadis, âsâr-ı Resûl yerine ilm-i fıkh kâim olmaya başladı. Şu hal-i ibtidaları büyük bir muvaffakiyet idi. Zira böylece ilm-i fıkıh da mezâhib-i muhtelifenin tesis, işbu fenn-i celilin esası olan ulûm-ı me’sûrede hakkıyla tahlil ve temsil vukuua gelmiş olduğuna burhan-ı kavi teşkil eyliyordu. Zira ilm-i fıkıh ulûm-ı me’sûrenin bir neticesi idi.

Filhakika fukaha-i seb’a Alkame b. Kays, en-Nesefî, Mesruk b. el-Ecda, el-Hemedânî, Şurahbil, İbrahim en-Nahaî ve Âmir eş-Şa’bî, Hammad b. Ebî Süleyman, A’meş, İbn Ebî Leyla, Süfyan es-Sevrî, Hasan Basrî, Atâ b. Ebî Rabâh, Mücahid, Tavûs Evzâî eimme-i erbaa vesair bu tabakalarda yetişmiş olan ulema-yı kirâm hazeratı ulûm-ı me’sûreyi adeta temsil eylemişlerdi. İşte şu muvaffakiyetin netice-i hasenesi olmak üzere ilm-i fıkhın esası kuruldu. Füruâtı-ı kavânîn ve usule rabtolundu. Şu gördüğümüz fenn-i celil meydana geldi.

Lakin git gide ahval değişti. İlm-i fıkha büyük bir revac verildi. Ulûm-ı me’sûreden ilm-i fıkhın tevakkuf ettiği bir miktar-ı kalili ihtiyar edilir oldu. Fukaha ile ehl-i âsâr ayrıldılar. Ayrı ayrı meslekleri teşkil eylediler. Hatta aralarında bazı ihtilaflar tahaddüs eyledi. Fukaha-i kiramdan bazıları mevâki-i resmiyede bulunuyorlardı. Bu suretle mesleklerinde bir nevi resmiyet vardı. Binaenaleyh kuvvet, rüçhan-ı fukaha tarafında idi. Muhammed b. İsmail Buhârî hazretleri son zamanlarında emir Halid b.Ahmed ez-Zühlî’nin teşvikatıyla kibar-ı fukaha-yı Hanefiye’den olan Haris b. ebi’l-Verkâ vesairleri tarafından mezhepçe tan olundu. Nefy edildi. İhtiyarlığında birçok zahmetlere düçar oldu. Hatta kalbinde Allahumme inni daket ale’l-arz bima rahubet fe akbizni ileyk (Ey Allahım! Yeryüzü olanca genişliğine rağmen bana dar geldi. Benim ruhumu kabzet) diye dua niyaz edebilecek kadar bir inkisar hisseyledi.

Daha sonraları ulûm-ı Yunaniye daha ziyade revaç buldu. Medreselerde bu ulûma son derece rağbet eder oldular. Adeta ulûm-ı İslamiye sırasına geçti. Temsil edildi. Tefsir, fıkıh fenlerine kadar icra-yı nüfuz eyledi. Hele ilm-i tevhid bu cereyana o kadar kabildi ki büsbütün başka bir şekil alarak ilm-i kelam namını aldı. Ulûm-ı Arabiye tahsili de iyice zahmetli işler sırasına geçti. Bu suretle ulûm-ı me’sûrenin müzahemeleri iyiden iyiye çoğaldı. Salikleri başkalarına nazaran daima ekalliyet teşkil edecek bir hale geldi. İmam Ahmedlere, İbn Teymiyelere, İbn Kayyımlara, sair birçok ulema-yı âsâra karşı icra edilen imtihanlar, ekseriyeti teşkil edenlerin netice-i galibiyeti idi. İşte bu devirlerden sonra işler daha başka bir renk aldı. Ulûm-ı dâhile ve muhdese daha ziyade revaç bularak ilm-i fıkıh dahi mağlup olmaya başladı. Bu suretle âlem-i İslamiyet ulûm-ı me’sûreden iki derece uzaklaşmakta bulunuyordu. Fakat maatteessüf işler böyle de kalmadı. Ulûm-ı dâhile ulûm-ı âliyeden olduğu halde bu kayıt ancak lisanlarda kaldı. Talebe-i ulûm münhasıran âliyyât ile iştiğale başladılar. Ulûm-ı zâcire fıkıh dahi dahil olduğu halde yavaş yavaş köşelere çekildi. İşte bu suretle şimdi camilerimizde gördüğümüz usûl-ı tahsil tesis etti. Zamanımıza geldik.

Devam edecek.

* Sırat-ı Müstakim [Sebilü’r-Reşad] Dergisi, 23 Temmuz 1325/5 Ağustos 1909, c. II, sy. 48, s. 342-344.

** Yrd. Doç. Dr., Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

HAK ÖLÇÜSÜNÜ BULAMAYAN İNSANLIK*

Allah Zülcelal ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine celâl zâtına, kemâl sıfatlarına layık hamd ü senâlar ve şükürler olsun. Bizlere sağlık, sıhhat ve afiyet bahşeden Rabbimiz, her birimize mahşerde Rasûlullah’ın sancağı altında, Arş-ı A‘lâ’nın gölgesinde bir…

HIRKANIN VÂRİSİ KA‘B BİN ZUHEYR (R.A)

İhtiyar Züheyr, sabaha karşı uykusundan ter içinde uyandı. Rüyasında gökten bir ip uzatıldığını, tutunmak için uzanıp gayret ettiği halde, bir türlü o ipi tutamadığını görmüş ve çok üzülmüştü. Züheyr, kavminin en tanınan ve sevilen şairiydi….

PEYGAMBERLERİN DÖRT ANA VAZİFESİ

Cenâb-ı Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerim’de insanlığa rehber olarak gönderilen peygamberlerin dört ana vazifesinin olduğunu bizlere bildirmektedir. Bu vazifeler şunlardır: Tilâvet-i Kur’ân: Kur’ân okumak. Ta‘lîm-i Kitâb: Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmek. Ta‘lîm-i Hikmet: Hikmeti öğretmek. Tezkiye-i Nefs: Nefsi temizleyip…

İSLAM’I YAŞAMAK MI, “İSLAM ŞOV” MU?

Hep merak ederim; Hz. Peygamber’i (s.a.v) ve kutlu arkadaşlarını görenlerin ve onları yakından tanıyanların pek çoğu İslam’a girmişken bizleri görenler ve bizleri tanıyanlar neden İslam’a yaklaşamıyorlar? Rakamları hızlıca hatırlayalım: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz tebliğe başladığında yeryüzünde…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir