BAŞKASINA AİT MALLARDA TASARRUF HAKKIMIZ

Bir kimsenin yenilecek veya içilecek bir malını başkasına vermesine veya başkasının o malı yiyip içmesine izin vermesine fıkıhta “ibâha” denir. Bir yemeğe dâvet edilen kimsenin o davete katılması ibâha hükümlerine tâbîdir. Aynı şekilde bağ veya bahçe sahibi kimse, birisinin o bağ ve bahçeden yiyip içmesine müsaade ederse o kişi de ibâha hükümleri çerçevesinde hareket etmek zorundadır. Bazen lokanta, yemekhane, kantin türü yerlerde masada, tezgâhta bulunan ve sahipleri tarafından kullanılmasına veya yenilip içilmesine müsaade edilen şeyler konusunda da ibâha hükümlerine göre davranılması gerekir. Fıkıh kitaplarımızda bu tür durumlarda nasıl davranmamız gerektiği ayrıntılarıyla izah edilmiş ve bir takım ölçüler belirlenmiştir. Maalesef günümüzde bu ölçüler gönüllerimizde tam yer etmediği için basit zannettiğimiz hususlarda hak-hukuk ihlâlleri yapabilmekteyiz. Bazen bizim basit zannettiğimiz hususların Allah Teâlâ katında büyük bir günah kabul edildiğini unutmamamız gerekir:

“اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًاۗ وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظِيمٌ”

“O vakit siz o iftirayı dillerinizle birbirinize aktarıyor, hakkında hiçbir bilginizin olmadığı şeyleri söylüyor ve –o, Allah katında çok büyük bir şey olduğu halde- siz bunu önemsiz/basit bir şey zannediyordunuz.”[1]

Selef-i sâlihînden kimilerinin unutarak cebinde kalmış olan kıymetçe düşük bir eşyayı bile sahibine iade etmek için üç aylık mesafelik yolu geri döndüğüne dair rivayetler olduğunu da aklımızdan çıkarmamalıyız.

İbâha ahkâmında temel alınan ana kaide “Gayrın mülkünde izinsiz tasarruf bâtıldır.” kaidesidir. Yani, başkasının sahip olduğu mallarda o kişi izin vermedikçe tasarrufta bulunmamız katiyen yasaktır.

Yemek ve içmek üzere kendisine izin verilen kişi o yiyeceği ve içeceği ancak kendisi yiyebilir veya içebilir. Üçüncü bir şahsa o malı satamayacağı gibi hibe de edemez. Sadaka olarak bile veremez. Bu tür malları mülküne geçirme anlamına gelebilecek herhangi bir tasarrufta bulunamaz. Malın bir kısmının yenmiş olması o malın tamamının sahibinin mülkünden çıktığı anlamına gelmediği gibi, yiyen kişinin mülküne geçtiği anlamına da gelmez.

Yeme içme izni zamanla ve mekânla kayıtlanabileceği gibi umûmî olarak da verilebilir. “Herkese izin verdim.” veya “Ne zaman istersen yiyebilirsin.” şeklindeki izinler umûmî izinlerdir. Tabi bu izinlerin samimi bir şekilde verilmiş olması gerekir.

“Benim malımdan her ne yer isen veya alırsan veya başkasına verirsen helâl olsun.” şeklindeki bir ifade de ibâhadır. Böyle bir izin meçhul/belirsiz bir mal üzerinde vâki olduğundan ancak yiyip içmekle sınırlıdır. Bu malı yiyen kişi yediğinin dışındakileri mülkiyetine geçiremez. Başkasına da veremez.

“Haklarını bana helal et.” diyen bir kişiye karşı taraf, “Bütün hakkım helal olsun.” derse, o kişiyi bütün haklardan ibrâ etmiş olur. Bu şahsın o hakların nelerden ibaret olduğunu bilip bilmemesinin önemi yoktur. Bu tür helalleşmeler zimmette yer eden alacaklar için geçerlidir. Elde mevcut bulunan mallar için geçerli değildir. Bu tür malların sahibine iade edilmesi gerekir. İade edilmezse emanet hükümlerine tâbî olur.

Bir kimse verdiği ziyafete umûmî olarak gelen herkesin yemesine izin verirse, gelen kim olursa olsun o ziyafetten yiyebilir. Bu tür izinlerde ziyafete gelen şahısları ziyafet sahibinin tanıyor olup olmaması şart değildir.

Bir görüşe göre izin verilen yemekten yiyebilmek için o iznin doğrudan veya dolaylı olarak duyulmuş olması gerekir. Aksi takdirde izin verilen şeyden yemek câiz olmaz.

“Bağıma gir, üzüm kopar.” şeklindeki izin, bazı fukahâya göre giren şahsın doyuncaya kadar yemesi anlamına gelirken bazılarına göre yalnızca bir salkım koparmak üzere verilmiş bir izin sayılır.

Bir ziyafete davet edilip ayrı sofralarda oturan şahısların birbirlerine yiyip içtikleri şeylerden vermeleri câiz görülmemektedir. Aynı şekilde hizmet eden şahıslara, dilencilere, başkalarının kedilerine, hatta davet sâhibinin köpeğine bile yenilen şeylerden verilmesi mubah görülmemiştir.

Yeme-içmeye dair verilen izinden karşı taraf henüz yemeden önce rücû edilebilir.

Kaynaklar

el-Haddâdî, el-Cevheretü’n-Neyyira (Hibe), 1/429-430.

İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr (Hibe), 5/710.

Ömer Nasûhî Bilmen, Istılâhat-ı Fıkhiyye Kâmusu, 4/277-279.


* Öğretim Görevlisi, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arapça Anabilim Dalı.

[1] Nûr, 24/15.

HÂDİSÂTA İLİM NÛRUYLA BAKMAK*

Allah Zülcelâl ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine Celâl Zâtına, Kemal Sıfatlarına lâyık hamd ü senâlar, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (s.a.v) sayısız sonsuz salât u selamlar olsun. Dünya hayatında bizleri bir araya getiren Allah Zülcelâl Hazretleri mahşerde…

ŞUURLU MÜSLÜMAN*

Bir Müslüman için her hususta ilk müracaat kaynağı olan, Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımızda; insanoğlunun “şuur” meselesindeki za‘f ve ihmali gerçeği ile karşılaşırız. Demek oluyor ki Müslüman, şuur konusunda zaaf ve ihmalle karşı karşıyadır. “Müslüman”la  “şuur” yan…

ALLAH TEÂLÂ’YI ZİKİR

Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Zikir lügatte; bir şeye karşı uyanık olmak, hatırlamak, anmak, akılda tutmak manalarına gelir. Din ıstılahında ise, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ni anmak demektir.

DİNİ ÖLÇÜLERDEN TAVİZ VERME

 “(Fitne zamanında) Kişi, dinini basit dünya çıkarı karşılığında satacak.”[1] Taviz Nedir? Taviz: Belirli bir şey karşılığı ana ilkelerden vazgeçme, temel prensiplerden ödün verme anlamındadır. Hangi konuda olursa olsun taviz verme, kişilik eksikliği ve kimlik aşınmasıdır. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir