BİR KİTAP MÜBTELÂSI ALİ EMÎRİ EFENDİ

Âmid, mazimizin ilim ve irfan tüten heybetli şehri. Bereketi yüzyıllar süren bu şehir 19. yüzyılın kasvetli zamanlarında dahi bu milleti nasibdar etmeyi unutmuyor. Bağrından mazimizi cild cild toparlayacak bir kitap aşığı, müverrih ve şair çıkartıyor. Milletimizin ile’l-ebed hayırla yâd edeceği Ali Emîri Efendi 1857 senesinde şehrin güzide ailelerinden Emîrizâdelerin bir mensubu olarak dünyaya gelir. Okumaya ve yazmaya olan tutkusu ve küçük yaşlarından itibaren Arapça ve Farsça’yı layıkıyla öğrenmesi telif edeceği eserlerin basamak taşlarını oluşturur. Lakin bütün bir ömrünün rotasını çizecek olan ise kitaplara duyduğu aşk ve elde etme hevesidir.

Küçük yaşlarından itibaren başlayan bu sevdayı Ali Emîri Efendi, Tezkire-i Şuara-ı Âmid eserinde şöyle izah ediyor;  “Bende kitap tutkusu dokuz yaşında hâsıl olmuştur. Arkadaşlarım Behram Camii avlusunda oyun oynarken ben zihnimi dinlendirmek ve yeni ufuklara yelken açmak için bir köşeye çekilir, kitap sayfaları arasında kendimi bulurdum.” Hakikaten Emîri Efendi’nin hayatına göz gezdirdiğimizde daima yeni ufuklarda dolaştığını görürüz. Osmanlı coğrafyasının Diyarbakır gibi birçok feyizli şehrinde görevler almıştır. Erzurum, Sivas, Adana, Yemen, Şam, Balkanlarda Selanik; bu şehirler Ali Emîri Efendi’nin görev yaptığı şehirler olmakla birlikte ufkunun uzayıp giden çizgisinin hususiyetini de gösterir.

Ali Emîri Efendi gittiği şehirlerin önemli birçok eserini toplamaya gayret eder. Bu eserlerin de nadir ve özellikle müellif nüshası olmasına dikkat eder. Eğer müellif nüshasını elde edemeyeceğini anlarsa kitabın sahibinden rica ederek eseri bizzat kendisi istinsah eder veya ettirirdi. Bu şekilde birçok eseri toplamış ve şahsî kütüphanesine dâhil etmiştir. Otuz sene görev yaptığı bu şehirler onun tarihimizin nadir ve ziyadesiyle hususî olan eserleri bir araya getirmesini kolaylaştırmıştır.

Bibliyofil yani kitap deliliğine varan bu sevda onu kimsenin yapmayacağı işlere de itmiştir. Yanya’da görevde iken elinde bulunan Arapça bir eserin ikinci cildinin Yemen’de bulunduğunu öğrenen Ali Emîri Efendi büyük bir heyecana kapılır. Ne yapıp edip eseri almayı kafasına koyar. En sonunda çareyi tayin edilmekte bulur. Kitabın diğer cildine ulaşmak için bir dilekçe ile tayinini Yemen’e çıkarttırır. Lakin Yemen’e gitmesine gerek kalmadan kitap kendisine satılır. Bu sebeple de Emîri Efendi Yemen’deki görevinden istifa eder.

Aslına bakılırsa Ali Emîri Efendi’deki kitap tiryakiliği kendisine büyük hazinelerin kapısını aralamıştır. Zamanın çoğunu sahaflarda geçiren Emîri Efendi, sahaf Burhan Bey’in eline yeni bir eserin geçtiğini öğrenir. Hemen Burhan Bey’in yanına gelir ve eseri sorar. Ali Emîri Efendi kitabı eline alınca büyük heyecana kapılır ve hemen fiyatını sorar. Burhan Bey, 30 lira, der lakin Emîri Efendi’nin yanında sadece 15 lira vardır. Eseri başka bir kitap kurduna kaptırmak istemeyen Emîri Efendi sahaf dükkânını Burhan Beyin üstüne kilitler ve para aramaya koyulur. O sırada yakınlardan dostu Faik Reşat Bey geçmektedir. Ondan 15 lira borç alıp sahafa döner ve kitabı satın alır. Ali Emîri Efendi’nin “Bu kitap bir Türkistan ülkesidir, Türkistan da değil bütün bir cihandır.” diye nitelendirdiği kitap asırlarca saklanmış kıymetli bir hazinedir. Bu eser Kaşgarlı Mahmud’un telif ettiği ansiklopedik ilk Türkçe lügat olan Divân-ı Lügati’t-Türk‘tür. Kendisini bir kitap mübtelasına açan eser, Ali Emîri Efendi’nin kütüphanesinin tahtına oturmuştur. Eserin asırlar sonra ortaya çıktığını öğrenenler Emîri Efendi’yi sürekli sıkıştırarak eseri görmek isterler. Bunlar arasında Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü de vardır. Lakin Emîri Efendi eseri kimseye göstermez. Bir zaman sonra devrin siyasi isimlerinin de devreye girmesiyle eserin yayınlanmasına ikna olur. Tek şartı ise çok güvendiği dostu Kilisli Rıfat Efendi’nin bu eseri yayına hazırlamasıdır. Rıfat Efendi gayretle ve titiz çalışarak eseri yayınlar. Dünya’da tek nüshası bulunan Divân-ı Lügati’t-Türk bu şekilde kadim mirasımıza kazandırılmış olur.

Ali Emîri Efendi kitaba olan tutkusu haliyle kütüphane merakını da doğurmuştur. Gençken okuduğu İbnü’l-Esir’in İslam Tarihi’nin Diyarbakir ile ilgili bahisleri hayli dikkatini çeker. Diyarbakır’da bir milyona yakın kitabın bulunduğu kütüphanelerin mevcut olduğu ve bir kütüphaneler şehri olduğunu okur. Zaten kitap aşığı olan Emîri Efendi bir gün 100.000 kitabın bulunduğu bir kütüphane kuracağını hayal eder. Bu gayretlerle ömrünü geçiren Ali Emîri Efendi, emekliliğine ulaşıp da İstanbul’a geri döndüğünde yanında 40 sandık kitabı da vardır. Güvendiği dostları hariç kimseye dokundurtmadığı kitaplarıyla Fatih’te Feyzullah Efendi Medresesi’nde Millet Kütüphanesi namıyla bir kütüphane kurar. İçerisinde 2.000’e yakın eser bulunan bu medrese Ali Emîri Efendi’nin 16.000’e yakın kitabının da vakfedilmesiyle pek muazzam bir kütüphane haline gelmiştir. Kitapların adedinden ziyade çok sayıda müellif nüshası, Emîri Efendi’nin istinsahı olan nadir eserlerden oluşması kıymetini takdir eden asıl husustur. Kendisini Millet Kütüphanesi Nazırı olarak addeden Ali Emîri Efendi milletine yaptığı onlarca yıllık hizmeti bu kütüphane ile taçlandırmıştır.

Aşkı, saadeti ve hayatı kitapta bulan Ali Emîri Efendi, milletimizin hafızasında kıymetli bir yer edinmiştir. Sevdası kitap olan bu güzel insan 1924 senesinde dâr-ı bekâya göçmüş ve vasiyeti gereğince Fatih Haziresi’ne defnolunmuştur. Kıymetini hakkıyla takdir edemeyeceğimizi ve hizmetlerinin karşılığını ödeyemeyeceğimizi tıpkı bizim gibi Yahya Kemal de itiraf eder;

"Muhtaç isen füyûzuna eslâf pendinin 
Diz çök önünde şimdi Emîri Efendi'nin
Âmid o şehr-i nur öğünsün ile'l-ebed
Fazl u faziletiyle bu necl-i bülendinin
İklim-i Rûm'u gezdi otuz yıl taraf taraf
Bir maksadıyla tab'-ı nefâ'is-pesendinin
Yekpare nur olan bu kütüphâne-î nefis
Yekpare servetiydi bu âlemde kendinin
Ecdâd-ı pâkimiz gibi vakfetti millete
Hayranı oldu halk eser-î bîmenendinin
Yâ Fahr-ı Kâinat sen ifâ et ecrini
Divân-ı Kibriya'da bu Şark ercümendinin "

Nadide eserlerinden birkaçı;

Levâmiu’l-Hamidiyye

Cevâhirü’l-Mülûk

Tezkire-i Şuarâ-yı Amid

Mir’atü’l-Fevâid

Osmanlı Vilayet-i Şarkıyyesi

Ezhâr Hakîkat

HÂDİSÂTA İLİM NÛRUYLA BAKMAK*

Allah Zülcelâl ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine Celâl Zâtına, Kemal Sıfatlarına lâyık hamd ü senâlar, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (s.a.v) sayısız sonsuz salât u selamlar olsun. Dünya hayatında bizleri bir araya getiren Allah Zülcelâl Hazretleri mahşerde…

ŞUURLU MÜSLÜMAN*

Bir Müslüman için her hususta ilk müracaat kaynağı olan, Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımızda; insanoğlunun “şuur” meselesindeki za‘f ve ihmali gerçeği ile karşılaşırız. Demek oluyor ki Müslüman, şuur konusunda zaaf ve ihmalle karşı karşıyadır. “Müslüman”la  “şuur” yan…

ALLAH TEÂLÂ’YI ZİKİR

Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Zikir lügatte; bir şeye karşı uyanık olmak, hatırlamak, anmak, akılda tutmak manalarına gelir. Din ıstılahında ise, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ni anmak demektir.

BAŞKASINA AİT MALLARDA TASARRUF HAKKIMIZ

Bir kimsenin yenilecek veya içilecek bir malını başkasına vermesine veya başkasının o malı yiyip içmesine izin vermesine fıkıhta “ibâha” denir. Bir yemeğe dâvet edilen kimsenin o davete katılması ibâha hükümlerine tâbîdir. Aynı şekilde bağ veya…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir