ŞUURLU MÜSLÜMAN*

Bir Müslüman için her hususta ilk müracaat kaynağı olan, Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımızda; insanoğlunun “şuur” meselesindeki za‘f ve ihmali gerçeği ile karşılaşırız. Demek oluyor ki Müslüman, şuur konusunda zaaf ve ihmalle karşı karşıyadır.

“Müslüman”la  “şuur” yan yana geldiğinde çok tabii bir terkip oluşmuş olur. Yani, Müslüman şuursuz olamaz, şuurlu olan da zaten şuurunun gereği olarak Müslüman olmak durumundadır. Şu halde bir kimseyi; “Müslüman” diye tavsif ettiğimizde, zaten şuurlu demektir. Öyleyse acaba neden “Şuurlu Müslüman” kalıp ve kavramına ihtiyaç doğmuştur?

“Şuurlu Müslüman” kavramı, bugün için çok daha geçerli ve hatta kullanılmasında zaruret olan bir mefhumdur. Zira İslam’ın asliyetinden uzaklaşmanın yoğun olarak yaşandığı ve neyin İslamî ve neyin İslam dışı olduğunun tayininde sıkıntı yaşandığı günümüzde, bunu mesele yapmak; gerçekten ciddi bir şuur meselesi haline gelmiş bulunmaktadır. Öyleyse “şuur” Müslümanın olmazsa olmazıdır. Evet, Müslüman pek çok şeyin farkında olacaktır. Mesela dediğimizde, hatıra ilk gelenleri şöylece mevzuu bahs edebiliriz:

1. Müslüman evvela ve öncelikle dünyaya geliş gayesinin idrakinde olmak mecburiyetindedir. Eğer bunun farkında olmazsa, pek çok hususta bocalamak mukadder ve kaçınılmaz hale gelir. Kâinatın ve içindekilerin Yaratıcısı olan ALLAH, bizi “kulluk” için yarattığını ferman buyurur. Bunun müzakere ve münakaşaya gelir tarafı yoktur. “Sözlerin en güzeli”, son sözü söylemiş ve işi karara bağlamıştır. Artık kullara düşen, kurtuluşu Yaratıcı’ya kullukta aramaktan başka çare olmadığının şuur ve idraki içerisinde bu işin nasıl olacağını öğrenip uygulamaktır.

2. Müslüman, “kulluk” şuuruna erdiğinde, kendisi için dünyadaki tek önceliğin ALLAH olduğunu idrak eder ve her ne yapacak olursa; “Acaba O razı mı?” sualini sorarak teşebbüste bulunur. Bu şuurdaki Müslüman için; öncelik ALLAH’ın rızası olmuş olur. Önceliği tayinde şaşıranlar, dünyada da ahirette de hüsrana uğrar. “ALLAH’la aram nasıl?” suâli, idrak sahibi bir Müslümanın aklını daima kurcalayacak bir sorudur.

3. Şuurlu Müslümanın hayatında, dünya nedir ve dünyalıklarla münasebetler nasıl olacaktır, sorularının cevabı çok önemli bir yer işgal eder. Bu ve benzeri soruların cevapları, Kitab ve Sünnet’te verilmiştir. Dünya, Yaratıcısı katında bir hiçtir. “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” Tek ehemmiyet arz eden cephesi; ebedi hayatın dünyada kazanılacak olmasıdır. “Ahireti unutturan bir dünya hayatı ve dünyalıklar lanetlenmiştir.”, “Müslümanın bunlardan nasibi, belini doğrultacak kadar.” olmalıdır. Öyle ki, uykudan, yiyecek ve içeceklerden bile ileri gitmeden yararlanmak esastır. Günümüzde olduğu gibi; “Kendine iyi bak.” ve “Beslenmene dikkat et.” temennileri maddeci dünya ehlinin tekrar edip durdukları nakarattır, bizimle hiçbir alakası yoktur. İsrafa ve lükse yönelik harcamalar İlahî yasaklar içerisinde yer alır. Dünyalıklara meyl ve ilgi bizi ALLAH’tan uzaklaştırır, sû-i istimallere, rüşvet ve haksız kazanca sevk eder. Gözümüz bir türlü doymaz ve gönlümüz asla tatmin olmaz. Böyle olunca da nefis yukarıdaki suçlara yönelir, ömür, arttırmanın ve çoğaltmanın peşinde koşmakla geçerken, sonu gelmez emeller gerçekleşmeden kişi kendini kabirde bulur.

4. İslam şuuru ile nurlanmış kafada; din-dünya-siyaset-ticaret… ayrılığı olmaz. Müslümanlık mevsimlik bir din olmadığı gibi, bulunulan ortama ve şartlara göre giyilip çıkarılacak bir kostüm de değildir. Gece ve gündüz, hazarda ve seferde, her hâl u kârda ölene kadar bizimle beraber olacaktır. Dolayısıyla, ticarette de, ziraatte de, tahsilde de ve siyasette de Müslümanlığı bir kenara bırakmak laikleşmek olur. Bütün dünyadaki akıl sahipleri bilir ki, laiklik ferdle alakalı bir husus olmayıp, sistemle ilgilidir. Daha açık söylemek gerekirse, sistemler laik olabilir amma, şahıslar laik olamazlar. Şuurlu Müslüman iyi bilir ki, Müslümanlık; 24 saat, 365 gün ve ömür boyu bizimle beraber olduğunda biz Müslümanız, aksi takdirde bazen laik bazen Müslüman gibi anormal bir şeyle karşı karşıya kalırız ki, bunun müdafaasını yapabilecek iz’an sahibi bulmak imkânsızdır.

Kitabımız da zaten bu tür zikzakların sonunun küfür olacağını beyan buyurur.

5. Müslüman kime ve niçin yaranmak gerektiğinin şuurunda olmalıdır. Fânilere fâni dünya hayatı için yaranmaya ve hoş görünmeye çalışmak, her şeyden önce boş bir hevestir ve idraksizliktir. Bu tür çabalardan ALLAH razı olmayacağı gibi ALLAH’ın kullarını aptal yerine koyup, onları aldatacağını düşünmek de safdillilik olur.

6. Geçici dünya menfaati için inanmadığını söylemek ve her ne sebeple olursa olsun imanının gereğini yaşamaktan vaz geçmek, bir cins şirk olur. Bu durumda insan kuvvet ve kudret sahibi olarak ALLAH’ı değil, hâşâ takıyyeyi, yani politik davranışını görmüş olur ki, bunun dindeki adı; “şirk-i hafî” yani gizli şirktir. Şuurlu Müslümanın şirkin gizlisiyle de alenisiyle de bir alakası olamaz.

7. Kendini, şahsiyet ve kimliğini saklamak da şuurlu Müslümanın işi olamaz. Kaldı ki, kendini saklayanlar hiçbir zaman hizmet yapamazlar. Zaten insanın kendini sakladığını zannetmesi bir aldatmacadır. Bu konuda aldanan nefis olup, karşımızdakiler değildir. Allah Yolunun yolcularına yakışan: “Şüphesiz ben Müslümanlardanım.” şeklinde kimliğini ortaya koymaktır ki, işte hizmet bundan sonra başlar.

8. Zoru görünce inkâr ve geri adım, şuurlu Müslümanın yanından bile geçmeyeceği bir suçtur.            Müslüman zor günlerin insanıdır. İman edip de imtihanla karşılaşmamak ne mümkün? Öyleyse “Hak”ta sebat ve direnme hususunda hazırlıklı ve azimkâr olmalıdır. Hatadan dolayı tevbe ve istiğfar, “Hak”ta direnme ve takvâya sarılmak, İlahi çare olarak gösterilmişken, kendini inkâra yeltenmek ve attığı hayr adımını geri almak, başarısızlığa, silinip gitmeye ve hesap günü sıkıntı çekmeye sebep olur. Bunun tecellilerini son yıllarda daha da sıkça görmekteyiz. Kur’an’ımız bunu: “Dünyada da hüsran, ahirette de hüsran” olarak ifade buyurur.

9. Taviz de şuurlu Müslümanın müracaat edeceği metotlardan değildir. Çünkü taviz esasa taalluk eden bir sapmadır. Bu itibarla kabul edilemez. Bunun yerine, eski tabirle “idare-i kelam” etmek daha az vebale girmek olur. Bu hususta bile çok heveskâr davranmamalıdır. Önce zaruretin varlığını ölçülere uygun olarak tesbit etmeli, sonra da zaruret miktarına göre hareket etmelidir. Zaruretler yasakları serbest kılar amma, bu serbestlik alabildiğine olmayıp, zaruret miktarı kadardır.

10. Şuurlu Müslüman; doğru sözü, doğru zamanda, gerektiğinde, söylenmesi icab ettiği kadar ve eğip bükmeden yani kemküm etmeden ve dosdoğru olarak söyleyecek ve fakat yanlış ve yalanı hiçbir zaman söylemeyecektir. Böyle davranmakla da işlerinin rast gideceğine inanacaktır. Gereksiz zamanda ve münasebetsiz zeminde doğruyu söylemek adına yaygara yapmanın ise, yarardan çok zarar getirdiği sık rastlanan hususlardandır.

11. Söz dinlemek, “Hak Söz”e kulak vermek ve marufta yani İslam’ın doğru ve güzel saydığı hususlarda ciddi manada itaatkâr olmak da İslamî şuurun icabatındandır. Dinlenecek ve itaat olunacak söz, elbette nefsin sözü olmayıp, ALLAH ve Rasûlü’nün sözüdür.

12. Ömrü iyi değerlendirmek de şuur alametidir. Adına ister zaman diyelim ister ömür diyelim bu öyle kıymetli bir varlıktır ki, fevt olan her şeyin telâfisi varken, onun geri döndürülmesi mümkün değildir. Günümüzde ise zamanı yiyip yutmaya ve hatta katletmeye müteveccih o kadar vesile ve vasıta vardır ki, bunları bertaraf ederek gün ve gecesini değerlendirebilen kimse, gerçekten kahramandır. Geçmiş şuurlu Müslümanların hayat hikâyelerini okurken, kitap mütalâasından geri kalmamak için yemeği bir başkası tarafından yedirilenlere dahi rastlıyoruz.

13. Niyet ve amel tashihi yapmak da şuurluluk alametidir. İnsanımızın çok defa iyi niyetle başlamış olduğu bir işe, bir müddet sonra prensipsizlikle devam ettiği, sık görülen vakıalardandır. Niyet rotasını kaybettiğinde amelin de ifsada uğrayacağı bedihiyattandır. Böyle olunca niyet ve amel tashihi birlikte olacak demektir.

14. Her şeyi bilemeyeceğinden hareketle ehli ile istişare etmek ve tenkitlere tahammül göstermek; aklın, şuurun ve imanın gereğidir. “Âlemlere rahmet Efendimiz’in dahi sıkça başvurduğu istişare ve danışma, kafamızdakini tasdik ettirmek için olmayıp, doğruyu bulmak ve bulamazsak bile vebalden kurtulabilmek içindir. Her şeyi bilmek ALLAH’a mahsus olunca, danışmak insan için kaçınılmaz bir yoldur ve danışanı küçültmez. Peygamber Efendimiz: “İstişare eden pişmanlık duymaz.” buyurur ki, bunun manası; çok defa pişmanlık duyacağı bir netice ile karşılaşmaz ve bazen karşılaşsa da danışmış olduğunu düşünerek pişmanlık duymaz demektir. Pek tabii müşavere ehliyle olacaktır. Nefsimizin istediğini değil, gerçekleri söylemekten çekinmeyenlerin kapısı çalınacaktır.

Bir de tenkitlere kulak vermek ve onları da müşavere konusu yapmak; şuurlu Müslüman için kaçınılmazdır. Tenkit ve münekkitlerden uzak durmak, şuur noksanlığına alâmettir. İdrak sahipleri kendilerini özellikle tenkit ettirenler ve bunlara müteşekkir kalanlardır. Bu tenkitten kastımız, seviyeli ve iyi niyetli tenkitlerdir. Yoksa bilir bilmez herkesin aklına geleni söylemesi şeklinde tezahür eden sözde tenkitler değildir. Zaten bunlar tenkit değil, gıybet ve iftira olur.

15. Kalabalık kütlelerin, başkalarının ve globalleşen dünyanın tesirinde kalmamak da şuurlu Müslümanın şiarındandır. Müslümanları uyutmak için yıllar evvel çok sıkça söylenen bir söz vardı: “Zaman sana uymazsa sen zamana uyacaksın.” Günümüzde ise: “Herkes aya sen yaya.”, “Demek bu kadar kalabalıklar haksız sen haklı?”, “Globalleşen dünyada…” , “Küreselleşme olgusu karşısında direnmek?”… gibi makyajı iyi yapılmış tuzaklarla karşı karşıya bulunuyoruz. Şuurlu bir Müslüman için bunların laf salatası olduğu açıktır. Müslüman tek başına da kalsa, Hak bildiği yolda yalnız başına yürüyecek bir yüksek şahsiyetin sahibidir.

16. Selahiyetini ehliyet ve liyakat ölçüleri içerisinde kullanıp, akraba ve ahbaplığı ölçü almamak; şuurlu ve aklı başında bir davranıştır. Eldeki sınırlı imkânları vebalsiz kullanabilmenin çaresi, akraba, hısım ve dostluğu değil, ehliyet ve liyâkati ön planda tutmaktır.

17. Okul, işyeri, vasıta… ve hatta evlerdeki ihtilattan, kat’î surette uzak durmak lazımdır. Ahlâkî çöküşün son hızla yol aldığı ülkemizde en tahripkâr metot; “eşitlik” ve “hayat müşterektir” nakaratına kurban edilen, ihtilat/erkek-kadın beraberliğidir. Okulda başlayıp iş hayatında devam eden bu beraberlik, ictimâî hayatımızın dinamitidir. Çağdaşlık ve uygarlık adına pişirilip kotarılan bu hadiseyi, şuurlu Müslümanın meyletmesi mümkün olmayan bir ihanet olarak görmelidir.

18. Şuurlu Müslüman; çarşı-pazar, alışveriş ve tüketimi çılgınlık haline getiremez. Tam bir tüketim toplumu manzarası arz eden ülkemizde, bu çılgınlığın içerisinde yer almak, hiç şüphesiz idrak ve şuur noksanlığının bir göstergesidir. İhtiyaç için üretilecek nesneler ihtiyaç dolayısıyla ve ihtiyaç miktarı tüketildiğinde kimsenin diyeceği olamaz. Materyalist çılgınlık; üretimi, tüketimi körüklemek düşüncesiyle yaptığından, vitrinler, reklâmlar, süper ve hipermarketlerle de bu tüketim çılgınlığını alabildiğine teşvik ettiğinden, bunun dışında kalabilmek âdeta bir kahramanlık haline gelmiştir.

19. Çocuklarının diplomalı tahsillerine, yabancı dil öğrenmesine, spor kurslarına gitmesine ve müzik enstrümanları kullanmasına verdiği ehemmiyet kadar olsun, dinî eğitim ve öğretimine eğilmek; asgari şuur sahibi olmanın icabıdır. Bugün varlıklı veya varlıksız hemen herkes, evlatlarının dünyasını kurtarmakla meşgul… Hatta tesettür gibi önemli emri, dünyalık endişelerle bir kenara bırakanlar da Müslümanlıklarına toz kondurmayanlar değil mi? İslamî şuur ve hassasiyete sahip olan bir kimse şu veya bu dünyalık endişeyle ALLAH’ın emrine nasıl muhalefette bulunabilir? İşte şimdi siz gelin de Müslüman ve şuurlu Müslüman ayırımına lüzum yok deyin.

20. Oku da nasıl ve ne okursan oku, şeklindeki diplomayı hedef alan sakat anlayış yerine, “Seni Yaratan’ın adı ile oku!” prensibinden hareketle diplomayı değil, “kulluğu” tercih etmek de Müslümanlığın gereği ve şuurlu Müslüman olmanın alametidir. Âyet-i kerîme; “Yoktan var edenin adı ile oku” olduğuna göre ve ALLAH’ın adıyla da haram işlenemeyeceğine göre, şuurlu hareket etmek isteyen herkes için, “Oku da nasıl ve nice okursan oku.” şeklinde bir serbestlik düşünülemez. Zira “ALLAH ve Rasûlü’nün hükmünü açıklamış olduğu hususlarda müminlere davranış serbestîsi tanınmamıştır”.

21. Allah dostları ile her yerde ve her zaman beraber olmak, hem Kur’an’a kulak vermek hem de şuurlu Müslüman olmak demektir. Rabbimiz, ALLAH Yolunun yolcuları ile beraber olmamızı emrederken: “Ey iman edenler! ALLAH’tan korkun da Gerçek Doğrunun peşinde olanlarla beraber olun.” buyurur. Demek ki, ALLAH yolunun yolcuları ile beraber olmak, hem iman etmiş olmanın hem de ALLAH’tan korkmanın icabatındandır. Burada bir tahsis mevzubahis olmadığından her hususta böyle davranmak kaçınılmazdır. Adam seçerken ve oy verirken de bu İlâhî ikazı hatırlayıp ona göre hareket etmek gerekecektir.

22. Para, diploma ve mevkiyi esas alan sakat anlayış yerine, “adam”lığı ön plana çıkaran bir anlayış, hem şuurun hem de kurtuluşun müjdesidir. Ülkemizin çektikleri; parası, diploması, mevki ve makamı olanlardan değil midir? Demek, idrak ve şuur sahibi olup da “adam”lığın peşini izleyenler; çıkmazlardan kurtuluşun yolunu bulanlar olacaklardır.

23. Materyalist dünya görüşüne paralel bir tatil, dinlenme ve eğlenme anlayışından, marka hastalığından ve aşırı beslenme (pisboğazlık) düşüncesinden uzaklaşıp, bizim olana sahip çıkma da Şuurlu Müslüman’a yakışan bir fazilettir. Tatil, çalışıp da yorulanların hakkıdır. Tatil peşinde olan Müslüman acaba tatil yapmayı hak edecek kadar kendini yormuş mudur? Yoksa “Herkes tatil yapıyor ve dinleniyor, benim neyim eksik ki, mahrum kalayım?” düşüncesinden, daha doğrusu düşüncesizliğinden mi hareket etmektedir? Eğer gerçekten yorulup da tatili hak ettiysek bile, kendi ölçülerimiz içerisinde bir tatil planlamak icap edecektir. Lüksten ve ihtilat meclislerinden uzak, sakin ve tabii bir çevrede; okuyarak, emr bi’l-ma‘ruf yaparak dinlenmek ve ölçülerimiz içerisinde eğlenmek Şuurlu Müslüman’a yakışanıdır.

24. Emr bi’l-ma‘ruf ve nehy ani’l-münkeri terk şuursuzluğu, beraberinde zilleti yani onursuz bir hayatı getirir ve nitekim getirmiştir de… İşte bunun farkında olmak bile şuurluluk alâmetidir. Nice Müslümanlar vardır ki, çeşitli vesilelerle her gün dinimiz ve mukaddes değerlerimizle alay edilip durulurken, maalesef bunun en büyük ve en bariz bir zillet olduğunun idrak ve şuurunda değildir.

Şuurlu Müslüman bunun idrakinde olmakla kalmayacak, buna sebep olan eksikliği de bulacaktır. Yani emr bi’l-ma‘rufu terk etmenin tabii bir neticesi olarak bu zilleti yaşadığına inanacak ve gereğini yerine getirmek için gayret ve çaba sarf edecektir.

25. Kâfir ve batıl dostluğu, onlara mülâyemet ve din kardeşlerine hiddet ve şiddet; pek çok Müslümanın içerisine düştüğü idrak ve şuur yoksunluğunun kaçınılmaz bir sonucudur. İslam karşıtlarının takiyyeci olanları da dâhil, tamamı, ALLAH düşmanlarıdır. Bu sebeple bizim de düşmanlarımızdır ve onlardan uzak durmak Kitabımızın emridir. Bunlara sıcak ve yumuşak davranıp Din kardeşlerine sert ve haşin davranmak, ALLAH’ın kesinlikle yasaklamış olduğu bir ğaflet veya hıyanettir. Şuurlu Müslüman ALLAH’ın dostları ile dost ve düşmanlarına karşı ise net bir düşmandır.

26. Şuurlu Müslümanın hayatı, prensipli bir hayattır. Bugün ak dediğine yarın kara diyemez. Yasak kabul ettikleri vardır, dünya bir araya gelse onları mübahlaştıramaz. Helâl kabul ettikleri vardır, kimsenin hatırı için onları haram sayamaz. “Adam aldırma da geç git” diyemez, aldırır ve Hakkı tutar kaldırır. Zalimin karşısında, mazlumun ise yanı başında yer alır. Kimsenin hatırı için kendi değerlerine sırtını çevirmez. İrticacı diyecekler diye, Hak’tan vaz geçmez.

27. Çok istismar olunan aşağıdaki hususlarda dikkatli olmak da Şuurlu Müslüman için kaçınılmazdır: “Dünyada mekân Âhirette iman”(ters şekliyle doğrudur), “Çalışmak ibadettir.”(yasaksız alanda ve İlahî sınırları kollayarak olursa), “İbadet de gizli kabahat de”(nafileler için geçerli), “Dinimiz hoşgörü dinidir.”(nefsimizle ilgili konularda), “En büyük cihad nefsle yapılan cihaddır” (nefse en ağır gelenidir), “Ehven-i şer tecih olunur”(ortada hayr yoksa) ve benzerleri…

28. Şurâsız ve kitaba bağlı olmaksızın hareket etmek bir Müslüman için düşünülemez bir suçtur.  Fetvası cebinde olmak ve gönlündekinin fetvasını aramak da bir diğer suçtur. Bugün ticaretten siyasete, tesettürden eğitime kadar hemen her konuda Müslümanların yaşadıkları şaşkınlığın kaynağı işte bu temel yanlıştır. Şurasız ve istişaresiz olmaz, kitapta yerini bulmadan kafadan atarak olmaz, “konjonktürel şartlar” diyerek de olmaz. Müslümanlıkta çıkmaz sokakta bocalamak yoktur. Derde deva bulunacak ve çaresiz kalınmayacaktır. Ancak bunun belirli usul ve şekilleri vardır. Bunlara uyularak hareket edilir, hem dünyada huzur ve saadet, hem de ahirette kurtuluş ve necâta erilir. Şuur sahibi Müslüman da bunun seve seve takipçisi olur.

29. Tesettür ve başörtüsü konusu, günümüzde şuur zâviyesinden fevkalâde ehemmiyet arz etmektedir. Şöyle ki; bu ALLAH emri; “furûât”, “teferruat”, “cihad”, “hizmet”, “ekmek parası” ve benzeri kelimeler arkasına sığınıp, kulluk civatasını gevşetme hakkını kimseye vermeyecek kadar açık ve sarihtir. Ya örtünülecek ve “kulluk” tercih edilmiş olacak veya tesettürsüzlük tercihle isyan ve cezası göze alınacaktır. Bunun dışındaki düşünce ve sözler sadece nefsin ve şeytanın aldatmacasıdır. Şuurlu Müslüman şunu alnının ortasına yazacak ki: HARAM ve İSYANLA KULLUK YAPILAMAZ.

“Rabbim! Hakk’ı Hak olarak göster de ona tâbi olalım ve bâtılı bâtıl olarak göster de ondan uzak duralım”, “Âmin”.


* Merhum Prof. Dr. Osman Öztürk hocamızın vefatının sene-i devriyesi münasebetiyle duaya vesile olmasını ümit ederek dergimizin 7. sayısı için kaleme aldığı bu yazıyı tekrar istifadenize sunuyoruz.

HÂDİSÂTA İLİM NÛRUYLA BAKMAK*

Allah Zülcelâl ve’l-Kemâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine Celâl Zâtına, Kemal Sıfatlarına lâyık hamd ü senâlar, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e (s.a.v) sayısız sonsuz salât u selamlar olsun. Dünya hayatında bizleri bir araya getiren Allah Zülcelâl Hazretleri mahşerde…

ALLAH TEÂLÂ’YI ZİKİR

Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Zikir lügatte; bir şeye karşı uyanık olmak, hatırlamak, anmak, akılda tutmak manalarına gelir. Din ıstılahında ise, Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ni anmak demektir.

BAŞKASINA AİT MALLARDA TASARRUF HAKKIMIZ

Bir kimsenin yenilecek veya içilecek bir malını başkasına vermesine veya başkasının o malı yiyip içmesine izin vermesine fıkıhta “ibâha” denir. Bir yemeğe dâvet edilen kimsenin o davete katılması ibâha hükümlerine tâbîdir. Aynı şekilde bağ veya…

DİNİ ÖLÇÜLERDEN TAVİZ VERME

 “(Fitne zamanında) Kişi, dinini basit dünya çıkarı karşılığında satacak.”[1] Taviz Nedir? Taviz: Belirli bir şey karşılığı ana ilkelerden vazgeçme, temel prensiplerden ödün verme anlamındadır. Hangi konuda olursa olsun taviz verme, kişilik eksikliği ve kimlik aşınmasıdır. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir