Allah Teâlâ’yı Zikir

56. Sayı · 2018/6

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

El­ham­dü­lil­lâhi Rabbi’l-âle­mîn. Ves­sa­lâtü ves­se­lâmü alâ Ra­sû­linâ Mu­ham­me­din ve âlihî ve sah­bihî ec­maîn.

Zikir lü­gatte; bir şeye karşı uya­nık olmak, ha­tır­la­mak, anmak, akılda tut­mak ma­na­la­rına gelir.

Din ıs­tı­la­hında ise, Allah Teâlâ ve Te­kad­des Haz­ret­leri’ni anmak de­mek­tir.

Tah­lil, tes­bih, tah­mid, tem­cid, tek­bir, Kur’ân ti­la­veti, farz ve na­file na­maz­lar, şer‘î ilim­le­rin ted­ris ve mü­za­ke­resi, dünya ve ahi­ret hayrı için dua ve em­sali şey­ler hep bu zik­rin müş­te­mi­latı içine girer. İman­dan sonra, helal ve ha­ram­la­rın, emir ve ya­sak­la­rın hu­du­duna ri­a­yet ede­rek, din ile din dışı şey­leri bir­bi­rine ka­rış­tır­ma­dan, bir ömür boyu İslam Dini’ni ya­şa­mak in­sa­nın dünya ve ahi­ret sa­a­de­tin­den­dir.

a. Allah Teâlâ’nın İsimleri

“Allah Teâlâ’nın güzel isim­leri (Esmâ-i Hüsnâ’sı) var­dır. O isim­lerle Al­laha dua edin.”1

Yani o isim­lerle Allah Teâlâ’dan is­te­yin. Bun­la­rın her bir ta­nesi ile Allah Teâlâ zikir ve ona dua edi­le­bi­lir. Allah Teâlâ’nın özel ismi ise, –Allah- ism-i şe­rî­fi­dir. Bu isim, -İsm-i A‘zam- Allah Teâlâ’nın dok­san dokuz ismi içe­ri­sinde en büyük is­mi­dir. Bunun dı­şın­daki diğer isim­ler hep sıfat isim­ler­dir. Yani Allah Teâlâ’nın va­sıf­la­rını an­la­tan isim­ler­dir. Bun­ları “Allah Teâlâ’nın özel­lik­le­rini bil­di­ren isim­ler­dir.” diye de ifade ede­bi­li­riz.

Ra­sû­lul­lah (s.a.v) “Allah’ın dok­san dokuz ismi var­dır. Kim on­ları (Eh­saha ) sa­yarsa cen­nete girer.”2 bu­yur­muş­tur. Hadîs-i şe­rîfte geçen –Eh­saha-nın ma­nası; kim o isim­leri ez­ber­lerse veya ma­na­la­rını ya­şarsa ya da o isim­le­rin hal­leri ile hal­le­nirse de­mek­tir. Bu isim­ler tef­sir, hadis ve em­sali ki­tap­larda ya­zıl­mış­tır. Ba­kı­lıp öğ­re­ni­le­bi­lir. Hiç ol­mazsa bu isim­ler her sabah na­ma­zını mü­te­a­ki­ben birer defa okun­ma­lı­dır.

Allah Teâlâ’nın isim­leri bu dok­san dokuz isim­den iba­ret de de­ğil­dir. Bun­la­rın dı­şında daha başka isim­leri de var­dır. Ab­dul­lah ibn Mesud’un Ra­sû­lul­lah’tan (s.a.v) nak­let­tiği bir hadîs-i şe­rîf­ten an­la­şıl­dı­ğına göre, Allah Teâlâ’nın ken­dine isim ola­rak ver­diği, ki­ta­bında du­yur­duğu ya da ya­rat­tık­la­rın­dan her­hangi bi­rine du­yu­rup baş­ka­sına du­yur­ma­dığı, gaip il­minde kendi ya­nına ayı­rıp hiç kim­seye bil­dir­me­diği isim­leri var­dır.3 Ay­rıca Pey­gam­be­ri­miz’in de ce­hen­nem eh­li­nin ce­hen­nem­den kur­tul­mak için “Ya Hen­nan!” “Ya Men­nan!” diye ya­kar­dık­la­rını bil­dir­diği isim­leri bu­lun­mak­ta­dır.

Bu isim­lerle Allah Teâlâ’yı zik­ret­mek müm­kün­dür. Ama bu isim­lerle Allah Teâlâ’ya ya­ka­rıp dua etmek daha mü­na­sip­tir. İsim, du­a­nın ale­ti­dir. Ken­di­sin­den is­te­ni­len ise Allah Teâlâ ve Te­kad­des Haz­ret­le­ri­dir. Bu isim­lerle dua ya­pı­la­cağı zaman, kişi ih­ti­yacı neyse ona uygun, ih­ti­ya­cını kar­şı­la­yan ismi seçer. Ve o isim ile ya­ka­rıp dua eder. Çünkü her ismin bir has­sası var­dır. Misal ola­rak şunu söy­le­ye­lim; adam mağ­fi­ret olun­mayı is­ti­yorsa, “Ya Ğaf­fâr– Ey ba­ğış­la­ması bol olan Allah’ım, beni mağ­fi­ret et.” diye dua eder. Veya “Ya Rahîm, ey mer­ha­met eden, bana mer­ha­met et.” diye söy­ler.

İb­ra­him (a.s) ateşe atı­lır­ken Allah Teâlâ’nın Vekîl ism-i şe­rifi ile “Has­bü­nal­lâh ve ni‘me’l-Vekîl” diye O’na ya­kar­dı­ğını ve atıl­dığı ate­şin ken­di­sini yak­ma­dı­ğını Kur’ân-ı Kerîm bize haber ver­mek­te­dir.

Biz bu­rada zik­rin bütün ne­vi­le­rini değil de sa­dece Allah Teâlâ’nın özel ismi olan “Allah” ism-i şe­rîfi ve bunun nefy-i isbatı olan ke­lime-i tev­hidle ala­kalı olan zi­kir­den bah­set­mek is­ti­yo­ruz.

Allah Teâlâ ken­di­si­nin, Allah ism-i şe­rîfi ile zik­re­dil­me­sini is­te­mek­te­dir.

Allah Teâlâ, vah­yet­tiği ilk aye­tinde, “Seni ya­ra­tan Rab­bi­nin adıyla oku.”4 bu­yur­mak­ta­dır. Allah Teâlâ bu ayette kendi adı olan Allah adı ile okun­ma­sını is­te­mek­te­dir. Yine bu aye­tin hemen aka­binde nazil olan ayette de “Rab­bi­nin is­mini zik­ret ve bütün ben­li­ğinle ona kesil (dön).”5 diye bu­yu­ra­rak sa­dece ismi ile yani Allah ismi ile zik­re­dil­me­sini is­te­miş­tir.

Daha sonra gelen ayet­lerde ise is­mi­nin değil biz­zat ken­di­si­nin zik­re­dil­me­sini is­te­mek­te­dir.

“Boyun eğe­rek ses­siz, söz­süz, giz­lice, için­den, sabah akşam Rab­bini zik­ret. Sakın (zikri terk ede­rek) ga­fil­ler­den (Allah’ı unu­tan­lar­dan) olma.”6 diye bu­yur­muş­tur.

İlk nazil olan ayet­ler­den Müz­zem­mil Sû­resi se­ki­zinci ayette, “Rab­bi­nin adını zik­ret.” diye em­ret­miş, sa­dece Allah ism-i şe­rîfi ile zikir is­ten­miş­tir. Daha sonra gelen A‘raf Su­resi iki yüz be­şinci ayette ise “Rab­bini zik­ret.” diye em­re­di­le­rek zât-ı şe­rî­fi­nin zik­re­dil­mesi is­ten­miş­tir.

Zikre isimle baş­la­nır, isim söy­lene söy­lene, ismin ka­lıp­ları, harf­leri erir tü­ke­nir, daha sonra isim­den mü­sem­maya, yani ismin sa­hi­bi­nin zik­rine in­ti­kal olu­nur. Aye­tin za­hirî ma­na­sın­dan an­la­şı­lan, işin baş­lan­gı­cında, Allah ism-i şe­rîfi ile zikre baş­la­mak­tır. Zi­kirle, kalp ve le­ta­if­ler Allah Teâlâ’nın zât-ı şe­rî­fin­den sı­fat­la­rına, sı­fat­la­rın­dan da bu yüce isme ak­se­den nur ile nur­lan­dık­tan sonra, zik­rin en fa­zi­let­lisi olan tev­hid, “Lâ ilâhe il­lal­lah”, zik­rine ge­çi­lir. Bu er­ba­bınca ma­lum­dur.

b. Zikrin Lüzûmu

“İman eden (mü’min)lerin kalp­leri Allah’ın zikri ile sü­kû­nete erer. Dik­kat edin, kalp­ler ancak Allah’ın zik­riyle hu­zura ka­vu­şur.”7

İman et­tik­ten sonra kalp­teki şüp­he­ler ancak zi­kirle si­li­nir ve kalpte “yakîn” o zaman hâsıl olur. Zikir ehli ol­ma­yan insan mü­te­ma­di­yen te­red­düt ha­lini yaşar. Şey­tan -aley­hil­lane- o ki­şi­nin kal­bine mü­te­ma­di­yen şüp­he­ler atar. İman hu­su­sunda şey­tana -aley­hil­lane- karşı hangi de­lil­ler ge­ti­ri­lirse ge­ti­ril­sin o al­ter­na­tif iti­raz yol­ları bulur. Bun­dan kur­tul­mak bir türlü müm­kün olmaz. Bunun ilacı sa­dece zi­kir­dir. Başka ves­ve­se­lerle in­sana so­kulsa da iman hu­su­sunda ve­re­ceği pek fazla bir ves­vese kal­maz. İşte kalp o zaman iman hu­su­sunda ra­yına otu­rur. Ama bu zikir gev­şe­ti­lip ihmal edil­meye de gel­mez. Şey­tan -aley­hil­lane- ne­fisle bir­le­şe­rek başka ves­ve­se­leri ba­sa­mak edi­nir. Bir fır­sa­tını bu­lunca da yine imana hücum eder.

“Ey iman eden­ler, Allah’ı çokça zik­re­din. Sabah akşam onu tes­bih edin.”8 Bu ayet­teki çok zik­ret­me­nin sı­nırı Allah Teâlâ’yı hiç unut­ma­mak­tır.

“Musa aley­his­se­lam, “Ya Rabbi! Bana çok nimet ver­din. On­lara nasıl şük­re­de­ce­ğimi bana gös­ter.” dedi. Allah Teâlâ da “Beni çok zik­ret. Eğer Beni çok zik­re­der­sen Bana çok şük­ret­miş olur­sun. Eğer Beni unu­tur­san nan­kör­lük yap­mış olur­sun.” bu­yurdu.”9 Başka bir ri­va­yette ise, “Beni zik­re­der ve hiç unut­maz­san Bana şük­ret­miş olur­sun.” diye bil­di­ril­miş­tir.

Ra­sû­lul­lah’ın zikri hak­kında Aişe Va­li­de­mize so­rul­du­ğunda “Ra­sû­lul­lah (s.a.v), Allah’ı her an zik­re­derdi.”10 diye cevap ver­miş­tir.

Allah Teâlâ’nın zikri hiç­bir su­rette terk edi­le­mez. Ancak kaza-i hacet (tu­va­let)te ve aile ile ilişki ha­linde lisan ile zik­re­dil­mez. Ama için­den Allah Teâlâ’yı zikir et­mekte hiç­bir mah­zur yok­tur. Temiz ola­rak zik­ret­mek daha fa­zi­let­li­dir. Ab­dul­lah ibn Abbas şöyle de­miş­tir: “Ab­destli, temiz ola­rak Allah Teâlâ’yı zik­re­dene Allah Teâlâ on sevap yazar. Ab­dest­siz ola­rak zik­re­dene ise bir sevap yazar.”11 Buna rağ­men, cünüp iken, ha­yızlı iken, ab­dest­siz iken de li­sa­nen Allah Teâlâ’yı zik­ret­mek müm­kün­dür. Mühim olan Allah Teâlâ’nın hiç­bir zaman unu­tul­ma­ma­sı­dır.

“İbn Abbas şöyle de­miş­tir; “Allah Teâlâ’nın kul­la­rına farz kıl­dığı her far­zın bir sınır, bir mik­tarı var­dır. Bir özür se­be­biyle farz­ları ye­rine ge­ti­re­me­yen­le­rin ma­ze­re­tini kabul eder. Ancak zikre bir sınır koy­ma­mış­tır. De­li­ler hariç, zikir hu­su­sunda kim­se­nin ma­ze­re­tini kabul et­me­miş­tir. Bütün du­rum­larda kul­la­rına zikri em­ret­miş­tir. Ayakta, otu­ra­rak, yan üstü ya­ta­rak Allah’ı zik­re­din, diye em­ret­miş, gece gün­düz, ka­rada, de­nizde (şimdi ha­vada da) sağ­lık has­ta­lık, yok­sul­luk zen­gin­lik ha­linde, gizli aşi­kâre bütün hal­lerde Allah’ı çokça zik­re­din” bu­yur­muş­tur.”12

Zikir, insan için o kadar mü­him­dir ki be­de­nin ya­şa­ması nasıl te­nef­füs ile müm­kün olu­yorsa, gön­lün ya­şa­ması da ancak zi­kirle müm­kün ol­mak­ta­dır. Zi­kir­den mah­rum kalan gö­nül­ler za­manla ha­ya­ti­ye­tini kay­be­der­ler. İma­nın dahi yıp­ran­ma­sına sebep olur. Bu se­bep­ten­dir ki Ra­sû­lul­lah (s.a.v), “İma­nı­nızı ye­ni­le­yin.” diye bu­yur­muş­tur. İma­nın nasıl ye­ni­le­ne­ceği so­ru­lunca da, “Lâ ilâhe il­lal­lâh zik­rini fazla söy­le­ye­rek ye­ni­le­yin.” di­ye­rek cevap ver­miş­tir.”13

Zikri söy­le­meye devam etmek, kalpte imanı ye­ni­ler, onu nur ile dol­du­rur, kal­bin “yakîn” ha­lini ar­tı­rır, ba­si­ret eh­li­nin idrak et­tiği sır­ları açar. Bunu ancak inanç­sız az­gın­lar inkâr eder.

Allah Teâlâ’yı çok zik­ret­mek Allah’ın em­ri­dir. Az zik­ret­mek se mü­na­fık­lık­tan sa­yıl­mış­tır. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak, mü­na­fık­lar için, “Şüp­he­siz mü­na­fık­lar (iman ettik di­ye­rek) Allah’ı al­dat­maya kal­kar­lar. Hâl­buki Allah, on­la­rın hi­le­le­rini kendi baş­la­rına çe­vi­rir. (Gös­te­riş için kıl­dık­la­rın­dan) na­maza üşene üşene kal­kar­lar. (Bu se­bep­ten) Allah’ı da çok az zik­re­der­ler.”14

Allah’a karşı iman­la­rını, mü’min­lere karşı amel­le­rini var gös­te­re­rek, dün­yada kan­la­rı­nın dö­kül­me­sini, mal­la­rı­nın el­le­rin­den alın­ma­sını ön­le­miş­ler­dir. Böy­lece Allah’ı ve Müs­lü­man­ları al­dat­mış ol­duk­la­rını san­mış­lar­dır. Hâl­buki bu durum on­la­rın kendi ken­di­le­rini al­dat­mak­tan başka bir işe ya­ra­maz.

c. Zikrin Fazileti

Allah Teâlâ, “Beni zik­re­din ki, ben de sizi zik­re­de­yim.”15 bu­yur­mak­ta­dır.

Zik­rin diğer amel­ler­den daha fa­zi­letli ol­du­ğuna dair bir­çok hadîs-i şerîf mev­cut­tur ki on­lar­dan ba­zı­ları şöy­le­dir:

“Ra­sû­lul­lah (s.a.v), “Amel­le­ri­ni­zin en ha­yır­lı­sını, Allah Teâlâ ya­nında en te­mi­zini, de­rece ba­kı­mın­dan en yük­se­ğini, sizin altın ve gümüş infak et­me­niz­den, düş­ma­nı­nızla kar­şı­la­şıp sizin on­la­rın bo­yun­la­rını vurup (gazi ol­ma­nız­dan), on­la­rın da sizin bo­yun­la­rı­nızı vurup (şehid ol­ma­nız­dan) daha ha­yır­lı­sını size haber ve­re­yim mi?” bu­yurdu. Onlar da “Evet, ya Ra­sû­lal­lah haber ver.” de­yince, Ra­sû­lul­lah (s.a.v) da, “O, Allah Teâlâ’yı zik­ret­mek­tir.” bu­yurdu.”16

Ebû Said el-Hudrî ri­va­yet edi­yor: “Ra­sû­lul­lah’a (s.a.v) kı­ya­met gü­nünde hangi kul­lar de­rece ba­kı­mın­dan daha üs­tün­dür?” diye sor­dum. “Allah’ı çok zik­re­den er­kek­ler ve ka­dın­lar.” bu­yurdu. “Allah yo­lun­daki ga­zi­den de mi?” dedim. “Kı­lıcı kı­rı­lıp kana bu­la­nın­caya kadar kâfir ve müş­rik­lerle çar­pışsa da el­bette Allah Teâlâ’yı çok zik­re­den­ler de­rece ba­kı­mın­dan daha fa­zi­let­li­dir.” bu­yurdu.”17

Ab­dul­lah ibn Ömer, Ra­sû­lul­lah’ın (s.a.v) şöyle de­di­ğini nak­le­der: “Her şeyin bir ci­lası var­dır. Şüp­he­siz kalp­le­rin ci­lası da Allah Teâlâ’yı zik­ret­mek­tir. Allah’ın aza­bın­dan in­sanı zik­rul­lah­tan daha iyi kur­ta­ran bir şey yok­tur.” “Allah yo­lunda ci­hat­tan da mı daha fa­zi­let­li­dir?” diye so­ru­lunca “Kı­rı­lın­caya kadar kı­lı­cınla çar­pış­san da zikir, daha fa­zi­let­li­dir.” diye cevap verdi.”18

Bir hadîs-i şe­rîfte, “Zikir, sa­da­ka­dan ha­yır­lı­dır; zikir, oruç­tan da ha­yır­lı­dır.”19 diye buy­rul­muş­tur.

Yine Ra­sû­lul­lah (s.a.v), “Bir ada­mın ku­ca­ğında para olsa onu ta­sad­duk edip hayır için da­ğıtsa, di­ğeri de Allah Teâlâ’yı zik­retse, Allah Teâlâ’yı zik­re­den sa­daka da­ğı­tan­dan daha ha­yır­lı­dır.”20 bu­yur­muş­tur.

d. Toplu zikir

Bir gün Ra­sû­lul­lah (s.a.v), mes­ci­di­nin son ce­maat yeri di­ye­bi­le­ce­ği­miz ashâb-ı suf­fe­nin ol­duğu yere ge­le­rek on­lara, “İçi­nizde garip, yani ya­bancı var mı? diye sordu. Onlar da, “Ya Ra­sû­lal­lah! İçi­mizde ya­bancı yok­tur.” diye cevap ver­di­ler. Ra­sû­lul­lah (s.a.v) bize ka­pıyı ka­pat­ma­mızı em­retti. “El­le­ri­nizi kal­dı­rın ve Lâ ilâhe il­lal­lah deyin.” bu­yurdu. Biz de bir müd­det el­le­ri­mizi kal­dır­dık. Sonra Ra­sû­lul­lah (s.a.v) elini in­dirdi. Ve sonra, “El­ham­dü­lil­lah, Allah’ım, Sen beni bu ke­lime ile gön­der­din ve bana bu ke­li­meyi em­ret­tin, buna kar­şı­lık cen­neti söz ver­din, Sen sö­zün­den cay­maz­sın.” dedi. Ve sonra, “size müj­de­ler olsun Aziz ve yüce olan Allah sizi mağ­fi­ret etti.” bu­yurdu.21

Bu hadîs-i şe­rî­fin dı­şında daha bir­çok hadîs-i şerîf ce­maat ha­linde zik­rin ya­pı­la­bi­le­ce­ğini bil­dir­mek­te­dir. Biz on­lar­dan bir kıs­mını bu­raya ya­za­ca­ğız.

“Enes ibn Mâlik’ten (r.a) ri­va­yet edil­miş­tir ki; Ra­sû­lul­lah (s.a.v), “Cen­net bah­çe­le­rine uğ­ra­dı­ğı­nızda ora­nın mey­ve­le­rin­den yiyin.” bu­yurdu. “Cen­net bah­çesi nedir?” diye so­ru­lunca “Zikir hal­ka­la­rı­dır.” diye cevap verdi.”22

Yine Enes ibn Mâlik’in nak­let­tiği bir hadîs-i şe­rîfte, Ra­sû­lul­lah “Sabah na­ma­zın­dan sonra güneş do­ğun­caya kadar Allah Teâlâ’yı zik­re­den bir ka­vimle be­ra­ber bu­lun­mam, gü­ne­şin, üze­rine doğ­duğu her şey­den bana daha se­vim­li­dir. İkindi na­ma­zın­dan sonra, güneş ba­tın­caya kadar Allah Teâlâ’yı zik­re­den bir ce­ma­atle be­ra­ber olmam, İs­mail’in (aley­his­se­lam) ço­cuk­la­rın­dan her bi­ri­nin di­yeti on iki bin dir­hem olan sekiz kö­leyi azat edip hür­ri­ye­tine ka­vuş­tur­mak­tan bana daha se­vim­li­dir.”23 bu­yur­muş­tur.

Tek ba­şına ya­pı­lan zi­kir­ler­den alı­nan mü­kâ­fat­lar fer­dî­dir. Yani ki­şi­sel­dir. Kişi yap­tığı zikir kadar sevap alır. Ama toplu ya­pı­lan zi­kir­ler böyle de­ğil­dir. Toplu ya­pı­lan zi­kir­lerde o zikre iş­ti­rak eden her­kes mağ­fi­ret edi­lir. Üs­te­lik iş­le­miş ol­duk­ları gü­nah­lar da se­vaba çev­ri­lir. Tek ba­şına ya­pı­lan zi­kir­lerle bunu elde etmek müm­kün de­ğil­dir.

Ra­sû­lul­lah (s.a.v) şöyle bu­yur­muş­tur. “Allah Teâlâ’nın rı­zası için top­la­nıp Allah Teâlâ’yı zik­re­den hiç­bir top­lu­luk yok­tur ki, on­lara gök­ten bir ses­le­nen, “Kal­kı­nız, mağ­fi­ret edil­di­niz. Gü­nah­la­rı­nız se­vaba çev­rildi.” diye ses­len­me­sin.”24 Top­la­nıp zikir ya­pıl­ması teş­vik edil­miş, nasıl ya­pıl­ması ise bil­di­ril­me­yip er­ba­bı­nın usû­lüne bı­ra­kıl­mış­tır.

Toplu ya­pı­lan zi­kir­le­rin bidat ol­du­ğunu, son­ra­dan uy­du­rul­du­ğunu iddia eden­ler, bu hu­susu kendi ki­şi­sel gö­rüş­le­rine göre yo­rum­la­ya­rak de­lil­siz dava ileri sür­mek­te­dir­ler. Ra­sû­lul­lah’ın (s.a.v) uy­gu­la­ma­sı­nın ve hadîs-i şe­rîf­le­rin ak­sine, asıl bi­da­tin en kö­tü­sü­nün ken­di­leri ta­ra­fın­dan ihdas edil­miş ol­du­ğu­nun far­kında bile de­ğil­dir­ler. Kur’an’da cemi sı­ğası ile, Allah’ı çok zik­re­di­niz, ke­la­mını, Ra­sû­lul­lah (s.a.v) Efen­di­miz ve sa­ha­be­nin tat­bi­ka­tını dahi göz ardı ede­rek bunu söy­le­ye­bi­li­yor­lar. İb­li­sin gö­revi hak olan sırat-ı müs­ta­kim yo­lu­nun üs­tüne otu­rup in­san­ları hak yol­dan alı­koy­mak­tır. Bun­lar da, Al­lahu a‘lem, zikir hu­su­sunda bu işi ya­pı­yor­lar.

İster toplu, ister tek ba­şına ya­pıl­sın zikir, iş­le­nen gü­nah­la­rın ba­ğış­lan­ma­sına ve bu gü­nah­la­rın se­vaba dön­me­sine, Allah Teâlâ’nın rı­za­sı­nın ka­za­nıl­ma­sına ve ki­şi­nin ihsan ma­ka­mına ulaş­ma­sına ve­sile olur.

İs­mail Hakkı Bur­sevî Haz­ret­leri, zikir hak­kında şunu söy­le­miş­tir. “Zik­rin şartı; zikri eh­lin­den alıp öğ­ren­mek­tir. Tıpkı sa­ha­be­nin Ra­sû­lul­lah’tan; tâ­bi­î­nin sa­ha­be­den ve me­şâ­yı­hın ön­ceki me­şa­yıh­tan alıp öğ­ren­diği gibi (sağ­lam bir elden sağ­lam bir ele, sadık bir dil­den sadık bir dile). Bu süreç as­rı­mıza ge­lin­ceye kadar böyle olmuş, kı­ya­met ko­pun­caya kadar da böyle devam ede­cek­tir.”25

Ya Rab! Bizi, Seni her an hak­kıyla zik­re­den zâkir, ni­met­le­rine şük­re­den şâkir, razı ol­du­ğun kul­la­rın ara­sına kabul eyle.

Ves­sa­lâtü ves­se­lâmü alâ sey­yi­dinâ Mu­ham­me­din ve âlihî ve sah­bihî ec­maîn. Ve âhiru da‘vânâ eni’l-ham­dü­lil­lâhi Rabbi’l-âle­mîn.

  1. A‘râf, 7/180. ↩︎
  2. Tirmizî, 5-532. ↩︎
  3. Müsned-i Ahmed, 6-247. ↩︎
  4. Alak, 96/1. ↩︎
  5. Müzzemmil, 73/8. ↩︎
  6. A‘raf, 7/205. ↩︎
  7. Ra‘d, 13/28. ↩︎
  8. Ahzab, 33/41-42. ↩︎
  9. Şuabü’l-İmân, 2-183. ↩︎
  10. Buhârî, 1-129. ↩︎
  11. Kasım ibn Selam, et-Tuhur, 1-153. ↩︎
  12. Mevâridü’z-Zamân, 7-310. ↩︎
  13. Müsned-i Ahmed ibn Hanbel, 3-2456. ↩︎
  14. Nisâ, 4/142. ↩︎
  15. Bakara, 2/152. ↩︎
  16. Tirmizi, 5-459. ↩︎
  17. Tirmizi, 5-458. ↩︎
  18. Şuabü’l-İmân, 2-62. ↩︎
  19. Kenzü’l-Ummâl, 1-431. ↩︎
  20. Mu‘cemü’l-Evsât, 6-116. ↩︎
  21. Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 28-348. ↩︎
  22. Tirmizî, 5-532. ↩︎
  23. Şuabu’l-İmân,1-409. ↩︎
  24. Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 19-437 ↩︎
  25. Rûhu’l-Beyân, 4-374. ↩︎