Sehâvet-Hısset

53. Sayı · 2018/3

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Ha­zır­la­yan: İb­ra­him Pulat

“Se­hâ­vet” Türkçe cö­mert­lik mâ­nâ­sına gel­diği gibi, “hıs­set” ise buhl1 ve imsak2, yani nâ­kes­lik3, cim­ri­lik demek olur. Nef­sini ve âi­le­sini iâ­şeye4 âit na­faka-i yev­miy­ye­sin­den fazla nukûd ve eş­yâya mâlik olan­la­rın emvâl-i mez­kû­reyi vatan ve mil­le­tin me­nâ­fi­ine hâdim hay­rât ve ha­se­nât ile bir­ta­kım aceze ve duafâ5 ve fu­ka­râ­nın teh­vîn-i6 ih­ti­yâ­câ­tına sarf etmek hu­sû­sunda gay­ret ve fe­dâ­kar­lıkta bu­lu­nan­lara sahî; bi­la­kis mez­kûr emvâl-i zâ­i­deyi, in­sa­ni­yet nâ­mına sarf etmek şöyle dur­sun me­nâfi-i umû­miy­yeyi nazar-ı dik­kate al­mak­sı­zın hukûk-i fu­ka­râyı gasp ile nef­sine ait na­faka-i yev­miy­ye­den dahi ar­tı­ra­rak bir ta­rafa istif et­mek­ten haz almış olan­lara da hasîs denir.

Ev­vel­ki­ler 7 hâdîs-i şe­rî­fiyle mü­beş­şer, ikin­ci­ler ise 8 hâdîs-i şe­rî­fiyle tah­vîf9 bu­yu­rul­muş­lar­dır. Bu buhl ve imsak, nefs-i em­mâ­re­nin en çir­kin sı­fat­la­rın­dan olup diğer bir sıfat-ı re­dî­esi10 de 11 âyet-i ke­rî­mesi mû­ce­bince em­vâ­lini bezl12 ve ihsân ede­cek­lere de mâni ol­mak­tır ki, bu sı­fatla mut­ta­sıf olan­lar ba­hîl­le­rin en şer­li­le­ri­dir. Zira şey­tân aleyhi’l-la’nenin yap­ma­mış ol­duğu bir sı­fatı yâni mâni-i rızk ol­mayı ir­ti­kâb­dan13 çe­kin­me­mekle Hakk na­za­rında en şerli bir kul olmuş olu­yor­sun, el-ıyâzu-bil­lah14. Vel­hâ­sıl ahlâk-ı sey­yi­e­nin en çir­kini olan şu hıs­set-i tab‘dan15 vaz­ge­çip cö­mert­liğe teş­vîk etmek üzere Hak Sub­hâ­nehû ve Teâlâ Haz­ret­leri Fur­kân-ı Hakîm’inde 16 âyet-i ke­rî­me­siyle cüm­le­mizi iknâ‘17 bu­yur­muş­lar­dır.

Bir de se­hâ­vet-i tab‘a mâlik olan ashâb-ı hay­rın he­lâ­lin­den ka­zan­mış ol­duğu malın faz­la­sını ri­yâ­dan ârî ola­rak fî-se­bî­lil­lah bilâ-im­ti­nân18 ih­sânda bu­lun­mak şart-ı a‘zam­dır. Zîrâ hak yo­lunda ol­mak­sı­zın riyâ ve min­net ile ve­ri­len sa­da­ka­nın hiç hayrı ol­ma­dığı Es­te­î­zu­bil­lah 19 âyet-i ke­rî­mesi me­a­lin­den an­la­şıl­mış­tır. Zâten bu hu­susta im­ti­nân neye yarar ki? Fu­ka­râya ihsân et­ti­ğin malı Rızâ-yı Bâri’yi tah­sîl için ver­di­ğin­den 20âyet-i şe­rî­fesi mû­ce­bince dün­yada feyz ve be­re­kete; ve ahi­rette ise bire on ecir ve me­sû­bâta nâil ola­ca­ğın mu­hak­kak­tır.

Eğer ashâb-ı ser­vet­ten isen, kendi ih­ti­yâ­cât-ı zâ­tiyye ve bey­tiy­yen­den faz­la­sı­nın ze­kâ­tını ver­men dînen farz olup edâ et­me­di­ğin tak­dirde ahkâm-ı Ce­lîle-i İlâ­hiy­yeye adem-i te­ba­i­yet­ten21 do­layı uh­revî itâba22 müs­te­hak ola­ca­ğın şüb­he­siz­dir.

Ma­lum­dur ki Âlimu’s-Sırrı ve’l-Ha­fâ­yât23 Haz­ret­leri ebnâ-yı be­şeri24 halk et­mez­den25 mu­kad­dem26 rızk­la­rını tayin ey­le­miş­tir ki mik­dâr-ı mez­kûr27 tağ­yîr et­me­yip28 her kime ne yolda tak­dir olun­muşsa onu bu mih­net­gâh-ı fe­nâda29 bir es­bâba mü­ra­ca­âtle30 ol kadar ter­zik31 eder, yani; ki­mini dîyk-ı ma­î­şet32 içinde ted­yîk33, ve ki­mini envâ-i mâl-i giran-bahâ34 sa­hibi et­mekle tal­tif ede­rek35 refâh-ı hâl içinde ya­şat­tı­rır. Bu böyle ol­duğu gibi ol Azîmu’ş-şân, tal­ti­fâ­tına maz­har kıl­dığı kula ver­diği malı yal­nız ken­di­sine tah­sis etmez. Onun için­den diğer fu­ka­râ­nın hakkı var­dır ki zekât mik­dâr-ı vu­cû­biy­ye­si­dir. Aka­binde de onun ve­ril­me­sini em­re­der. Eğer o kul şu emr-i ilâ­hiy­yeyi ye­rine ge­tir­me­yip mik­dâr-ı mez­kûru te’diye36 etmez ise in­sâ­ni­yete mu­ğa­yir bir ha­re­kette bu­lun­ma­sın­dan hukûk-i fu­ka­râyı gasp ede­rek haram mal ye­meyi ir­ti­kâb etmiş olur. Hâl­buki Cenâb-ı Hak zen­gi­nin ma­lını fakir ile ortak halk et­miş­tir.

Haydi farz ede­lim ki böy­lece yek­di­ğe­ri­mize mu­â­ve­nette bu­lun­ma­dı­ğı­mız­dan her­kes de kendi ka­zan­cıyla yal­nız men­faât-i şah­siy­ye­sine mü­te­al­lik37 şey­lere harc etsin; bi­nâ­e­na­leyh böyle bir hâlin te­mâ­dîsi38 umûr ve hu­sû­sât-ı be­şe­riy­yeye sekte îrâs eder. Hayât-ı ic­ti­mâ­iyye-i be­şe­riy­ye­nin te­nâ­ku­sunu39 mucîb olur40. Ni­hâ­yet ce­miy­yet-i be­şe­riyye ara­sın­daki re­vâ­bıt-ı uhuv­vet41 bo­zu­la­rak sû-i efâl42 baş gös­ter­me­siyle iş çı­ğı­rın­dan çıkar. Peki ama şimdi şu ifâ­de­mize karşı ne için Cenâb-ı Hak her ku­lunu bir si­yâkta ten‘îm et­mi­yor43 da suver-i muh­te­li­fede44 ya­şat­tı­rı­yor diye bir iti­râz vârid ola­bi­lir. Mu­te­ri­zi­mizi45 iskât için ber-vech-i âtî46 cevab-ı mukni47 ile iknâ’ ede­riz:

Evet, Hak Sub­hâ­nehû ve Teâlâ Haz­ret­le­ri­nin böy­lece kul­la­rını ter­zîk et­me­sin­deki hik­meti, in­ti­zâm-ı âleme halel gel­me­mek için­dir. İn­ti­zâm-ı âleme neden halel ge­li­yor? Bunu izah ede­lim: Me­selâ as­rı­mız me­de­niy­yet-i hâ­zıra’nın en mü­te­rakkî48 bir za­ma­nına mü­sa­dif ol­ma­sın­dan ih­ti­yâ­cât-ı be­şe­riyye de o nis­bette ço­ğal­mış­tır.

Biz bunu en âdî me­vâdd-ı mağ­diye-i esa­siy­ye­miz­den49 olan ek­me­ğin sûret-i imâ­lini nazar-ı dik­kate ala­rak isbât ede­riz. Ev­velâ mez­kûr gı­dâ­nın esâ­sını teş­kîl eden buğ­da­yın hu­sûle gel­mesi için bir tarla veya çift­liğe ih­ti­yâ­cı­mız ol­duğu gibi bâ­dehu o tar­lada buğ­dayı ekip de ke­mâle gel­dik­ten sonra onu kesip ba­şa­ğın­dan ayı­ra­rak çu­val­lara koyup de­ğir­mene gön­der­meye bir çiftçi lâ­zım­dır. Yine bu iş biter; bâ­dehu on­ları ta­şı­maya mah­sûs esbâb-ı nak­liyye ile de­ğir­mene ge­tir­dik­ten sonra öğü­tüp un hâ­line ge­tir­mek için bir de­ğir­men­ciye ve un olup çu­val­lara kon­duk­tan sonra fı­rına gi­de­rek ekmek ha­line gel­mek için de bir nak­liye ara­ba­sıyla fırın ve fı­rın­cıya muh­tâc ol­du­ğu­muz âşi­kâr­dır. Şu mi­sal­den de, bizim ye­di­ği­miz bir lokma ek­me­ğin kaç ki­şi­nin zah­me­tiyle hu­sûle gel­diği an­la­şı­lır.

İh­ti­yâ­cât-ı zâ­tiy­ye­mize50 medâr olan diğer me’kûlat51 ve mel­bû­sât52 gibi eşyâ-ı mü­te­nev­via53 da hep buna göre kıyas olun­sun. Bezm-ârâ-ı zikr54 Cenâb-ı Hakk’ın kâffe-i benî be­şeri bir siyâk üzere iğna et­tiği55 tak­dirde in­ti­zâm-ı âleme halel gelir ka­zi­ye­sini56 zikr etmiş idik. Bu sözü şu mi­sâle tat­bîk ede­lim: bir müd­det te­fek­kür­den sonra deriz ki: acabâ o ye­di­ği­miz ek­meği yapıp mey­dana ge­ti­ren kim­se­le­rin cüm­lesi böy­lece sa­bah­tan ak­şama kadar ça­lı­şıp mu­az­zeb57 ola­rak para ka­zan­ma­la­rını is­ter­ler mi? El­bette is­te­me­ye­cek­ler­dir. Bi­la­kis her bi­risi ashâb-ı dev­let­ten olup bir­çok ser­vete mâlik ol­ma­la­rını arzu ede­cek­ler­dir. Far­ze­de­lim ki onlar, ar­zu­la­rına nâil ola­rak kâf­fesi sâhib-i ser­vet ol­sun­lar. Ol vakit fa­ri­za­mı­zın ik­ti­zâsı o ek­me­ğin vü­cûda gel­me­sine va­sıta olan çiftçi ile de­ğir­menci ve fı­rın­cı­nın da ağ­niyâ58 züm­re­sine il­ti­hâk et­me­leri ha­se­biyle ken­di­le­rini ashâb-ı dev­let­ten ad­de­de­rek o va­zî­fe­le­rini ya­pa­ma­ya­cak­lar; bu sû­retle mühim bir iş mu­at­tal59 ka­la­cak. Şu halde idâme-i ha­yâ­tı­mıza vâ­sıta olan o ek­meği acaba kim ya­pa­cak?

Öyle ya! Bu fa­ra­ziy­ye­miz­den böyle bir ne­tice hâsıl oldu. Mâdem ki me­de­niy­ye­tin te­rak­kîsi nis­be­tinde ih­ti­yâ­cât-ı be­şe­riy­ye­nin te­kes­sü­rün­den60 on­la­rın bir kıs­mını bu gibi iş­lerde is­tih­dâ­mında mec­bû­ri­yet hâsıl olu­yor. Öy­leyse ser­vet-i umû­miyye-i be­şe­riy­ye­nin de bir si­yâkta farz olun­ma­sın­daki me­hâ­zir-i uzmâ bâ­lâ­daki mi­sâl­den an­la­şıl­mış ola­ca­ğın­dan ale­lu­mum61 in­san­la­rın ek­se­ri­yeti iti­ba­riyle zen­gin ve fakir olmak üzere iki sı­nıfa ay­rı­la­rak ya­ra­tıl­mış ol­ma­la­rın­daki hik­met mey­dana çıkar.


* Cerîde-i Sûfiyye, 10 Şa’bân 1331/1 Temmuz 1329, Aded: 53, s. 55-57.

  1. Buhl: Hasislik, pintilik. ↩︎
  2. İmsak : Cimrilik. ↩︎
  3. Nâkes: Bahîl, hasîs,zelîl, alçak. ↩︎
  4. İâşe: Yedirip içirme, yiyip içmesini sağlayıp geçindirme. ↩︎
  5. Duafâ: Zayıflar. ↩︎
  6. Tehvîn: Kolaylaştırma, hafifletme. ↩︎
  7. Cennet sahî olanların dârı, yurdudur. ↩︎
  8. Bahîl olan cennete giremez velev ki zahid olsun. ↩︎
  9. Tahvif: Korkutma. ↩︎
  10. Sıfat-ı redîe: Kötü, alçak sıfat. ↩︎
  11. Kalem, 68/12 Hayrı sürekli men edici… ↩︎
  12. Bezl: Esirgemeden bol bol verme. ↩︎
  13. İrtikab: Suç işlemek. ↩︎
  14. El-ıyâzubillah: Sığınma Allah’a dır. ↩︎
  15. Hısset-i tab’: Yaratılıştan gelen hasislik ↩︎
  16. Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emreder. Allah ise (nafaka hususunda) size kendisinden bir yarlığama ve bir bolluk va’d ediyor. Allah (ihsanı) geniş olan, (her şey’i) hakkıyle bilendir. (Bakara, 2/268) ↩︎
  17. İknâ‘: İnandırma, râzı etme. ↩︎
  18. Bilâ imtinân: İyiliği başa kakmadan ↩︎
  19. Ey îman edenler, sadakalarınızı – malını insanlara gösteriş için harcayan, Allaha ve âhiret gününe inanmayan bir kimse gibi – başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin. (Bakara, 2/264) ↩︎
  20. En’âm, 6/160 Kim bir iyilik yaparsa ona on misli vardır. ↩︎
  21. Adem-i tebaiyet: Uyma yoksunluğu ↩︎
  22. İtâb: Azarlama, paylama ↩︎
  23. Âlimu’l Sırr-ı vel-Hafâyât: Açık ve gizli olan ne varsa hepsini bilen ↩︎
  24. Ebnây-ı beşer: Beşer evlatlar ↩︎
  25. Halk etmek: Yaratmak ↩︎
  26. Mukaddem: Önce ↩︎
  27. Mezkur: Zikredilmiş ↩︎
  28. Tağyir etmek: Değiştirmek ↩︎
  29. Mihnetgâh-ı fenâ: Geçici olan mihnet meşakkat yurdu ↩︎
  30. İsâbe-i müracaâtle: ↩︎
  31. Terzik: Rızıklandırma ↩︎
  32. Dıyk-ı maîşet: Geçim darlığı ↩︎
  33. Tedyîk: Dar, sıkıntıda ↩︎
  34. Giran-bahâ: Çok değerli, pek kıymetli ↩︎
  35. Taltif etmek: Lütuflandırmak ↩︎
  36. Te’diye: Ödeme, eda etme ↩︎
  37. Müteallik: Alakalı ↩︎
  38. Temâdî: Uzama, sürüp gitme ↩︎
  39. Tenakus: Azalma ↩︎
  40. Mucîb:  Sebep olan, gerektiren ↩︎
  41. Revâbıt-ı uhuvvet: Kardeşlik bağları ↩︎
  42. Sû-i efâl: Kötü ameller ↩︎
  43. Ten’îm etmek: Nimetlendirmek ↩︎
  44. Suver-i muhtelife: Çeşitli sûretler, şekiller ↩︎
  45. Mu’terid: İtiraz eden kişi ↩︎
  46. Ber-vech-i âtî: Geleceği üzere ↩︎
  47. Cevab-ı mukni: İkna edici bir cevap ↩︎
  48. Müterakkî: İlerleyip gelişen, ilerlemiş ↩︎
  49. Mağdiye-i esasiyye: Esas gıda ↩︎
  50. İhtiyâcât-ı zâtiyye: Şahsi ihtiyaçlar ↩︎
  51. Me’kûlat: Yiyecekler ↩︎
  52. Melbûsât: Giyecekler ↩︎
  53. Eşyâ-ı mütenevvia: Çeşit çeşit eşyalar ↩︎
  54. Bezm-ârâ-ı zikr: Zikri ile meclisi süslendiren ↩︎
  55. İğna etmek: Zengin etmek ↩︎
  56. Kaziye: Önerme ↩︎
  57. Muazzeb: Acı, eziyet, sıkıntı içinde kıvranan ↩︎
  58. Ağniya: Zenginler ↩︎
  59. Muattal: Durmuş ↩︎
  60. Tekessür: Çokluk ↩︎
  61. Alelumum: Genel olarak ↩︎