Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Söyleşi

Fatih Camii’nde Geçen Bir Ömür

Fatih Camii Emekli Başmüezzini Hafız Ahmet Aktaş

Söyleşi:

Söyleşiyi yapan: Ahmet Çinar, Ahmet Doğru

72. Sayı · 2022/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Muhterem Hocam, mülakatımıza doğumunuzdan, aile efradınızdan, doğdunuz çevreden bahsederek başlayabilir miyiz?

1939 yı­lında, Tem­muz’un 16’sında, Bursa İne­göl Ka­za­sı­nın Sul­hiye Kö­yünde doğ­mu­şum. On altı ya­şına kadar köyde kal­dım. İl­ko­kulu orada bi­tir­dim. Köy ho­ca­mız­dan da yarım hafız olana kadar, bir köy imam­lığı ya­pa­cak kadar oku­duk. Ama ben arzu ettim ki biraz daha bir şey­ler öğ­re­ne­lim. O za­man­lar rad­yo­larda Cuma sa­bah­la­rında filan Kur’an-ı Kerîm okun­maya baş­la­mıştı. On­ları din­ler­ken de bir aşk, heves geldi. Nasıl yap­malı dedik; İs­tan­bul’a yö­nel­dik, gel­dik, el­ham­dü­lil­lah. 56 se­ne­sinde Gö­nenli Ho­ca­e­fendi’ye ta­lebe olduk. Ken­disi o sıra Sul­ta­nah­met’te imamdı. Ona ta­lebe ol­du­ğum zaman dedi ki, “Ha­fız­lı­ğını Dül­ger­zade’de ya­pa­cak­sın, filan yerde ka­la­cak­sın. Orada Arapça oku­yan­lar var, on­larla Arapça okur­san okur­sun, oku­maz­san önce ha­fız­lığı bitir, Arap­çayı sonra okur­sun.” Biz iki­sini de be­ra­ber oku­duk, el­ham­dü­lil­lah. Ordu Cad­desi’nde bir daire tah­sis edil­mişti Ho­ca­e­fendi’ye, orada on iki kişi ka­lı­yor­duk biz. Aşağı yu­karı orada iki buçuk sene ka­la­rak ha­fız­lı­ğımı bi­tir­dim. Dül­ger­zâde Kur’an Kursu’nda mer­hum (kesik ba­caklı) İs­mail Efendi’den talim oku­dum. 59 se­ne­si­nin Eylül’ünde Er­zu­rum Pa­sin­ler’e as­ker­lik için git­tim. İki sene er ola­rak as­ker­liği yap­tık­tan sonra tek­rar İs­tan­bul’a gel­dim. Yine Gö­nenli Ho­ca­mıza ta­lebe olduk. Bir sene filan sonra Be­yoğlu Müf­tü­lü­ğünde mü­ez­zin­lik im­ti­hanı açıldı. İm­ti­hana gir­dim, ka­zan­dık. Ka­zan­dık­tan sonra müf­tü­lük­lere di­lekçe ver­mek ge­re­ki­yordu o zaman. Ben de Fatih Müf­tü­lü­ğüne di­lekçe ver­dim. Hırka-ı Şerif Camii’nde 06.06.1962’de mü­ez­zin-kay­yım ola­rak gö­reve baş­la­dım, el­ham­dü­lil­lah. 1967’nin Ekim Ayı’nda ora­dan Fatih Camii’ne nak­len gö­rev­len­di­ril­dim, 2004 yı­lına kadar bu­rada mü­ez­zin­lik gö­revi yap­tım.

Yani otuz yedi sene Hocam, ma­şal­lah.

Evet, otuz yedi sene Fatih Camii’nde, beş sene de Hırka-ı Şerif’te, top­lam kırk iki sene.

İşte bu me­yanda, ha­fız­lık ya­par­ken Arapça da oku­dum. Arapça oku­yan başka ta­le­be­ler de vardı. Em­sile, Bina, Mak­sud, Ava­mil, İzhar. Zaten köy­den gel­me­den köyde de oku­muş­tuk on­ları, köy­deki ho­ca­mız okut­muştu. O ho­ca­mız çok me­rak­lıydı, oku­turdu. Ken­disi İs­tan­bul Fatih med­re­se­le­ri­nin ta­le­be­le­rin­dendi. İsmi Ab­dul­lah Aşkı Müf­tü­oğlu idi. Aslen Ba­tumlu idi, yani Gürcü’ydü. Başka ta­le­be­leri de vardı ho­ca­mı­zın. Hatta ben gel­dim, Ho­ca­e­fendi’nin ta­le­be­le­rin­den üç tane daha ta­le­beyi bu­raya ge­tir­dik sonra, bu­raya gel­me­sine ve­sile olduk, el­ham­dü­lil­lah. Bi­risi Dra­man’da mü­ez­zindi vefat etti; bi­risi da­yı­mın oğlu Vefa’da mü­ez­zindi o da vefat etti; bi­risi de ti­ca­rete yö­neldi, o da okudu ama. Ho­ca­mız­dan Allah razı olsun.

Arapçayı burada kimden okumuştunuz Hocam?

Kon­yalı bir Se­la­had­din Efendi vardı, Er­me­nekli Hoca’nın ta­le­be­siydi. Tef­sir falan oku­yordu onlar, o da bize Arapça oku­tu­yordu orada. En son Meh­met Açık­göz ve Mah­mut Kaya’dan Arapça oku­duk. Mah­mut Kaya şimdi pro­fe­sör oldu.

Sonra, Gü­mül­ci­neli Ho­ca­e­fendi’ye ta­lebe olduk, nasip oldu. Benim köy­den bir ar­ka­da­şım da onun de­vamlı ta­le­be­siydi. Daha önce o ben­den bah­set­miş, demiş ki “Hem ha­fız­lık ya­pı­yor, günde bir yap­rak ez­ber­li­yor hem de Arapça oku­yor.” Ne­tice-i kelam, bir gün gel­dim bu­raya Gü­mül­ci­neli Ho­ca­e­fendi’nin kendi ta­le­be­leri otur­muş­lar halka şek­linde, Ho­ca­e­fendi de otur­muş. Onun aynı za­manda güzel hat­tat­lığı vardı. O gün bir yazı yaz­mış, “Bunu kim okursa ona ve­re­ce­ğim.” dedi. Ta­le­be­le­rine ve­ri­yor sı­rayla, ba­kı­yor­lar, de­ni­yor­lar, hiç­biri oku­ya­madı. Biz de onun ta­le­besi de­ği­liz ya hal­ka­nın içinde de­ği­lim o yüz­den, dı­şında otu­ru­yo­rum. Ho­ca­e­fendi bana “Sen de okur musun?” dedi. “Hocam bir de­ne­ye­yim.” dedim ben de. Bir ke­lime vardı zor olan, öbür ta­rafı an­la­şı­lı­yor zaten. “حِمْيَة” (hımye) ke­li­mesi, her­kes “حَمِيَّة” (ha­miyye) diye oku­yor, ol­mu­yor. Ben dedim -bi­le­rek değil o da hik­met-i ilahi Allah’tan ola­cak- o ke­li­meyi de­ğiş­ti­rip öyle oku­ya­yım; “المِعْدَةُ بَيْتُ الدَّاءِ، وَالْحِمْيَةُ رَأْسُ الدَّوَاءِ” Ho­ca­e­fendi, “Sen.” dedi “Bi­li­yor muy­dun bu ya­zı­ları?” Dedim, “Hocam köy­deki ho­ca­mız da bize ya­zıyı öğ­ret­mişti.” Allah rah­met etsin. Ta­le­be­nin çoğu yazı yaz­ma­sını bil­mez bi­li­yor musun, eski Türk­çeyi yani. Öğ­ren­miş­tik biraz, onun da fay­dası oldu. Öy­lece oku­duk, onu bize he­diye etti ne­tice-i kelam. Ho­ca­e­fendi “Kim­sin?” diye sordu. Ben, “Nuri Hoca’nın hem­şe­ri­si­yim.” de­yince, “Hafız Ahmed sen misin?” dedi. “Benim.” dedim. “Sen.” dedi, “Bana ta­lebe ola­bi­lir­sin. Ben ta­lebe kabul etmem ama seni ter­ci­hen ala­ca­ğım. Çünkü ka­zan­dın sen bu ödülü.” Ho­ca­e­fendi’ye bu şe­kilde ta­lebe olduk. O ya­zıyı da verdi bana, bir Sarf ki­ta­bım vardı, onun içine koy­dum ya­zıyı. Bi­ri­sine ema­net mi ver­dim bi­le­mi­yo­rum, Ho­ca­e­fendi’nin ver­diği diğer şey­lerle be­ra­ber o kitap da kay­boldu. Arı­yo­rum ta­rı­yo­rum yok, üzü­lü­yo­rum. Gel­dim er­tesi gün bir de bak­tım güzel bir kâ­ğı­dın üze­rine “tuğra” şek­linde bir yazı yaz­mış. “Okur­san bunu da sana ve­ri­rim, oku­maz­san ver­mem.” dedi. Evir­dim çe­vir­dim, “Ahmed Aktaş ya­zı­yor.” dedim. “Afe­rin bunu her­kes oku­ya­maz, nasıl oku­dun sen.” di­ye­rek tak­dir et­mişti, Allah rah­met ey­le­sin.

Ben gel­di­ğimde Hi­daye oku­nu­yordu. Gü­mül­ci­neli Efendi Arapça oku­turdu, Tef­sir oku­turdu, Akaid oku­turdu, bil­hassa Fıkıh üze­rinde çok du­rurdu, özel­likle Hi­daye. Hi­daye zor bir ki­tap­tır, onu oku­turdu ta­le­be­le­rine. Be­lir­len­miş ta­le­be­leri vardı, biz de on­la­rın ya­nında yamak ola­rak öyle devam ettik, el­ham­dü­lil­lah. As­ker­lik geldi çattı, as­kere gidip gel­dik­ten sonra yine Ho­ca­e­fendi’yle biraz devam ettik. Görev al­dık­tan sonra, o zaman her­kes kül­tür (or­ta­o­kul, lise) ders­le­rine yö­nel­mişti, ona özen­dik biz de. Vel­ha­sıl-ı kelam, il­ko­kul me­zu­nuy­dum. Okul dı­şın­dan ha­zır­lan­dım. Or­ta­o­kul im­ti­ha­nına gir­dim. Bir sene gibi bir za­manda bi­tir­dim, iki der­sim kaldı. Neyse, o iki ders­ten borçlu ola­rak li­seye de devam et­meye baş­la­dım, o ders­leri de ver­dik. Li­seyi bi­tir­mek üze­rey­dim Fatih Camii’ne gel­dim. 71-72’lerde filan lise bit­miş oldu. Üni­ver­site im­ti­ha­nına gir­dik, şan­sı­mıza yük­sek puan tut­tur­duk. Bizi o zaman yaş tah­di­din­den do­layı Yük­sek İslam Ens­ti­tüsü’ne al­mı­yor­lardı, oraya gi­re­me­dik yani. Gi­re­me­ye­ce­ğim için de imam ha­tibe yö­nel­me­dim, düz lise oku­duk. O zaman İş­letme Fa­kül­tesi yeni ku­rul­muştu, oraya git­tik. Üni­ver­si­teyi bi­tir­di­ğim sı­ra­lar­daydı sa­nı­rım, 80 dar­besi oldu 12 Eylül’de. O dar­bede or­ta­lık ka­rıştı. Üni­ver­si­teyi ben­den evvel bi­ti­rip de imam­lığı, mü­ez­zin­liği bı­ra­kıp başka yere gi­den­ler ol­muştu, piş­man ol­du­lar sonra ama. Ben git­me­dim, bu­rada devam ettim. İşte ben li­seye, üni­ver­si­teye baş­la­dı­ğım zaman Ho­ca­e­fendi’den kop­tuk. Hatta “Ne zaman ge­le­cek­sin bana?” diye so­rardı. “Hocam şu bit­sin ge­le­ce­ğim, şu bit­sin ge­le­ce­ğim.” diye cevap ve­rir­dim ama bizim bit­medi, Ho­ca­e­fendi’nin ömrü bitti, gitti. Allah rah­met ey­le­sin.

Emin Saraç Ho­ca­mızı da ta­nı­dık bu­rada. Gü­mül­ci­neli Efendi’den o da oku­muş­tur ama çok değil, kendi de öyle derdi. Emin Saraç Ho­ca­mız daha çok, Ali Hay­dar Efendi’den ders oku­muş, sonra Mısır’a git­miş, ora­dan dö­nünce ken­disi bu­rada ders okut­maya baş­la­mış, Gü­mül­ci­neli Ho­ca­mı­zın ye­rini al­mış­tır. Biz de bu­rada gö­revli ol­du­ğu­muz için bizim de ün­si­ye­ti­miz vardı Ho­ca­e­fendi’yle, say­gı­mız son­suz, hür­met eder­dik. Bir gün bu­rada otu­ru­yor­dum, o da geldi, Allah rah­met ey­le­sin, nur içinde yat­sın; “Sen bizim ders­lere niye devam et­mi­yor­sun? Gü­mül­ci­neli Ho­ca­e­fendi’den epey ders oku­muş­sun­dur. Bizim ders­lere de devam et­sene.” dedi. Ondan sonra, El­ham­dü­lil­lah, fır­sat bul­dukça devam ettik ders­lere. Hiç unut­mam, ben baş­la­dı­ğım zaman İbn Kesîr’den Sûre-i Yûsuf oku­nu­yordu. İbn Kesîr bit­tik­ten sonra Saf­vetü’t-Te­fâ­sîr oku­duk. En son Hâzin Tef­siri’ne devam edi­yordu Ho­ca­e­fendi, onu da hızlı hızlı oku­duk. Öm­rü­nün bit­me­sine ya­kındı, has­ta­landı ondan sonra. Allah rah­met ey­le­sin. Ho­ca­mız Fatih hay­ra­nıydı, aşığı idi. Fatih Sul­tan da onu bı­rak­madı, kendi ha­zi­re­sine aldı.

Bizim hem böyle gö­re­vi­miz hem kıs­men de olsa oku­ma­mız do­la­yı­sıyla öm­rü­müz Fatih Camii’nde geçti. O za­man­larda dedim ki, “Ya Rabbi! Böyle mü­ba­rek bir yerde bize hiz­met nasip ey­le­din. Bize öyle bir imkân ver ki Fatih Camii’ne yakın bir yerde de bir mes­ken edi­ne­lim de ce­maat ola­lım Fatih Camii’ne.” Mev­lam bir daire ihsan etti Haliç Cad­desi’nde, el­ham­dü­lil­lah. Şimdi de orada otu­ru­yo­rum. Şimdi bana di­yor­lar ki, “Yahu başka ca­miye niye git­mi­yor­sun?” Di­yo­rum ki “Mevla’ya söz ver­dim Fatih Camii’ne ce­maat ola­yım diye. Mevla bana onu ihsan etti, şimdi ben başka yer­lere gi­der­sem sö­zümde dur­ma­mış olu­rum.” Ge­li­yo­ruz Fatih Camii’ne, sağ olsun ar­ka­daş­lar da gel­di­ğim zaman, “Hocam kay­yım­hane de senin mah­fil de senin.” di­yor­lar.

Ak­lıma geldi şimdi; es­ki­den nö­betçi ol­du­ğu­muz zaman bu­rada ya­tar­dık, uyur­duk, yor­ga­nı­mız filan vardı. Bir ke­re­sinde bir rüya gör­düm: Mih­ra­bın tam sağ ta­ra­fın­daki pen­ce­re­nin içe­ri­sinde, şöyle diz­le­rini de hafif top­la­mış sağ om­zuna yat­mış şe­kilde Fatih Sul­tan’ı gör­düm, ora­dan bu ta­rafa ba­kı­yordu. Bir ke­re­sinde de bu­ra­dan çık­tım, türbe so­ka­ğına doğru gi­der­ken tür­be­den bir pro­jek­tör gibi bir şeyin, bir ışı­ğın ka­pı­dan çı­kana kadar beni takip et­ti­ğini gör­düm rü­yamda. Rüya bun­lar ama rü­ya­la­rın da ha­ki­kat payı var­dır. Ben de di­yo­rum ki Fatih Sul­tan Haz­ret­leri bizi bağ­ladı bu­raya her­halde, gi­de­mi­yo­ruz, El­ham­dü­lil­lah da git­mi­yo­ruz. Mevla’ya şü­kür­ler olsun. Hâsıl-ı kelam bu­rada böyle devam edi­yo­ruz, el­ham­dü­lil­lah. Mevla’ya şü­kür­ler olsun, Allah’a hamd ü se­na­lar olsun. Çok ar­ka­daş­la­rı­mız gitti. Bizim de yaş oldu 83.

Hocam, İslam harfleriyle eğitimin, Kur’an-ı Kerim taliminin yasaklandığı dönemin size etkisi oldu mu? Bu minvalde eğitim konusunda zorlukla karşılaştınız mı?

Bizim oku­du­ğu­muz zaman 50’den son­raydı. Ondan evvel ha­ki­ka­ten öy­leydi de biz onu his­set­me­dik. Bu nok­tada, Allah rah­met ey­le­sin, köy­deki ho­ca­mın bir ha­tı­ra­sını nak­le­de­yim:

Ken­disi med­re­sede okur­ken Ça­nak­kale Harbi pat­lak ve­ri­yor. O za­man­lar med­rese ta­le­besi as­kere git­mezdi. Ama bu sefer, İt­ti­hat Te­rakki ik­ti­darda, “Ça­nak­kale’ye dı­şa­rı­dan büyük güç, kuv­vet ge­li­yor, ön­le­me­miz için as­kere ih­ti­ya­cı­mız var. İs­te­yen as­kere gi­de­bi­lir.” diye sa­vaşa iş­ti­raki ki­şi­nin kendi ih­ti­ya­rına bı­rak­mış­lar. O zaman ta­le­be­nin büyük bir kısmı da as­kere git­miş ora­dan. Benim hocam da as­kere gi­den­ler ara­sın­day­mış.

Ça­nak­kale Harbi bit­tik­ten sonra Doğu’ya git­miş. Kazım Ka­ra­be­kir Paşa’yla bir­likte olmuş, Er­me­ni­lerle ça­tış­mış­lar bir süre de. Hocam şöyle an­la­tı­yordu; “Ben bir müf­re­ze­nin ku­man­da­nıy­dım. Er­me­ni­ler ile çok mü­ca­dele ettik. İş bit­tik­ten sonra Kazım Ka­ra­be­kir Paşa beni Mus­tafa Kemal Paşa ile ta­nış­tırdı, ken­di­siyle ufak bir soh­be­ti­miz oldu, benim du­ru­mum onun ho­şuna gitti, bize böyle adam böyle hoca lazım, dedi. Sonra Paşa, kendi el ya­zı­sıyla bir fer­man ya­zı­yor; “Ho­ca­e­fendi is­te­diği yerde vaaz ede­bi­lir, is­te­diği yerde ta­lebe oku­ta­bi­lir.” Allah’tan, “is­te­diği yerde ta­lebe ye­tiş­tirme” kay­dını da ek­le­miş oraya. “Ne işime ya­radı bu fer­man bi­li­yor musun?” diye söy­lerdi Ho­ca­e­fendi. O malum sı­kın­tılı za­manda İne­göl’de ta­lebe oku­tu­yordu Ho­ca­e­fendi, hep köy­lere molla ye­tiş­tirdi. Ho­ca­e­fendi’yi şi­kâ­yet eder­ler­miş ta­lebe oku­tu­yor diye. Ho­ca­e­fendi “Mah­ke­meye çık­tı­ğımda fer­manı ko­yar­dım hâ­ki­min önüne, ba­kardı hâkim, “Ho­ca­e­fendi fazla göze batma, hadi güle güle.” derdi. Hemen çı­kar­dım.” di­yordu. O mu­hitte, bil­hassa Do­ma­niç, Kü­tahya, Bursa çev­re­le­rin­deki köy­lerde çok imam ta­le­besi vardı Ho­ca­e­fendi’nin. Allah rah­met ey­le­sin, çok gay­ret­liydi. O bizim köye gel­di­ğinde bizim köy, ço­cuk­la­rı­mız oku­sun­lar diye onu imam ola­rak tut­muş­lar, işte kıs­met bize denk geldi. O zaman ben il­ko­kulu bi­tir­miş­tim, iki sene orada oku­duk­tan sonra İs­tan­bul’a gel­dik.

O zamanlar köylere bu şekilde mi imam bulunuyordu Hocam?

O zaman maaş diye bir şey yok. Köylü kendi im­kân­la­rıyla ayar­lardı, me­sela se­ne­den se­neye, har­man za­manı yarım kile, bir kile buğ­day ve­rirdi. Otuz ki­loya bir kile der­dik. Hane ba­şına Ho­ca­e­fendi’ye hak ve­ri­lirdi; hak der­lerdi, muh­tara hak, ho­caya hak… O zaman dev­let sı­kıntı içe­ri­sin­deydi; dev­le­tin, or­du­suna ba­ka­cak, as­ke­rine ba­ka­cak im­kânı da yoktu. Öyle bir zaman ge­çirdi Tür­kiye. Biz o za­man­ları az-çok gör­dük işte. Allah Teâlâ bir daha da gös­ter­me­sin kim­seye.

Hocam burada gördüğünüz hocaefendilerden biraz daha bahsedebilir misiniz?

Ke­sik­ba­cak İs­mail Efendi ço­cuk­lukta biraz ya­ra­maz­mış. Tram­vay ka­zası ge­çir­miş, ba­cak­la­rını kay­bet­miş son­ra­sında. Te­davi ol­duk­tan sonra, onun da­yısı Se­rezli Ho­ca­e­fendi vardı, Yavuz Selim Camii’nin ima­mıy­mış, ta­lebe oku­tur­muş, o, “Artık bu bana yarar demiş.” İs­mail Efendi’yi ye­tiş­tir­miş. Afyon’da Kur’an kursu aç­mış­lar. Orada bir müd­det okut­tuk­tan sonra Dül­ger­zade’ye nakli ya­pı­lı­yor. Vefat edene kadar Dül­ger­zade Kur’an Kursu’nda devam edi­yor Ho­ca­e­fendi. Hafız ye­tiş­tirdi, talim okuttu, kı­raat okuttu, aşere tak­rib okuttu. Mu­ka­bele de okurdu. Mus­tafa De­mir­kan, İs­mail Efendi’yi sır­tında ta­şı­ya­rak ge­ti­rirdi; ca­miin arka ta­ra­fında do­lap­la­rın ya­nında kadın ce­maat olurdu, on­lara okurdu. Ho­ca­e­fendi’yi rah­met-i Rah­man’a da Mus­tafa Hoca uğur­ladı.

Ben ken­di­sine ta­lebe ol­du­ğumda yük­sek şe­keri vardı, bun­dan do­layı göz­leri de az gö­rü­yordu, sesi de bo­zul­muştu. Ez­bere din­lerdi zaten, genç­li­ğinde sesi de gü­zel­miş. Talim et­ti­rir­ken makam is­te­mezdi, her­kes ka­bi­li­ye­tine göre okurdu. İlla şöyle oku­ya­cak­sı­nız, diye ısrar et­mezdi. Ku­ral­lara uyu­yor musun uy­mu­yor musun ona ba­kardı. Ho­ca­e­fendi’nin iki üç tane kal­fası olurdu. Kendi ba­şına her­kesi din­le­mesi müm­kün de­ğildi. Öğ­lene kadar bi­ti­rirdi. Öğ­le­den sonra çok ekstra bir durum olursa oku­turdu. Her­kesi okut­mazdı öğ­le­den sonra.

Ben Mekkî Efendi’ye de ye­tiş­tim. Ken­disi Ab­dül­ha­kim Ar­vasi Haz­ret­le­ri­nin oğ­lu­dur. İmam oda­sı­nın önün­deki di­re­ğin di­binde kür­süsü vardı. Ga­liba ho­par­lör sis­te­mine ge­çince, tek mer­kez­den olunca o ders­ler de kalktı. Ho­par­lör­den vaaz baş­la­yınca Mekkî Efendi ra­hat­sız olurdu. Zaten çok değil dört beş tane ce­ma­ati vardı.

Bekir Haki Efendi de Cu­mar­tesi gün­leri hadis dersi ya­pardı, kür­süye çık­maz, kür­sü­nün di­bine otu­rurdu. Ce­ma­ati de umu­mi­yetle ho­ca­lar­dan olu­şu­yordu. İs­mail Efendi gelir, tam kar­şı­sına otu­rurdu. Bekir Haki Efendi yeri gel­di­ğinde bir ayet-i ke­rime okurdu, “Azi­zim İs­mail Efendi, ku­su­rumu ba­ğışla, ben hafız de­ği­lim.” derdi. İs­mail Efendi kurra hafız ol­duğu için ona il­ti­fatta bu­lu­nurdu. Ders sona erince ce­maat hemen da­ğıl­maz, bu­rada soh­bet edi­lirdi, sonra dı­şarı çıkar, çay içer­dik. Yine bir gün bu­rada otu­ru­yo­ruz, ce­ma­at­ten bi­ri­nin ayak­ka­bısı ça­lın­mış, adam pür­te­laş bu­raya geldi, “Ayak­ka­bımı gö­tür­dü­ler, bu­la­ma­dım.” dedi. Bi­rini gö­rev­len­dir­dik ayak­ka­bıyı belki yan­lış yere koy­muş­tur diye ca­miyi be­ra­ber do­laş­tı­lar, gel­di­ler, bu­la­ma­dı­lar tabii. Adam, “Haram olsun, şöyle olsun, böyle olsun…” diye söy­len­meye baş­ladı. Bunun üze­rine Bekir Haki Efendi, “Azi­zim kar­de­şim, helal et, haram etme.” dedi. Adam, “Hocam nasıl olur?” de­yince, Bekir Haki Efendi, “Beni dinle! Hak­kını helal et, mah­şerde he­sap­la­şa­cak­sı­nız. O he­ri­fin yü­zünü görme; o zaten Allah’ın la­ne­tine uğ­ra­mış, sen haram etsen de ayak­ka­bı­nın ge­le­ceği yok zaten.” diye cevap verdi.

Gü­mül­ci­neli Ho­ca­e­fendi, nur içinde yat­sın, Gü­mül­cine’den gel­miş med­re­se­le­rin aktif ol­duğu za­man­larda. Bu­rada Fatih Med­re­sesi’nde da­yısı mü­der­ris­miş. Da­yı­sı­nın ya­nına gel­miş, med­re­sede okur­ken med­re­se­ler lağ­vo­lu­yor, o sıra da­yısı da vefat edi­yor. Ama Mus­tafa Efendi Ho­ca­mız Gü­mül­cine’ye bir daha dön­mü­yor, ken­di­sini Fatih Camii kü­tüp­ha­ne­sine ka­pa­tı­yor, ömrü kü­tüp­ha­nede geç­miş Ho­ca­e­fendi’nin. Med­re­seyi de iyi oku­muş, yani çö­ze­me­ye­ceği bir ibare yoktu onun. Sonra hep bu­rada ta­lebe okut­muş; Şem­set­tin Yeşil, Mu­zaf­fer Ozak filan hep Ho­ca­e­fendi’nin ta­le­be­le­ri­dir. Hatta İslam al­fa­be­siyle oku­ma­nın, okut­ma­nın yasak ol­duğu dö­nem­lerde bile hün­kâr mah­fi­line çıkar, orada okur­lar­mış. Ben gel­di­ğim zaman da aşağı yu­karı sekiz-on tane ta­le­besi vardı, mü­ez­zin mah­fi­linde oku­turdu. Bu­rada da (şim­diki mü­ez­zin oda­sı­nın ön ta­rafı) bir mak­sure vardı. Bu mak­sure içe­ri­sinde sar­kaçlı sa­at­ler­den vardı, Ho­ca­e­fendi ikin­di­den sonra gelir o sa­a­tin di­bine otu­rurdu, va­tan­daş­lara soh­bet ederdi, soru so­rana cevap ve­rirdi.

Ho­ca­mı­zın bu çev­re­den üç-beş tane ta­le­besi vardı, on­lara da gider ge­lirdi. O şe­kilde is­tim­rar-ı ömür ederdi, Allah rah­met ey­le­sin.

Onlardan birisi Mehmet Kayan Hoca mıydı Hocam? 

Evet, Meh­met Kayan Ho­ca­nın ba­bası da bu­rada ho­cay­mış zaten. Onun bir bak­kal dük­kânı vardı, Gü­mül­ci­neli Ho­ca­e­fendi oraya gider, orada kar­nını do­yu­rur­muş. “Ho­ca­e­fendi kar­nın aç mı?” Hemen bir pey­nir ekmek ha­zır­la­nır­mış.

Sonra Sırrı Ay­va­zoğlu diye bir hoca hafız ağa­be­yi­miz vardı. Onun evi de bu ci­var­daydı, onun evine de çok gi­der­miş Ho­ca­e­fendi, orada ders de oku­tur­muş. Sakıp diye bir ta­le­besi vardı yine, şu yol üze­rin­deydi evi. Ho­ca­e­fendi onun evinde vefat etti hatta. İşte bu ev­lere tek­lif­siz gi­derdi.

Am­barlı Salih Efendi vardı bir de. Evet, ho­ca­mı­zın en iyi ta­le­be­le­rin­den bi­risi de oydu, saraç Salih Am­barlı. Mus­tafa De­mir­kan ile son za­man­larda, onun evinde çok ders oku­du­lar. Resmî bir va­zi­fesi yoktu, ken­disi de­rici idi. Bu ca­mi­nin ka­pı­la­rı­nın per­de­le­ri­nin ona­rı­mını hep kendi ya­pardı. Bunun için kim­se­den para al­mazdı. Sonra ço­cuk­la­rına, us­ta­la­rına, ih­ti­yaç ol­duğu zaman o per­de­le­rin hep­sini hiç para al­ma­dan ya­pa­cak­sı­nız, diye de va­si­yet etmiş. Halen daha onun us­tası ya­pardı ama o da ra­hat­sız­lan­mış, şimdi nasıl olu­yor ha­be­rim yok.

Hocam, Gü­mül­ci­neli Mus­tafa Efendi’nin kim­liği dahi yok­muş…

Evet, bak sen de bi­li­yor­muş­sun, kim­liği yoktu Ho­ca­fen­di­nin. Hatta defin iş­lem­le­rinde so­run­lar çıktı. Salih Am­barlı nur içinde yat­sın, o bu­nunla il­gili her şeyi yük­lendi. Mezar ye­rini de kendi üze­rine aldı, Ho­ca­e­fendi’nin sanki va­risi gi­biydi. Kim­sesi de yoktu, bir ya­kını filan. Ama bütün cami gö­rev­li­leri de o sanki bu ca­mi­nin bir ele­ma­nıy­mış gibi onu ko­rur­lardı.

Siz buraya geldiğinizde kimler vardı burada görevli olarak?

İmam ola­rak iki kişi vardı. Biri Mus­tafa Güneş diye bir ho­ca­mızdı. Uzun boylu bir zattı. Ro­man­ya­lıydı. Ro­manya’dan gel­miş, oku­muş, bu­rada kal­mış. Ay­rıca mü­der­ris idi. Va­iz­lik de ya­pardı bir­kaç yerde. Ken­disi her zaman öğ­le­den ve ikin­di­den önce otu­rur, Tef­sir okurdu, ce­ma­ati de vardı, din­ler­lerdi.

Diğer imam da Ri­zeli İs­mail Kaba Hoca idi. İs­mail Ho­ca­mı­zın bu­raya ta­yini şöyle olmuş: Gü­mül­ci­neli Mus­tafa Efendi’nin ta­le­besi, Ri­zeli bir bakan var­mış, Mesut Yıl­maz’ın am­ca­sıy­mış. Bu­raya gel­miş bir gün. Gü­mül­ci­neli Efendi, “Bu­raya bir imam tayin ede­me­di­niz. Senin yet­kin de var.” di­ye­rek ona il­gi­len­me­sini söy­le­miş. O da “Hocam hay­hay, em­re­der­si­niz.” demiş, “Nedir durum?” diye sor­muş. Ho­ca­mız an­lat­mış; “En­de­runlu Ho­ca­mız vefat etti. Onun ye­rine daha tayin ya­pıl­madı.” O bakan da “Ta­mam­dır, hocam. Ar­pa­cı­lar Camii’nde iyi bir hafız var. Bizim hem­şe­ri­miz. Ne der­si­niz?” diye so­runca Mus­tafa Efendi Ho­ca­mız “Tamam, iyi hafız olsun yeter ki.” demiş. Ho­ca­mı­zın ona­yıyla İs­mail Efendi bu­raya ge­li­yor. İs­mail Efendi çok iyi ha­fızdı, hep ha­timle namaz kıl­dı­rırdı. Ama kurra de­ğil­miş bu­raya gel­di­ğinde. Bun­dan do­layı de­di­kodu baş­la­mış, kurra değil diye. Mih­raba geç­mek için kurra hafız olmak lazım. Bu sefer Dül­ger­zade Camii’ne İs­mail Efendi’ye git­miş, ona demiş ki; “Hocam ben kurra ola­ca­ğım. Kı­raat oku­ya­ca­ğım sen­den.” O da kabul etmiş. Tabi ha­fız­lığı çok kuv­vetli ol­duğu için ona o kadar zor gel­me­miş. Kı­ra­ati bi­tir­miş. Bi­ti­rince İs­mail Efendi şa­ka­dan, “Sen kı­ra­ati bi­tir­din. Ama hiç hoca to­kadı ye­me­den olur mu?” demiş. Nur içinde yat­sın­lar, hepsi öyle muh­te­rem in­san­lardı. İs­mail Kaba Ho­ca­mız, aheste aheste yü­rürdü. “Evden çı­ka­rım ca­miye ge­lene kadar yarım cüz oku­rum. Ca­mi­den eve gi­der­ken de yarım cüz. Gelip gi­der­ken bir cüz oku­rum.” derdi.

Sonra Mus­tafa Efendi’nin ye­rine Baki Doğan Hoca geldi. Baki Hoca bu­raya önce hatip ola­rak geldi. Sonra ha­tip­lik­ler kalktı; te­va­fuk, o gün­lerde Mus­tafa Efendi rah­metli olunca onun kad­ro­suna geçti. İs­mail Efendi ile bir müd­det devam et­ti­ler. Ama Baki Efendi’den önce vekil ola­rak Hilmi Toros Hoca geldi. Mus­tafa Güneş vefat et­tiği zaman olu­şan boş­lukta o vekil ola­rak imam­lık yaptı. 12 Mart’tan sonra ve­kâ­let kalktı, her­kes kendi asli gö­re­vine döndü. Hilmi Toros kendi gö­re­vine döndü. Meh­met Işıl­dak vardı, o da ve­kâ­le­ten görev ya­pı­yordu, o da kendi ca­mi­ine gitti.

1982’de İs­mail Efendi yaş­tan do­layı emekli oldu. O za­man­lar yaş­lı­ları emekli et­meye yeni baş­la­mış­lardı. Ken­di­sini bir Ra­ma­zan günü ça­ğı­rıp ona gö­re­vi­nin sona er­di­ğini teb­liğ et­ti­ler. Ha­beri alınca, “Azi­zim mü­ba­rek Ra­ma­zan günü bil­dir­di­ler, bay­ramı da bek­le­me­di­ler.” de­mişti İs­mail Efendi. Sonra onun ye­rine aynı ta­rihte Kazım Bay­ram Hoca geldi. Baki Ho­cayla epey devam et­ti­ler.

Baki Hoca emekli olunca Osman Şahin Hoca geldi. Kazım Hoca emekli olunca da Esat Şahin Hoca geldi. Onlar da gitti şimdi, siz de bi­li­yor­su­nuz zaten.

Ab­dur­rah­man Şeref Gü­zel­ya­zıcı Hoca vardı; bu­rada fahri ha­tipti, Cuma ve bay­ram gün­leri ha­tip­liği o ya­pardı.

Sonra resmi kad­ro­lar geldi. Resmi kad­ro­lar ge­lince Baki Doğan bu­raya res­men hatip ola­rak geldi, sene 68, yani ben gel­dik­ten bir sene sonra. Böyle olunca, Ab­dur­rah­man Şeref Ho­ca­nın esas gö­revi va­iz­lik ve mu­ra­kıp­lıktı, o, gö­re­vine döndü. Sonra İs­tan­bul müf­tüsü oldu der­ken Ho­ca­e­fendi, Allah rah­met ey­le­sin, vefat etti.

Gö­nenli Ho­ca­mız da Fatih Camii’ne vaaza ge­lirdi, vefat edin­ceye kadar da devam etti. Hatta Ra­ma­zan’da, bu­rada sahur mu­ka­be­lesi okurdu; yani sa­hur­dan sonra gelir, mu­ka­bele okur, sonra Sul­ta­nah­met’e sabah na­ma­zını kıl­dır­maya gi­derdi. Ho­ca­e­fendi’yi takip edip ona hiz­met eden­ler vardı ce­ma­a­tin­den, on­lar­dan bi­ri­nin ara­bası olurdu. Ho­ca­e­fendi kendi hiz­met ederdi, ona da hiz­met eden vardı, el­ham­dü­lil­lah. Allah nur içinde ya­tır­sın.

Ömer Efendi’ye yetişmediniz değil mi?

Hayır, ye­tiş­me­dim. 1952’de tra­fik ka­za­sında vefat etmiş. Mem­le­ke­tine gi­der­ken veya ge­lir­ken kaza ge­çir­miş.

Ömer Efendi hem imam, hem de Mus­haf­ları Tet­kik He­yeti re­i­siy­miş. O za­man­lar iki görev bir­den ya­pı­la­bi­li­yor­muş. Böyle olunca bütün İs­tan­bul dâ­hi­linde ya­pı­lan ta­yin­ler onun elin­den ge­çer­miş. Hem ehl-i Kur’an hem ehl-i ilim, oto­ri­ter bir zat­mış. Nöbet gün­leri ders okut­tuğu da söy­le­nir.

Bir de meş­hur Arap imam var­mış, ona da ye­tiş­me­dim. As­lında Fi­li­beli ama Arap der­ler­miş ken­di­sine. Sabah na­ma­zın­dan sonra mü­ez­zin mah­fi­line otu­rur, ezber din­ler­miş, ta­le­be­ler bi­tene kadar git­mez­miş. Gü­mül­ci­neli mer­hum, “Ben de talim oku­mak is­ti­yo­rum.” demiş. Zaten Gü­mül­ci­neli mer­hum, kü­tüp­hane ve ca­mi­den başka yere git­mez­miş, ca­mi­nin kuşu yani. Her­kes ta­nır­mış onu. Arap Hoca da Gü­mül­ci­ne­li­nin, yü­züne talim oku­ma­sını kabul et­me­miş, “Ben ez­ber­den din­li­yo­rum, sen de ez­berle.” demiş. Gü­mül­ci­neli “Her gün bir sayfa hem ez­ber­le­dim hem talim yap­tım Ho­ca­e­fendi’den, ha­fız­lığı öyle bi­tir­dim.” derdi.

Ken­di­sine ye­ti­şe­me­di­ğim ama duy­du­ğum ho­ca­lar­dan biri de En­de­runlu İs­mail Efendi. O vefat et­ti­ğinde ben ta­le­bey­dim. Ho­ca­e­fendi ca­mide vefat etmiş. İf­tar­dan önce, ikindi vakti imam oda­sında sağ mak­su­rede iki üç kişi mu­ka­bele oku­yor­lar­mış, en son kendi oku­yor­muş, sonra bi­ti­rip iftar edi­yor­lar­mış. Ho­ca­e­fendi ab­dest almış gel­miş imam oda­sında ha­zır­la­nır­ken kriz ge­çi­rip vefat etmiş. İnnâ lil­lâhi ve innâ ileyhi râ­ciûn.

Hocam, kriz ge­çir­di­ğinde Aziz Mah­mut Efendi ga­liba bu­rada mü­ez­zin­miş. Gel­miş, ho­cada vefat ala­met­le­rini gö­rünce hemen “Hocam zem­zem ge­ti­re­yim biraz için fe­rah­lar­sı­nız.” demiş. “Yok.” demiş İs­mail Efendi, “Biraz evvel ba­yıl­dı­ğımda Fahr-i Âlem Efen­di­miz teş­rif et­ti­ler, if­tara beni ya­nına ça­ğır­dı­lar, ben bu oru­cumu boz­mam.” demiş.

Doğ­ru­dur, ola­bi­lir. Ben ilk defa sen­den duy­dum. Bu olay 58’de oldu. Aziz Mah­mut Efendi de 68’de vefat etti.

Siz Aziz Mahmut Efendi ile birlikte vazife yaptınız mı?

Ben gel­di­ğimde o, ra­por­luydu, ra­hat­sızdı yani ge­le­mi­yordu ca­miye.

Nasıl bir insandı?

Halim selim bir zattı. Hem ilim sa­hibi hem mu­si­ki­şi­nastı. Hâzâ İs­tan­bul be­ye­fen­di­siydi. Bi­risi bir eksik görse de Ho­ca­e­fendi’ye ha­tır­latsa “Azi­zim, o işi en iyi sen ya­par­sın.” di­ye­rek o işi tevdi eder­miş.

Onun buraya bir imam tayinliği de var herhalde?

Evet, ne zaman olmuş tam bi­le­mi­yo­rum ama. En­de­run­lu­nun ve­fa­tın­dan sonra her­halde. İm­ti­han aç­mış­lar, im­ti­hanı o ka­zan­mış. Bir namaz kıl­dır­mış, bak­mış ola­cak gibi değil, is­tifa etmiş; “Beni eski gö­re­vime alın, ben ya­pa­ma­ya­ca­ğım, imam­lık benim işim değil.” demiş. Hâl­buki kurrâ hafız idi, ilmi de vardı. Me­su­li­ye­tini kal­dı­ra­ma­mış Ho­ca­e­fendi ga­liba.

Sizin buraya tayininiz nasıl gerçekleşmişti Hocam?

Ben bu­raya gel­me­den Meh­met Ünsal is­minde biri vardı bu­rada, bu­ra­nın mü­ez­zin­le­rin­den bi­riydi. Bekir Hâkî Efendi’nin ta­le­be­siydi. Hatta Bekir Hâkî Efendi ona, “Müftü ola­cak se­vi­yeye gel­din sen Meh­met.” demiş. O da “Hocam, müftü olur­sam beni başka yer­lere gön­de­rir­ler, ben bu­ra­dan git­mek is­te­mem.” diye cevap ver­miş. Ama son­ra­dan bu­rada bir hu­zur­suz­luk ya­şan­mış, bu­ra­dan dört ki­şiyi başka ca­mi­lere gön­der­miş­ler, dört ki­şiyi on­larla yer de­ğiş­tir­di­ler. İşte bu­ra­daki gö­re­vim bu şe­kilde baş­la­mış oldu.

Mü­ez­zin ola­rak bu­rada biz dokuz ki­şiy­dik. Ama ca­mi­nin te­miz­lik iş­le­rini de yine biz ya­par­dık. Bir çalı sü­pür­gesi vardı me­sela onunla ca­miyi biz sü­pü­rür­dük. Şimdi te­miz­lik­çi­ler ayrı, gü­ven­lik­çi­ler ayrı, mü­ez­zin­ler ayrı, imam­lar ayrı, şimdi bol­luk var, el­ham­dü­lil­lah, o zaman ne­rede!

O zaman bir müezzinin başka ne gibi vazifeleri vardı Hocam?

Kay­yım nö­beti vardı me­sela, bek­ler­dik ca­mide. Gece ya­tar­dık bu­rada, nö­betçi olan bu­rada ka­lırdı gece. Ama bir vakit kay­ma­kam bey “Yö­net­me­likte öyle bir şey yok, yan­lış ya­pı­yor­su­nuz, size bu­rada bir şey olsa hak da iddia ede­mez­si­niz.” de­mişti. Sonra da za­manla o da kalktı.

Emin Saraç Ho­ca­e­fendi buna hep esef ederdi. “Se­la­tin ca­mi­le­rinde ge­ce­leri mü­ez­zin­ler kalır, iba­det eder­lerdi, bu bir ma­nevi nö­betti, şimdi kal­dır­dı­lar bu nö­beti.” derdi.

Evet. Ama es­ki­den mü­ez­zin­lik ve kay­yım­lık ay­rıydı. Kay­yım­la­rın gö­revi ca­miyi bek­le­mek ve te­miz­le­mekti. Mü­ez­zin de, na­mazla il­gili gö­rev­ler­den me­suldü; ezan oku­mak, kamet etmek gibi. Sonra mü­ez­zin ve kay­yım­lık gö­re­vini bir­leş­tir­di­ler.

Ben Emin Ho­cam­dan din­le­dim; Kay­yım başı Sü­ley­man Efendi var­mış; Ar­na­vut­muş ken­disi, ay­rıca mu­had­dis­miş, hadis-i şerif oku­tur­muş. Gece bu­rada kal­dığı za­man­larda te­hec­cüd na­mazı kı­lar­mış. Öyle ki bütün cami sat­hında namaz kıl­mış; “Ca­mide namaz kıl­ma­dı­ğım yer kal­madı.” der­miş. Hem de hep yu­ka­rıda gusül ab­desti ala­rak ya­pı­yor­muş bunu.

Mü­ez­zi­nin va­zi­fe­le­rin­den bah­se­di­yor­du­nuz Hocam.

Evet; ca­miyi açma ka­pama, te­miz­leme iş­leri de bize aitti. Ezan için mi­na­reye çı­kar­dık. Biz iki mi­na­reye çıkar, çift ezan okur­duk.

Ezan çıplak sesle mi okunuyordu?

Tabi ki, yal­nız ben gel­di­ğim zaman ho­par­lör teş­ki­la­tını yeni kur­muş­lardı. Ondan önce çıp­lak sesle oku­nu­yordu. Ama ho­par­lör teş­ki­latı da şe­re­feye ku­rul­muştu. Ezanı mik­ro­fonla okur­duk ama yine de oraya çı­kar­dık. Orada sü­rekli ru­tu­bet al­ma­sın­dan do­layı çok ma­kine de­ğiş­tir­dik. Bak­tık ola­cak gibi değil, sonra ma­ki­neyi aşa­ğıya in­dir­dik ama mik­ro­fon­lar yine yu­ka­rı­daydı. Di­ya­net reisi Tay­yar Al­tı­ku­laç bil­hassa bunun üze­rinde du­rurdu, ezan­la­rın yu­ka­rıda okun­ma­sını is­terdi.

Her vakit mi çift ezan okurdunuz?

Yok, her va­kitte değil. Öğle, ikindi yatsı çift ezan, sabah ve akşam tek ezan oku­nurdu. İh­ti­yaç ge­reği böyle oku­nu­yordu. O za­man­lar mik­ro­fon yok malum. Bir ta­rafta oku­nan ezan diğer ta­raf­tan hiç du­yul­mu­yordu. Sağda solda iki mü­ez­zin iki mi­na­reye çık­tı­ğı­mızı ha­tır­lı­yo­rum. İlk gel­di­ğim zaman Kazım Hoca sağa, ben sola çı­kar­dım. Sonra Kazım Hoca gitti; başka bir mü­ez­zinle devam ettik. Sonra iki ta­rafa da cihaz ko­nuldu. Ama ses­ler mik­ro­fonda farklı çı­kı­yordu, uyumlu de­ğildi o yüz­den. De­di­ler ki “İki mik­ro­fona gerek yok, iki kişi aynı mi­na­reye çık­sın.” Yani aynı ci­haz­dan iki kişi oku­maya baş­la­dık. Sonra bir ara, nasıl ol­duysa bil­mi­yo­rum, çift ezan bı­ra­kıldı, her va­kitte tek ezan oku­yor­duk. Başta Emin Saraç Ho­ca­mız olmak üzere müf­tü­lüğe söy­le­yen­ler oldu, illa çift ezan okun­sun diye. O zaman Hâkî Demir müftü idi, beni ça­ğırdı, hiç unut­mam, “Hiç ol­mazsa bir vakit oku­yun, öğle vakti uzun, o va­kitte çift ezan oku­yun.” dedi. Sonra onu da bı­rak­tı­lar. Müftü beni tek­rar ça­ğırdı, “Bak, yazı ya­za­rım, üç vakit oku­maya sizi mec­bur ede­rim. Bir vakit olsun oku­yun.” dedi. O şe­kilde öğ­len­leri çift ezan okun­maya devam etti.

Minarede ilk şerefeye kadar mı çıkılıyordu?

Evet, ilk şe­re­feye çı­kı­lı­yordu, ilk şe­re­fede yüz kırk beş ba­sa­mak var, siz hesap edin artık, bu mi­na­re­nin ba­sa­mak­ları yük­sek­tir. Eski adam­lar ken­di­le­rine göre yap­mış­lar. İlk şe­re­fe­den ikinci şe­re­feye de kırk ba­sa­mak var.

Dokuz tane müezzin var demiştiniz Hocam, hatırladıklarınızı sayabilir misiniz?

Aziz Mah­mut Kutlu, Ahmet Diler, Meh­met Emin Kayan, İb­ra­him Al­ya­nak, Meh­met Beşli, Sü­reyya Özcan, Ahmet Aktaş, Hü­se­yin Uçar, Münir Uysal. Meh­met Beşli hâlâ devam edi­yor.

Son za­man­lar­daki mü­ez­zin­ler de İb­ra­him Gün­do­ğan, Şerif Duman, Ze­ke­riya Yıl­dız idi. On­larla da görev yap­tık yani. Bir de şimdi Mar­mara İla­hi­yatta pro­fe­sör olan Hasan Elik vardı, onunla da dört beş sene be­ra­ber mü­ez­zin­lik yap­tık.

Selâtin camilere müezzin olmak o zaman hangi şartları gerektiriyordu?

İm­ti­han açar­lardı müf­tü­lük­ler, im­ti­hanı ka­za­nan gi­rerdi. Hafız olma şartı yoktu ama ha­fız­ları ter­cih eder­lerdi. Hafız olma şar­tını son­ra­dan koy­du­lar. Sese de ba­kı­yor­lardı tabii.

Ders okutan var mıydı aranızda?

Kazım Bay­ram Hoca vardı, bak onun is­mini söy­le­meyi unut­tum, ben gel­di­ğimde o da bu­rada mü­ez­zindi, bir sene be­ra­ber görev yap­tık. O ders oku­turdu. Sonra imam oldu, başka bir ca­miye gitti, sonra tek­rar bu­raya geldi imam ola­rak. Hala ders okut­maya devam edi­yor, Fatih Camii Kur’an Kursu’nda.

Müezzinler arasında bir kademe var mıydı?

Tabi, belli bir yaşın üze­rinde bir tane ser-mü­ez­zin olurdu. O, mi­na­reye çık­mazdı, nöbet tut­mazdı ama her gün ca­miye ge­lirdi te­miz­liğe ne­za­ret ederdi.

Ben gel­di­ğimde Aziz Mah­mut Kutlu diye baş mü­ez­zi­ni­miz vardı. Ama o has­taydı, ra­por­luydu, o hal­dey­ken bir­kaç ay sonra vefat etti. O ra­porlu ol­duğu için ve­kâ­le­ten Ahmet Diler va­zi­feyi dev­ral­mıştı, sonra İb­ra­him Al­ya­nak baş mü­ez­zin oldu. On­lar­dan sonra Da­ğıs­tanlı Meh­met Abi (Meh­met Emin Kayan) oldu. O emekli olunca da Münir Uysal geçti. O da 89’da emekli olunca ben baş mü­ez­zin oldum ve emekli olana kadar devam ettim.

Hocam şimdi dört müezzin vazife yapıyor, bu şekilde nasıl azaldı?

Di­ya­net, ten­si­kat di­yor­lar yani azaltma ka­rarı aldı; A sı­nıfı yani se­la­tin ca­mi­le­rinde altı mü­ez­zin ola­cak dedi; ölen ve emekli ola­nın ye­rine mü­ez­zin ver­medi. Bizi al­tıya kadar in­dir­di­ler, gi­de­nin ye­rine yeni bi­rini yol­la­ma­dı­lar. Sonra efen­dim, altı da fazla deyip beşe in­dir­di­ler, beş de fazla deyip dörde in­dir­di­ler. Şu anda da resmî kadro sa­yısı budur. Bun­ları in­di­rir­ken Di­ya­net bir hiz­met kad­rosu kurdu ca­mi­lere. Bu ki­şi­ler haf­tada iki sefer gelip te­miz­lik ya­par­lardı ca­mi­lerde. Bak­tı­lar ki öyle de ol­madı bu sefer te­miz­lik va­zi­fesi için sabit iki kişi ayar­landı. Vak­tinde dokuz mü­ez­zi­nin gö­rev­len­di­ril­mesi ih­ti­yaç­tan do­la­yıydı yani.

Siz Hırka-i Şerif Camii’nde iken görevli olarak kaç kişiydiniz, kimler vardı?

İki imam, altı mü­ez­zin gö­rev­liydi. İmam ola­rak Ni­yazi Bilge ve Fevzi Mısır vardı. Bir de hatib ola­rak Ali Yekta (Sundu) Efendi vardı, Allah rah­met ey­le­sin.

Fatih Camii’ne has va­zi­fe­ler de vardı değil mi Hocam, me­sela sabah na­ma­zın­dan sonra Fetih Su­resi’nin okun­ması…

Şimdi, ben ye­tiş­me­dim de çok es­ki­den sırf Cuma ve Pa­zar­tesi gün­leri sabah Yâsîn oku­mak için ayrı, diğer gün­lerde de Fetih Su­resi oku­mak için ayrı kad­rolu gö­revli var­mış bu­rada. Kad­roya cihet de­nirdi ön­ce­den. Bu ci­het­le­rin hepsi yok olunca, Da­ğıs­tanlı Meh­met Abi­nin ba­bası va­iz­miş bu­rada, sonra emekli olmuş, o demiş ki “Yakın otu­ru­yo­ruz bu­rada, ge­le­nek­le­ri­mi­zin ih­yası için imam­larla devam et­ti­re­lim bu iş­leri. Ömrüm ol­dukça Sure-i Fetih’i ben oku­ya­ca­ğım, Yâsîn-i Şe­rîfi de siz imam­lar nö­betçi ol­du­ğu­nuz zaman oku­ya­bi­lir­si­niz.” O şe­kilde görev al­mış­lar imam­lar, fahri ola­rak devam et­ti­ler buna yani. Şimdi Sure-i Fetih’i mü­ez­zin­ler, Yâsîn-i Şerîf’i imam­lar oku­maya devam edi­yor. O gün bugün bu şe­kilde devam edi­yor.

Ben gel­di­ğim zaman yoktu ama daha evvel Bu­hârî-i Şerîf oku­nur­muş Fatih Camii’nde. Bunun için bir oda da ay­rıl­mış bu­rada, “Bu­hârî Odası” denir.

Cuma gün­leri me­sela Hocam, her ca­mide vaaz edi­lir ama bu­rada hatim takip edi­li­yor…

Evet, o da Fatih Sul­tan’ın vak­fi­ye­si­dir; her Cuma, 10 tane hafız, bir yap­rak olmak üzere, şek­lin­dey­miş. Böy­le­likle Kur’an-ı Kerim’den bir cüz oku­nur­muş. Vak­tinde bunun için cihet de kon­muş. Ama bir ara kal­dır­mış­lar bu uy­gu­la­mayı, vaaza çe­vir­miş­ler. Müftü vaaz ederdi. Emin Hocam, “Vak­fi­yeyi nasıl ihlal edi­yor­su­nuz, sen başka zaman vaaz et.” demiş müf­tüye, ken­disi an­la­tırdı bunu. Allah rah­met ey­le­sin, Emin Saraç Ho­ca­mı­zın gay­re­tiyle yine eski ha­lini aldı, ha­time devam edildi. Ca­mide va­zi­feli olan­lar üst­le­nir bu gö­revi o za­man­dan beri. Ge­nelde biz genç­ler okur­duk o dö­nemde. Dül­ger­zade Kur’an Kursu ho­cası ayak­ları kesik İs­mail Efendi gelip otu­rur, din­lerdi.

Fatih Camii Ramazan-ı Şerif’te nasıl olurdu?

Fatih Camii’nde, Ra­ma­zan-ı Şerif’te mi­nel­ka­dim (es­ki­den beri) “En­de­run Usûlü”1 uy­gu­la­nırdı. Mü­ez­zin­le­rin hepsi o ko­nuda ehil­lerdi. Her 4 re­kâtta bir makam de­ği­şirdi.

Sonra Ra­ma­zan’da, bu­rada mu­ka­bele ko­nu­sunda büyük fa­a­li­yet olurdu. Ca­miin içe­ri­sinde, sekiz-on yerde mu­ka­bele oku­nurdu. Sa­hurda ha­fız­lar ge­lirdi me­sela, ca­miin her bir ta­ra­fına da­ğı­lır­lardı. Ka­dın­lar da ge­lirdi din­le­mek için, kadın ce­maat de vardı yani. O za­man­lar radyo yok ev­lerde, te­le­viz­yon yok. Şimdi o mec­ra­larda da Kur’an oku­yuş­la­rı­nın yay­gın­laş­ması ca­mi­leri fa­kir­leş­tirdi. Va­tan­daş evinde otu­ru­yor, açı­yor te­le­viz­yo­nunu, ora­dan din­li­yor, ca­miye gel­mi­yor. Es­ki­den öyle bir imkân ol­ma­dığı için ca­miye ge­li­yordu din­le­mek is­te­yen. O yüz­den ca­mi­ler yuva gibi kay­nardı, ka­la­ba­lık olurdu.

Ra­ma­zan gün­le­rinde ikindi son­ra­sında güzel oku­yan ha­fız­lar mü­ez­zin mah­fi­li­nin al­tında top­la­nır, “aşır” okur­lardı. Öyle kısa oku­maz­lardı, bir-iki sayfa okur­lardı, üç sayfa oku­yan bile olurdu. Ben gel­di­ğimde devam edi­yordu bu uy­gu­lama. On­la­rın içinde bir baş olurdu, baş hafız, ilk o okurdu. Sü­ley­ma­niye’nin mü­ez­zini Ni­yazi Bey baş ha­fızdı. O vefat et­tik­ten sonra Ali Rıza Al­tun­bay ol­muştu. O vefat et­tik­ten sonra Bay­ram Ali geç­mişti. Öyle devam etti.

Ramazan’da cami geceleri açık olur muydu?

Sa­dece Kadir Ge­cesi açık olurdu, sa­baha kadar.

Mevlid Gecelerinde de Sakal-ı Şerif ziyareti oluyordu herhalde değil mi Hocam?

Evet, Mev­lid Ge­ce­si­nin ol­duğu gün, ikindi na­ma­zın­dan sonra Sakal-ı Şerif zi­ya­reti ya­pı­lırdı. Yakın za­mana kadar da devam edi­yordu da bu pan­de­mide kal­dı­rıldı.

Fatih Camiinin teberrukatından dedikleri rahleleri, kadim levhalar vs. var mıydı siz geldiğinizde?

Çok vardı ço­ğunu da lü­zum­suz kül­fet olu­yor gi­bi­sin­den, va­kıf­lara iade et­ti­ler. Çok levha vardı bu­rada. Mü­ez­zin mah­fe­line asılı büyük bir levha vardı me­sela; “إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ” ya­zı­yordu, Ye­sâ­ri­zâde Mus­tafa İzzet Efendi’nin ya­zı­sıydı. Onun kar­şı­sın­daki sü­tu­nun önünde kürsü var ya, onun üs­tünde “إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء” ya­zılı, aynı ebat­larda levha vardı, ikisi kar­deş lev­haydı yani. On­larla be­ra­ber çok lev­ha­lar bu­ra­dan git­miş. Şimdi onlar akılda kal­madı ki, şu levha şu levha, di­ye­yim. Ama ya­rı­sın­dan faz­lası git­miş bir kere; şu an mev­cut olan, o gi­de­nin ya­rısı bile değil.

Bir ka­si­de­nin, “Garîk-i bahr-i is­yâ­nım / Da­hî­lek yâ Ra­sûl­lal­lah” şek­lin­deki kıs­mını bir zât-ı muh­te­rem levha yap­mış. O da vardı bu­rada. Sonra di­ğer­le­riyle be­ra­ber onu da top­la­dı­lar, bir daha da as­ma­dı­lar.

Akşemseddin Hazretlerinin tacı şeriflerini de siz muhafaza ediyordunuz burada, değil mi?

Evet, o da gitti ama. Daha es­ki­den mih­ra­bın ya­nında san­cak şek­linde ası­lıy­mış, di­limli di­limli bir mu­ha­fa­zası var­mış. En son ben ba­kı­yor­dum, emekli olunca iade edildi. İlk mü­ez­zin mah­fi­linde mu­ha­faza edi­li­yordu, cümle ka­pı­sı­nın üs­tünde, ca­miin ori­ji­nal mü­ez­zin mah­fili ora­sı­dır. Orası bütün ca­miye hâ­kim­dir. Şu an mü­ez­zin­le­rin kul­lan­dığı mah­fil ca­miin ori­ji­na­linde yok­muş. Cami, Sul­tan Üçüncü Mus­tafa za­ma­nında, ikinci defa ya­pıl­dığı zaman şim­diki mü­ez­zin mah­fili ve hün­kâr mah­fili de ek­len­miş. Kubbe de bu kadar yük­sek de­ğil­miş. Cami yoğun olunca ha­va­dar olsun diye yük­selt­miş­ler. Eski mü­ez­zin mah­fi­lini te­ber­ru­katı mu­ha­faza etmek için kul­la­nı­yor­duk. Tac-ı şe­rifi de ta­di­lat es­na­sında top­la­dık oraya gö­tür­dük ama şimdi ne­reye gitti bil­mi­yo­rum. Orada imam­la­rın yaz­dığı mus­haf­lar, Ab­dül­ha­mid’in he­diye et­tiği rahle filan vardı, onlar da va­kıf­lara iade edildi bu­rada ziyan ol­ma­sın diye.

Hocam cemaat nasıldı, dikkat çeken kimseler var mıydı?

Bakın ben Mus­tafa Efendi’den din­le­dim: Med­re­se­ler faal iken ca­miye ce­maat gi­re­mez­miş, ta­le­beyle do­luy­muş cami. Set üstü hep sa­rıklı hoca, arka taraf hep ta­le­beyle do­luy­muş. Ce­maat dı­şarda, şa­dır­vanda olur­muş. O zaman di­rek­le­rin arası ca­me­kânlı imiş, o kısım ka­pa­lıy­mış yani. Ce­maat orada namaz kı­lar­mış. Mü­ez­zin­ler kur­na­lar­dan tek­bir alır­lar­mış.

Şimdi, val­lahi, bizim dö­nem­deki o ce­maat de kal­madı. Özel ce­ma­ati vardı. Ta Ko­ca­mus­ta­fa­paşa’dan, Balat’tan de­vamlı gelen ce­maat vardı. İlim ehli çoktu, mü­der­ris­ler vardı. Mih­rabı dol­du­ra­cak ki­şi­ler vardı. Set üs­tünde ho­ca­lar olurdu hep. Meh­met Ali Hoca vardı me­sela.

Sabah na­ma­zın­dan sonra ik­ram­lar eş­li­ğinde soh­bet, mu­hab­bet olurdu, yaş­lı­ları din­ler­dik. Hiç­biri kal­madı şimdi, hepsi buhar oldu gitti sanki.

Hızır aley­his­se­lam’ın da Fatih Camii’ne gel­diği söy­le­nir Hocam.

Evet, haf­tada bir gün Hızır aley­his­se­lam’ın bu­raya uğ­ra­dı­ğını söy­ler­ler.

Nur içinde yat­sın, Gü­mül­ci­neli Ho­ca­mız­dan nak­len bir şey an­la­ta­yım bir de; ce­ma­a­ti­miz­den biri na­maz­day­ken, “Ca­mi­den ve­li­ler eksik olmaz, illa veli olur ca­mide der­ler, acaba bu­rada var mı?” diye ak­lın­dan ge­çir­miş. Na­mazı bi­tir­miş, sağa selam ver­miş, sola selam ve­rince ya­nın­daki adam om­zuna do­kun­muş, “Ben­den başka 7 kişi daha var.” demiş.

Muh­te­rem Hocam, vakit ayır­dı­ğı­nız için çok te­şek­kür ede­riz. Allah razı olsun.

  1. Müezzinlerin, teravih namazının tervihalarında (dört rekât aralarındaki dinlenmeler), değişik makamlarda eserler, ilahiler okuması ve salât u selâmlar getirmesidir. ↩︎