Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Muhabbet Yolu Olarak Sünnet

46. Sayı · 2017/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Sözde Peygamber Sevgisinden Özde Peygamber Sevgisine

Bu ya­zı­nın ko­nusu, kul­lu­ğun nihaî ga­yesi Mu­hab­be­tul­lâ­hın Ha­bî­bul­lâh’ı sev­meye, O’nu sev­me­nin de O’nun sün­ne­tine uy­maya bağlı ol­du­ğu­dur. Üm­me­tin sün­net­ten ta­ma­men uzak­laş­tığı mo­dern çağda, son yıl­lar­daki Kutlu Doğum prog­ram­la­rında gö­rül­düğü gibi, yu­var­lak söz­lerle soyut, içi boş bir pey­gam­ber sev­gisi ya­yıl­makta, “Pey­gam­be­ri­miz aç­lık­tan kar­nına taş bağ­lardı” gibi ri­va­yet­lerle avu­nan Müs­lü­man­la­rın ço­ğun­luğu, ma­a­le­sef bu sev­giyi ha­yat­la­rına yan­sıt­mak için hiç­bir kaygı duy­ma­dan ya­şa­mak­ta­dır­lar. Hâl­buki ebedî sa­a­det, sözde pey­gam­ber sev­gi­sin­den özde pey­gam­ber sev­gi­sine geç­meye bağ­lı­dır. Ka­na­a­ti­mizce bunun için pey­gam­bere it­tibâ ve mu­hab­be­tin ebedî sa­a­det yo­lunu, dinin özünü oluş­tur­du­ğunu keş­fetme ve bu sev­giyi ete-ke­miğe bü­rün­dü­ren Ne­vevî ve Ha­cı­ve­yis­zâde gibi eski ve çağ­daş sa­lih­le­rin ha­yat­la­rın­dan ibret alma ih­ti­ya­cın­da­yız.

Varlığın Kaynağı Muhabbet

Sevgi, şiir ve ha­ma­set ko­nusu mü­cer­ret bir kav­ram de­ğil­dir. Var­lı­ğın kay­nağı hubb=sev­gi­dir. Zira Arapça “hubb” (حُبّ) sevgi, aynı kök­ten gelen “habbe” (حَبَّة) (Ba­kara, 2/261) ise “tane, kök” mâ­nâ­sına gelir. Demek ki bir ağaç, to­hum­dan vücut bul­duğu gibi bütün var­lık da sev­gi­den vücut bul­muş­tur. Allah, mut­lak gayb, sırf zât, zâ­tiy­yet, eha­diy­yet mer­te­be­sinde, is­tiğ­rak ha­linde, kenz-i mahfî iken ta­nın­mayı sevdi. Hadîs-i kud­sîde bu­yu­rul­duğu gibi: “Ben gizli bir ha­zine idim, bi­lin­meyi sev­dim de kâ­i­natı ya­rat­tım” (كُنْتُ كَنْزاً مَخْفِياً فَأحْبَبْتُ أنْ اُعْرَفُ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِاُعْرَفَ).

Soh­bet, bi­ri­nin ya­nında yer almak, hem­dem olmak, mu­hab­bet ise bi­rine altı yön­den meyl de­mek­tir. Aziz Mah­mud Hü­dayi Haz­ret­le­ri­nin Dîvân-ı İlâ­hî­yât’ında bu­yur­duğu gibi:

Hakk’ı koyup bâ­tıla meyl ü mu­hab­bet neden

Tâbi‘-i şey­tân olup fitne vü şir­ret neden

Ta­sav­vufî li­te­ra­türde hadis ola­rak zik­re­di­len “Ben Allah’tanım, mü’min­ler de ben­den­dir” sö­zü­nün be­lirt­tiği üzere Rab­bi­miz, “mu­hab­bet-i zâ­tiyye”sin­den “ta­ay­yün-i hubbî” ola­rak Ha­bîbi Mu­ham­med ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-se­lâ­mın nu­runu ve onun nu­run­dan bütün mah­lû­kâtı ya­rattı (Cey­lânî 2007: 20, 75, Avcı 2004: 245). Kâ­i­na­tın var­lık se­bebi, Allah’ın zâ­tına duy­duğu “mu­hab­bet-i as­liyye”den kay­nak­la­nan Ha­bî­bine duy­duğu bu “mu­hab­bet-i fer’iyye”dir. Sü­ley­man Çe­lebi (1990: 117), Mev­lid’inde:

Gel ha­bî­büm sana âşık ol­mu­şam

Cümle halkı sana bende kıl­mı­şam

Ben sana âşık olunca ey şerîf

Senin olmaz mı dü ‘âlem ey latîf

be­yit­le­riyle bu mu­hab­beti aşk ola­rak tav­sif eder. Sul­tan II. Mah­mud’un ha­nımı ve Sul­tan Ab­dül­me­cid’in an­nesi olan Bezm-i Âlem Va­lide Sul­tan’ın kul­lan­dığı müh­ründe ka­zın­mış ibare de bu mu­hab­beti şi­ir­leş­ti­rir:

Mu­hab­bet­ten Mu­ham­med oldu hâsıl,

Mu­ham­med’siz mu­hab­bet­ten ne hâsıl,

Zu­hû­run­dan bezm-i âlem oldu vâsıl.

Kâ­i­nat, ilahî mu­hab­bet­ten kay­nak­la­nan rubûbiyet/‘ubûdiyet mü­na­se­be­tine da­ya­nır. Geniş mâ­nâda ‘ubû­di­yet, Türk­çede canlı/cansız de­di­ği­miz bütün âlem­lere şa­mil­dir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Âlem­le­rin Rabbi” ya­nında, “İn­san­la­rın Rabbi” ve “Gök­le­rin, yerin ve ikisi ara­sın­da­ki­le­rin Rabbi” (رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا) ta­bir­leri bunu ifade eder. ‘Ubû­di­yet, “‘ubû­det ve iba­det” ola­rak ikiye ay­rı­lır. ‘Ubû­det=‘ab­di­yet, ilim=ma­ri­fe­tul­lâh, iba­det=‘âbi­di­yet, amel=tâ­a­tul­lâh­tır. Arapça ‘ubû­det, itaat de­mek­tir; bunun faili ‘abd’e, ita­ati eğer iradî ise kul, de­ğilse köle denir. Buna göre ‘âkıl âlem­ler kul, gayr-i ‘âkıl âlem­ler ise kö­le­dir. Ancak âyet, bu ayı­rı­mın bile me­cazî ol­du­ğunu ifade edi­yor:

ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

“Sonra göğe, o bir duman ha­linde iken te­vec­cüh etti. Sonra ona ve yere bu­yurdu ki: «İs­te­ye­rek veya is­te­me­ye­rek ge­li­niz». Onlar da, «İs­te­yi­ci­ler ola­rak gel­dik» de­di­ler” (Fus­si­let, 41/11). Ema­net âyeti de Rab­bi­mi­zin gök­ler, yer ve dağ­larla ko­nuş­ma­sına işa­ret eder: “Evet, biz o ema­neti gök­lere, yere ve dağ­lara arz ettik; onlar onu yük­len­meye ya­naş­ma­dı­lar, ondan kork­tu­lar da onu insan yük­lendi. O cid­den çok zâlim, çok câhil bu­lu­nu­yor” (Ahzâb, 33/72).

‘Ubû­di­ye­tin ‘ubû­det ve iba­det denen ma­ri­fe­tul­lâh ve tâ­a­tul­lâh iş­lev­leri, âlem­lere göre umumî ve hu­susî, tesbih/hamd, zikir/şükür ola­rak ay­rı­lır. Canlı/cansız, ‘âkıl/gayr-i ‘âkıl bütün âlem­le­rin ma­ri­fe­tul­lâhı tes­bih, tâ­a­tul­lâhı hamd; akıl sa­hibi insan ve cin­nin ma­ri­fe­tul­lâh ve tâ­a­tul­lâhı ise zikir ve şü­kür­dür. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen, “Onun için yal­nız Allah’a kul­luk et ve şük­re­den­ler­den ol” (Zümer, 39/66) âyeti, iba­de­tin özel adı ola­rak zikir/şükür mü­na­se­be­tini ifade eder. Arap­çada aynı kök­ten gelen mu­hab­bet (h-b-b) ile tes­bih (s-b-h) ke­li­me­leri ara­sında iş­ti­kak, iki kav­ram ara­sın­daki mânâ mü­na­se­be­tini gös­te­rir: “Arşı ta­şı­yan­lar ve çev­re­sin­de­ki­ler, Rab­le­rini hamd ile tes­bih eder­ler, O’na ina­nır­lar ve mü­min­ler için is­tiğ­farda bu­lu­nur­lar: “Rab­bi­miz! İlim ve rah­metle her şeyi ku­şat­tın; tevbe edip senin yo­luna uyan­ları ba­ğışla ve on­ları Ce­hen­nem aza­bın­dan koru” (der­ler)” (Mümin, 40/7). Diğer var­lık­la­rın dev­revî mu­hab­bet ha­re­keti de “tes­bih”in tü­re­diği “sebh” ke­li­me­siyle ifade edi­lir: “O ki ge­ceyi ve gün­düzü ve gü­neşi ve ayı ya­rattı. Her biri bir fe­lekte sebh eder­ler (yüzer, devr eder­ler)” (En­biyâ, 21/33).

‘Ubû­det iş­levi ola­rak zikir, in­sa­nın ta­bi­a­tın­dan kay­nak­la­nır. Arapça insan ke­li­mesi, zik­rin zıddı nis­yan kö­kün­den gelir; sa­dece insan, unu­tan ve ha­tır­la­yan bir var­lık­tır. Ab­dul­lah İbn Abbas’a at­fe­di­len, “İlk unu­tan, in­san­la­rın il­ki­dir” (أَوَّلُ ناسٍ أوَّلُ النَّاسِ) sö­zü­nün ifade et­tiği gibi. Bu söz, Hz. Âdem’in ontik hi­kâ­ye­si­nin ifa­de­si­dir. Hz. Âdem ile Havva, ilahî im­ti­han uya­rınca şey­ta­nın iğ­vâ­sıyla Rab­bi­mi­zin “Sakın bu ağaca yak­laş­ma­yın” tem­bi­hini unu­ta­rak yasak ağa­cın mey­ve­sin­den yi­yince cen­net­ten dün­yaya, va­tan­dan gur­bete sü­rül­dü­ler. Hz. Âdem’in tev­be­sini kabul eden Rab­bi­miz, ona va­ta­nına dönüş için din ni­me­tini bah­şetti. Din, kay­bet­ti­ğine ye­ni­den ka­vuş­ması için Allah’ın in­sana ver­diği bir Deyn (Borç), dinin kay­nağı Kitap ve Sün­net ise unut­tu­ğunu ha­tır­la­ması için Zikir’di. Zikir, Rab­bini ta­nı­mak üzere in­sa­nın elest bez­minde ver­diği ahdi, aynı za­manda beka yurdu cen­neti, cen­net ha­ya­tını ha­tır­la­ması de­mek­tir. İn­sa­nın ga­yesi, ayrı düş­tüğü Rab­bine yak­laş­mak, cen­nete ka­vuş­maktı.

‘Ubû­det=‘ab­di­yet, ma­ri­fe­tul­lâh ile te­zel­lül, iba­det=‘âbi­di­yet, tâ­a­tul­lâh ile ta­kar­rub­dur. Ubû­di­ye­tin başı Allah’a karşı te­zel­lül=al­çalma, sonu Allah’a doğru ta­kar­rub=yak­laş­ma­dır; te­zel­lül nefy, ta­kar­rub is­bat­tır; nefy ol­ma­dan isbat olmaz. Te­zel­lül, Allah ta­ra­fın­dan Hz. Âdem’e secde em­rine karşı gelen İblis’in te­keb­bü­rü­nün nef­yi­dir: “Hani Biz me­lek­lere “Âdem’e secde edi­niz” de­miş­tik; onlar da hemen secde edi­ver­miş­lerdi. Yal­nız İblîs ka­çın­mış, ki­bir­len­miş ve kâ­fir­ler­den ol­muştu” (Ba­kara, 2/34). Dinin di­reği, ana iba­det namaz, na­ma­zın özü secde, sec­de­nin ga­yesi de Allah’a yak­laş­mak­tır. En doğru gö­rüşe göre Allah Ra­sûlü ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-se­lâma in­di­ril­miş ilk sûre olan Alak’ın son âye­tinde bil­di­ril­diği gibi: “Sakın onu din­leme de secde et ve yak­laş” (Alak, 96/19). Bun­ları toplu ola­rak şöyle bir tab­loda gös­ter­mek ko­nuyu daha iyi an­la­ta­cak­tır:

  Rubûbiyet

‘Ubûdiyet

 
Marifetullâh Taatullâh
‘Ubûdet/‘Abdiyet İbadet/‘Âbidiyet
İlim

Tesbih

Zikir

Tezellül

Nefy

Amel

Hamd

Şükür

Takarrub

İsbat

Habîbine Uyma Allah’ı Sevmenin Delilidir

Da­hası iba­de­tin özü zikir, İman=Tas­dik ve İslâm=Tev­hid ola­rak ikiye ay­rı­lır. İman, Ra­sûlü “tas­dik”; İslâm, Allah’ı “tev­hid”dir. Da­hası bu, pey­gam­ber­ler­den bir pey­gam­ber değil, “Ben Allah’tanım, mü’min­ler de ben­den­dir” ha­di­si­nin be­lirt­tiği üzere, Allah’ın, bütün mah­lû­kâtı nu­run­dan ya­rat­tığı, Ebü’l-Ervâh, Sey­yidü’l-‘Âle­mîn olan Mu­ham­med ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-se­lâm­dır. Şu halde kul­lu­ğun nihaî ga­yesi, ilahî mu­hab­bet, Ha­bî­bini sev­meye, bu ise O’na uy­maya bağ­lı­dır. O’na uy­ma­dan ve sev­me­den doğ­ru­dan Allah’ı sev­mek im­kân­sız­dır. Bu farkı İslâm ta­ri­hinde en net Hz. Râbia ile İmam Rab­bânî ör­nek­le­rinde gör­mek müm­kün­dür. İmam-ı Rab­bânî (Ser­hendî 2007: 43), Ri­sâ­letü’l-Meb­dei ve’l-Me’âd isimli ese­rinde bu farkı şöyle an­la­tır:

“Bir gün bir grup der­vişle otu­rur­ken bu fakir, Rasûl-i Ekrem ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-se­lâma olan mu­hab­be­ti­nin ke­ma­lin­den, “O’nun mu­hab­beti onu öyle sar­mış­tır ki Allah Süb­hâ­nehû’yu Mu­ham­med ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-se­lâ­mın Rabbi ol­ma­sın­dan do­layı se­vi­yor” dedi. Mec­lis­te­ki­ler bu söze şa­şır­dı­larsa da inkâr ve mu­ha­le­fet gös­te­re­me­di­ler. Benim bu sözüm, Hz. Râbia’nın sö­züyle çe­li­şi­yor. O şöyle de­mişti: “Rü­yamda Ra­sû­lul­lah sal­lal­lâhü ‘aleyhi ve sel­leme “Senin mu­hab­be­tine kal­bimde yer kal­ma­ya­cak şe­kilde Allah Teâlâ’nın mu­hab­beti beni sardı” dedim.”

Bu söz­le­rin ikisi de sekri ifade edi­yor­larsa da asl olan benim sö­züm­dür. O tam se­kirde iken söy­le­miş, ben ise sah­vın ba­şında söy­le­mi­şim. Onun sözü sı­fat­lar mer­te­be­sinde, benim sözüm ise Zât mer­te­be­sin­den dö­nüş­ten son­ra­dır. Çünkü Zât mer­te­be­sinde böyle mu­hab­bete yer yok­tur; bütün nis­bet­ler o mer­te­be­den aciz­dir. Orada hep hay­ret veya cehl var­dır. Belki o mer­tebe, zevkle mu­hab­be­tin nef­yi­dir. Salik o mer­te­bede ken­dini mu­hab­bette bâkî gö­re­mez. Mu­hab­bet ancak sı­fat­larda olur. Bah­set­tik­leri zâta ait mu­hab­bet­ten mak­sat, Zât-i eha­diy­yet değil, bazı iti­bar­ları ile zât­tır. O hâlde Râbia’nın mu­hab­beti sı­fat­lar mer­te­be­sin­de­dir.”

Rab­bi­mi­zin bu­yur­duğu gibi:

“De ki: Eğer Allah’ı se­vi­yor­sa­nız bana uyun ki Allah da sizi sev­sin ve gü­nah­la­rı­nızı ba­ğış­la­sın. Allah çok ba­ğış­la­yan ve çok mer­ha­met eden­dir” (قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ) (Âl-i İmran, 3/31). Allah’ın mu­hab­beti, kul­lu­ğun nihaî ga­yesi ve vus­la­tın en kes­tirme yo­lu­dur. Ma­raşlı Ahmed Tâhir Efendi, “İn­san­lar Allah’a bir­çok yol­dan va­rır­lar, fakat en kısa ve kes­tirme yol mu­hab­bet­tir” der. Allah’a mu­hab­bet ise Onu ma­ri­fete bağ­lı­dır. “Ben gizli bir ha­zine idim, bi­lin­meyi sev­dim de kâ­i­natı ya­rat­tım” (كُنْتُ كَنْزاً مَخْفِياً فَأحْبَبْتُ أنْ اُعْرَفُ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِاُعْرَفَ) hadis-i kud­sî­sinde de mu­hab­be­tin ma­ri­fet­ten önce gel­mesi, onun ma­ri­fete bağlı ol­du­ğunu gös­te­rir. Çünkü Hz. Ali’ye at­fe­di­len, “Kişi, bil­me­di­ği­nin düş­ma­nı­dır” sö­zü­nün de ter­sin­den ifade et­tiği gibi, insan bil­di­ğini sever, bil­me­di­ğini sev­mez. Bu yüz­den Hasan Basrî haz­ret­leri, “Rab­bini bilen O’nu sever, dün­yayı bilen onu hor görür” der.

Allah’ı ma­ri­fe­tin yolu ise Onun Ha­bî­bine uy­mak­tır. Hasan Basrî, bu âyete atıfla bu­yurdu: “Allah’ı sev­me­nin ala­meti, Ra­sû­lul­lah sal­lal­lâhü ‘aleyhi ve sel­le­min sün­ne­tine it­ti­bâ­dır.” Başka bir yerde de: “Mü’min­le­rin, Allah’ı sev­me­si­nin ala­meti, Ra­sûlü’nün sün­ne­tine it­tibâ kı­lındı” وكان علامة حبّه إيّاهم اتّباع سنّة رسول اللّه صلّى اللّه عليه وسلّم») (وفي موضع آخر «فقد جعلت علامة حبّهم اللّه اتّباع رسوله (el-Lâ­le­kâî 2001: I/71). Zün­nûn Mısrî de ben­zer bir yorum yapar: “Aziz ve celîl Allah’ı se­ve­nin ala­meti, ah­lâ­kında, fi­il­le­rinde ve sün­net­le­rinde Ha­bî­bul­lâh sal­lal­lâhü ‘aleyhi ve sel­leme uy­ma­sı­dır (من علامات المحب لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ متابعة حبيب اللَّه صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي أخلاقه وأفعاله وأوامره وسننه.) (el-Ku­şeyrî 2017: 105).

Türk­çede uymak ke­li­mesi, it­tibâ ile mu­va­fa­kat ke­li­me­le­ri­nin iki­sini de ifade et­ti­ğin­den ka­rı­şık­lığa sebep ola­bi­lir. Biz, Ra­sû­lul­lah ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâm Efen­di­mize İmam ola­rak tâbi‘ ol­duk­tan, “it­tibâ” et­tik­ten sonra Sün­ne­tine “mu­va­fa­kat” ede­riz. Yani mü’min­ler, O ha­yat­tay­ken Mes­cid-i Nebî’de ar­ka­sında saf tut­tuk­la­rında O’na imam ola­rak it­tibâ, namaz kıl­dık­la­rında da mu­va­fa­kat etmiş olur­lar. Bu­rada “Beni namaz kı­lı­yor gör­dü­ğü­nüz gibi namaz kılın” (صلوا كما رأيتموني أصلي) bu­yur­duğu üzere, na­mazı eda tarzı O’nun Sün­ne­ti­dir. Mü’mini Allah’a yak­laş­tı­ra­cak ideal namaz/ibadet, ancak imam ola­rak O’na uya­rak eda edi­lir. Mu­hab­be­tin lü­gavî mâ­nâsı “meyil”, mey­lin dinî mâ­nâsı ise iba­det­ler yo­luyla Allah’a yak­laş­mak, “kur­bet”tir. Mey­lin yolu yok, ancak kur­be­tin yolu var­dır: Mu­va­fa­kat. Ancak Ha­bî­bul­lâh’ın gös­ter­diği şe­kilde, O’nu gö­rü­yor­muş gibi namaz kılan, Allah ken­di­sini gö­rü­yor­muş gibi ihsan mer­te­be­sinde ha­kikî namaz kı­la­bi­lir. Ha­bî­bul­lâh’ı seven, imam ola­rak O’na uyar, O’na uya­rak da ilahî kur­bet ve ma­ri­fete ve nihaî gaye olan Allah’ın mu­hab­be­tine eri­şir. Şe­ma­tik ola­rak gös­te­rir­sek:

Ra­sû­lul­lah’ı ma­ri­fet, ün­si­yet ®mu­hab­bet, meyil ®iman, tas­dik ®it­tibâ ®mu­va­fa­kat ®ilahî kur­bet ®ma­ri­fet ®mu­hab­bet.

Habîbullâh’a Muhabbet İlahî Hidayetin Delilidir

Bu­rada mu­hab­bet ile it­tibâ ara­sın­daki sebep/sonuç mü­na­se­be­ti­nin yönü me­se­lesi akla ge­le­bi­lir. Yani mu­hab­bet, it­ti­bâ­nın se­bebi midir, so­nucu mudur? Biz, Ha­bî­bul­lâh’ı sev­di­ği­miz için mi ona uya­rız, uy­du­ğu­muz için mi se­ve­riz? Biz­zat Sey­yidü’l-‘Âle­mîn ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâm Efen­di­miz, ken­di­sine uya­nın se­ve­ce­ğini, it­ti­bâ­nın mu­hab­bete gö­tü­re­ce­ğini beyan eder: “Kim benim sün­ne­timi ihya ederse beni sev­miş olur. Beni seven de cen­nette be­nimle be­ra­ber olur” (مَنْ أَحْيَا سُنَّتِي فَقَدْ أَحَبَّنِي وَمَنْ أَحَبَّنِي كَانَ مَعِي فِي اَلْجَنَّةِ) (el-Müt­takî 2004: 1/105, Ars­lan ‎2015).

Diğer ta­raf­tan bütün hi­da­yet Allah’tan ol­du­ğuna göre, hi­da­ye­tin baş­lan­gıcı Ha­bî­bine mu­hab­bet de Allah’tan­dır. Ga­zâlî’nin de be­lirt­tiği gibi iman, as­lında Ha­bî­bul­lâh’ı tas­dik­tir (Işık 2007: 23). Âyet, Ha­bî­bine iman mu­hab­be­tini bize Rab­bi­mi­zin ver­di­ğini beyan edi­yor:

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ

“Ve bi­li­niz ki ara­nızda mu­hak­kak Allah’ın Ra­sûlü var­dır. Eğer o, bir­çok işte size itaat ede­cek ol­saydı el­bette he­lâke dü­şer­di­niz. Ancak Allah size imanı sev­dirdi ve onu kalp­le­ri­nizde süs­ledi ve size küfrü ve fâ­sı­kane ha­re­ket­leri ve is­yanı çir­kin gös­terdi. İşte rüşde eren­ler de on­lar­dır” (Hu­cu­rât, 49/7). O halde yu­ka­rıda ver­di­ği­miz zin­ci­rin ba­şına hi­da­yeti ek­le­mek ge­rek­mek­te­dir: Hi­da­yet ®Ra­sû­lul­lâh’ı ma­ri­fet, ün­si­yet ®mu­hab­bet, meyil ®iman, tas­dik ®it­tibâ ®mu­va­fa­kat ®ilahî kur­bet ®ma­ri­fet ®mu­hab­bet. “He­di­ye­le­şin se­vi­şin” (تَهَادُوا تَحَابُّوا) hadîs-i şe­rîfi de, Ra­sû­lüne mu­hab­be­tin ilahî hi­da­ye­tin eseri ol­du­ğunu be­lir­tir (el-Müt­takî 2004: VI/44).

Hü­se­yin Vas­sâf (2006: 175), Mev­lid Şerhi Gül­zâr-ı Aşk’da sün­nete mu­va­fa­ka­tin, ilahî rah­me­tin de­lili ol­du­ğunu güzel izah eder. Hi­da­yete eren­ler, sün­net ve mu­hab­bet eh­li­dir:

“Duhûl-i cen­net ‘ibâ­detle de­ğil­dir, diye bir hâ­tıra ge­lirse, ona şöyle cevap ver­miş­ler­dir: Bir kula Allah Teâlâ fazl ve ihsân ede­cek ol­dukda onun kal­bine ilhâm edip, o kulun ta­rî­kat-ı Mu­ham­me­diyye üzere git­meğe şevkı te­zâ­yüd eder. Sün­net-i se­niyye ile ‘amel eyler. Ek­se­riyâ fazl-ı Hak’tan mah­rûm olan kim­se­ler tarîk-ı sün­neti bı­ra­kıp bid’at yo­luna gi­der­ler. Sün­nete it­tibâ‘ ey­le­mek Allah Teâlâ’nın fazl u ih­sâ­nına de­lâ­let eyler. Bir kim­seye Hak Teâlâ’nın ra­hî­miy­yeti mi var, yoksa ‘azâbı mı var, bil­mek is­ter­sen ah­vâ­line nazar eyle. Eğer o kimse sün­netle ‘âmil ise, Hakk’ın te­cellî-i cemâl ve rah­me­tine maz­har ol­muş­tur. Eğer sün­netle ‘amel ey­le­mezse, belki Hakk’ın celâl ve ga­za­bına maz­har ol­muş­tur.

“en-Ni­kâhu sün­netî, fe-men ra­ğibe ‘an sün­netî fe-leyse minnî (Nikâh benim sün­ne­tim­dir. Kim sün­ne­tim­den yüz çe­vi­rirse ben­den de­ğil­dir)” hadîs-i şe­rî­fine ‘atf-ı nazar et. Ümmet-i Mu­ham­me­diyye sün­net-i se­niyye ile ‘amel eder­lerse Hak Te’âlâ gök­den rah­met in­di­rip ve yer­den be­re­ket ihrâc edip, müs­tağ­rak-ı safâ-yı sürûr olur­lar ve şerr-i a’dâdan emîn­dir­ler. Eğer sün­neti terk eder­lerse rah­met­ten be­re­ket­ten mah­rum olup a’dâ­la­rına mağ­lûb olur­lar. Bâtıl yo­lunda olan­lar, hak yo­lunda olan­lara ta’addî eder­ler. ‘Azî­zim bunca çe­ki­len zah­met­ler, me­şak­kat­ler, gerek en­füsde, gerek âfâkda sün­net-i se­niy­yeye it­tibâ’ ey­le­me­mek­ten olu­yor. Bir kavim sün­net-i se­niyye ile amel ederse hâl­leri güzel olur. Mü’mine lâyık olan, bil­diği ve işit­tiği sün­net­lerle ‘amel edip, elin­den gel­diği kadar icrâ-yı sün­nete sa‘y u gay­ret ey­le­mek­ten tarîk-ı sün­nete tâlib ü râgıb ol­mak­dır ki mu­hab­bet se­me­re­siyle yarın rûz-ı ce­zâda şefâ‘ata maz­har ola.

“Şefâ‘atî li-ehli’l-ke­bâ­iri min üm­metî (Şe­fa­a­tim üm­me­tim­den büyük günâh iş­le­yen­le­re­dir)” hadîs-i şe­rî­finde bu­yu­rul­duğu üzere üm­met­ten murâd ehl-i mu­hab­bet­tir.”

Ha­bî­bine iman ve it­tibâ, Allah’ın vehbi iken bunun hu­sûlü kulun kes­bine bağ­lı­dır; Hâris Mu­hâ­sibî’nin ifade et­tiği gibi: “Bâ­tı­nını mu­ra­kabe ve ih­lâsla tas­hih ede­nin zâ­hi­rini Allah mü­ca­hede ve sün­nete it­tibâ ile tez­yin eder (من صحح باطنه بالمراقبة والإخلاص زين اللَّه ظاهره بالمجاهدة واتباع السنة) (el-Ku­şeyrî 2017: 120). İs­mail Hakkı Bur­sevî Haz­ret­leri de it­ti­bâ­nın fiilî mu­hab­bet, mu­hab­be­tin de küllî it­tibâ ol­du­ğunu güzel açık­lar: “…âdâb maa-Ra­sû­lil­lâh dahi iki nev‘dir: Zâ­hi­ren, sün­net-i ‘aliy­ye­le­riyle mü­te­ed­dib ve bâ­tı­nen hubb-i Ra­sû­lil­lâh ile müs­tağ­rak ol­mak­tır. Hu­lâsa-i kelâm, kal­ben ve kâ­lı­ben ve zâ­hi­ren ve bâ­tı­nen her halde Haz­reti Allah ve Ra­sû­lul­lah sal­lal­lâhü ‘aleyhi ve sel­lem Efen­di­miz Haz­ret­le­rine it­ti­bâ­dır” (Sey­yid Mus­tafa Râsim Efendi 2008: 143).

Sözde Değil Özde Muhabbet

Bu, Ha­bî­bul­lâh’a mu­hab­bet-it­tibâ mü­na­se­be­tini özlü bir şe­kilde ifade et­mek­te­dir. Rab­bi­mi­zin, Ahzâb, 33/56. âyette, mü’min­lere Ha­bî­bul­lâh ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-selâm için em­ret­tiği “salât” kav­ramı, özünde “dua” mâ­nâ­sına gelir. Farsça “niyaz”, du­a­nın özü, “namaz” ise şek­lini ifade eder. Asl olan, ilahî mu­hab­bete gö­tü­re­cek olan O’nu sev­mek­tir; sün­ne­tine uymak ise bu sev­giyi gös­ter­mek­tir. Yani fiil ola­rak gös­te­ril­me­diği tak­dirde sev­gi­nin his ve söz ola­rak kıy­meti yok­tur. Bi­ri­nin bi­rine uy­ma­dan sev­di­ğini söy­le­mesi, boş bir id­di­a­dan iba­ret­tir. Pey­gam­be­rini Allah’ın Ha­bîbi ol­duğu için seven iman=tas­dik eder, iman eden it­tibâ eder, it­tibâ eden sün­ne­tine mu­va­fa­kat eder, sün­ne­tine mu­va­fa­kat eden de zâhir ve bâ­tı­nını te­miz­le­ye­rek, Allah’ın Ra­sûlü’nün ah­lâ­kıyla ah­lâk­la­na­rak ilahî mu­hab­bete ve ebedî sa­a­dete eri­şir. Pey­gam­ber’e mu­hab­be­tin­den hır­ka­sına nail olan Üveys Ka­rânî “Din mu­va­fa­kat­tir”, Ebû Ali Rûz­bârî de “Mu­hab­bet mu­va­fa­kat­tir” (المحبة الموافقة) der (el-‘Attâr 2009: 44, el-Ku­şeyrî 2017: 653). Buna göre “Din mu­hab­bet, mu­hab­bet mu­va­fa­kat­tir” so­nu­cuna va­ra­bi­li­riz.

Fiilî mu­hab­bet ola­rak it­tibâ, aynı za­manda mu­hab­be­tin key­fi­yeti uya­rınca kül­lî­dir. Yani mü’min, pey­gam­be­rini fi­i­len sev­mek, kül­li­yen uymak zo­run­da­dır. Soh­bet, bi­rine bir yön­den, mu­hab­bet ise altı yön denen her yön­den meyl de­mek­tir. Ebû Ali Rûz­bârî “Mu­hab­bet, şaş­kın bir kalple daimî meyl­dir” (المحبة الميل الدائم بالقلب الهائم), Sey­yidü’t-Tâ­i­fe­teyn Cü­neyd Bağ­dâdî, “Mu­hab­bet, neyl (na­i­li­yet) ol­mak­sı­zın mey­lin if­ratı” (المحبة إفراط الميل بلا نيل), Mu­ham­med b. Fazl ise “Mu­hab­bet, sev­gi­li­nin mu­hab­beti dı­şın­daki bütün mu­hab­be­tin kalp­ten düş­me­si­dir (المحبة سقوط كُل محبة من القلب إلا محبة الحبيب)” der (el-Ku­şeyrî 2017: 652, 655). Bu mâ­nâda sevgi, küllî ve mut­lak­tır, par­ça­la­na­maz ve ka­yıt­la­na­maz­dır. Seven sev­di­ğine her ba­kım­dan, ka­yıt­sız şart­sız uyar. Par­çalı ve ka­yıtlı sevgi ola­ma­ya­ca­ğına göre par­çalı ve ka­yıtlı uyma da olmaz. Sün­net, laf­zen “dinde tu­tu­lan yol, açı­lan çığır” de­mek­tir. Bu çığır, mumun et­ra­fında dönen per­vane mi­sali, mev­cû­dâ­tın Mu­ham­medî mu­hab­betle kendi mih­veri et­ra­fında dön­düğü fe­leğe ben­ze­ti­le­bi­lir. İşte İmam Evzaî’nin “Sün­net ne­reye dö­nerse biz de oraya dö­ne­riz” (نــــــدور مــــع السنَّـــة حيــث دارت) (el-Lâ­le­kâî 2001: I/65) sözü bu açı­dan mâ­nâ­lı­dır.

Tam Muhabbet Tam İttibâ

Ga­zâlî’ye göre dâ­reyn sa­a­de­ti­nin anah­tarı, âdet/ibadet ayı­rımı yap­mak­sı­zın, yeme, içme, kalkma, oturma, uyuma ve ko­nuşma gibi her şeyde sün­nete uymak, Hz. Pey­gam­ber’i örnek al­mak­tır. Tam it­ti­bâ­dan söz ede­bil­mek için bütün âdet­lerde Hz. Pey­gam­ber’e uymak ge­re­kir” (Köle 2015: 106). Zira insan ha­yatı, âdet ve iba­det dâhil amel ola­rak bir bü­tün­dür; Pey­gam­ber gibi fıtrî uyu­ma­dan, ye­me­den, sıh­hatli ya­şa­ma­dan, onun gibi ha­kikî namaz kıl­mak, iba­det etmek de müm­kün de­ğil­dir. Sü­ley­man Çe­lebi (1990: 70) mer­hûm da bunu Sey­yidü’l-‘Âle­mîn ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-se­lâ­mın üm­me­tine tav­si­yesi ola­rak dile ge­ti­rir:

Ol beni cân ile seven üm­me­tüm

Hem seve cânı gibi her sün­ne­tüm

Cehd ide bir sün­ne­tüm terk it­meye

Toğrı yolı koyup eğri git­meye

Sü­ley­man Çe­lebi mer­hûm, Hz. Pey­gam­ber ile onun yo­lun­dan giden üm­me­tin bü­yük­le­ri­nin tav­si­ye­le­rin­den sü­zü­len bir na­si­hat ola­rak Allah Ra­sûlü’nü can­dan seven mü’min­le­rin onun 4000 ola­rak sa­yı­lan sün­net­le­ri­nin her bi­rini de can­dan sev­meyi, sün­net­le­rin bi­rini bile terk et­me­meyi, “Sırat-ı Müs­ta­kim=Toğrı Yol” denen Ta­ri­kat-ı Mu­ham­me­diye’den sap­ma­mayı tem­bih­le­mek­te­dir. İmâm Ne­vevî Haz­ret­leri, Efen­di­miz ‘aleyhi’s-sa­lâtü ve’s-se­lâ­mın nasıl kar­puz ye­di­ğini bil­me­diği için ömrü bo­yunca kar­puz ye­me­miş, Ha­cı­ve­yis­zâde Mus­tafa Efendi de O’nun sıcak suyla ab­dest al­dı­ğına dair bir ri­va­yet bu­la­ma­dığı için ha­yatı bo­yunca sıcak suyla ab­dest al­ma­mış­tır (Öz­da­mar 1993: 452). Onlar, bu şe­kilde Ha­bî­bul­lâh’ın küçük-büyük de­me­den bütün sün­net­le­rini ifaya ih­ti­mam gös­ter­dik­leri için eri­şil­mez mer­te­be­lere çık­mış­lar, Sev­gi­li­nin Sev­gi­lisi ol­muş­lar­dır. O halde Allah Ra­sûlü’nün sün­net­le­rini ihmal etmek, hatta içinde bun­lar­dan bi­rini bile tat­bik ar­zusu, ni­yeti ta­şı­ma­dan ya­şa­mak, ilahî rah­met ve hi­da­yet­ten, ne­bevî mu­hab­bet­ten uzak­lı­ğın, da­la­let ve şa­ka­ve­tin de­li­li­dir.

“Biz, Ha­bî­bul­lâh’ı sev­di­ği­miz için mi Ona uya­rız, uy­du­ğu­muz için mi se­ve­riz” so­rusu, “yumurta/tavuk” mü­na­se­be­tine ben­ze­ti­le­bi­lir. İnsan, Ha­bî­bul­lâh’ı sev­dikçe sün­ne­tine daha çok uyar, Ona daha çok uy­dukça, ben­ze­dikçe em­pati ve sev­gisi artar. Çünkü bi­rine uymak ve ben­ze­mek, onun ren­gini almak, ah­lâ­kıyla ah­lâk­lan­mak­tır. Mu­hab­be­tin önü sev­di­ğine yak­laşma, “ona doğru” git­mek, sonu onunla öz­deş­leş­mek, “onun gibi” ol­mak­tır. Mu­hab­be­tin se­bebi soh­bet ve ün­si­yet, so­nucu te­şeb­büh ve zi­kir­dir. Sev­mek, bu­luş­mak ve ben­ze­mek­tir. Kişi, “İs ya­nına var is kok­sun, mis ya­nına var mis kok­sun” mi­sali, bu­luş­tuğu ve sev­diği ki­şiye ben­zer, ben­ze­diği ki­şiyi sever. Me­sela bugün bir genç bile, sev­diği bir şar­kıcı veya fut­bol­cuya her yö­nüyle ben­ze­meye ça­lı­şır, saç ve sakal ti­pini ona ben­zet­meye, onun gibi gö­rünme, gi­yinme ve dav­ran­maya ça­lı­şır. Do­la­yı­sıyla ancak su­reti Ha­bî­bul­lâh’ın su­re­tine ben­ze­yen, Onun gibi his­se­de­bi­lir, dü­şü­ne­bi­lir ve Onu ha­ki­ka­ten se­ve­bi­lir. Suret ve siret iti­ba­riyle Ona uy­ma­yan bi­ri­nin Onu tam sev­mesi im­kân­sız­dır.

Diğer ta­raf­tan sev­mek alış­mak ve an­mak­tır. İnsan alı­şa­rak sev­diği bir ki­şiyi anar. Ra­sû­lul­lâh sal­lal­lâhü ‘aleyhi ve sel­le­min, “Bir şeyi çok seven onu çok anar” مَنْ) (أَحَبَّ شَيْئًا أَكْثَرَ ذِكْرَهُ hadîs-i şe­rîfi, keza Ebû’l-Hü­se­yin en-Nûrî ile Zün­nûn Mısrî’ye at­fe­di­len bir söz de buna işa­ret eder: “Her şeyin bir ce­zası var­dır. Ari­fin ce­zası da Allah’ın zik­rin­den ke­sil­mek­tir” (لكل شَيْء عقوبة وعقوبة العارف انقطاعه عَن ذكر اللَّه تَعَالی) (el-Ku­şeyrî 2017: 134, 504). Ak­sine biri, sev­me­diği bir ki­şiyi anmak ve gör­mek is­te­mez; “Senin is­mini an­ma­ya­ca­ğım, gözüm gör­me­sin” söz­le­ri­nin be­lirt­tiği gibi.

KAYNAKÇA

Ars­lan, Osman (‎2015) Ha­dis­lerde Hz. Pey­gam­ber’i Sev­me­nin Ge­rek­li­liği (Yük­sek Li­sans Tezi, Fatih Sul­tan Meh­met Vakıf Üni­ver­si­tesi, İs­tan­bul).

el-‘Attâr, Fe­rî­düd­dîn (2009) Tez­ki­retü’l-Ev­liyâ. Mu­ham­med el-Asîlî el-Ves­tânî (trc.), Mu­ham­med Edîb el-Câder (yay.), Dı­maşk: Dâru’l-Mek­tebî.

Avcı, Seyit (2004) Sû­fi­le­rin Hadis An­la­yışı: Bur­sevî Ör­neği. Konya: Ensar.

Işık, Aydın (2007) “Küfür-İman Sı­nı­rında: Ga­zali’de Tas­dik Kav­ramı ve Uza­nım­ları,” DEÜ İlâ­hi­yat Fa­kül­tesi Der­gisi XXVI: 19-43.

Köle, Bekir (2015) “Sû­fi­le­rin Ahlâk An­la­yı­şında Sün­nete Uy­ma­nın Öne­mine Dair Bir De­ğer­len­dirme,” Har­ran Üni­ver­si­tesi İla­hi­yat Fa­kül­tesi Der­gisi 20/34: 97-112.

el-Ku­şeyrî, Ebû’l-Kâsım (2017) er-Ri­sâ­letü’l-Ku­şey­riyye. Enes Mu­ham­med Adnân eş-Şer­fâvî (yay.), Cidde: Dâru’l-Min­hâc.

Küçük, Raşit (2007) Sevgi Me­de­ni­yeti: Allah’ta Kul, Kulda Allah Sev­gisi. İs­tan­bul: Rağ­bet.

el-Lâ­le­kâî, Ebü’l-Kâsım Hi­be­tul­lâh b. el-Hasen b. Man­sûr et-Ta­berî (2001) Şerhu Usûli İ’ti­kâdi Ehli’s-Sünne ve’l-Cemâ’a, I-II. Ebû Yakûb Neş’et b. Kemal el-Mısrî (yay.), İs­ken­de­riye: Dâru’l-Ba­sîre.

el-Müt­takî, ‘Alâ­ed­dîn ‘Alî (2004) Kenzü’l-‘Ummâl fî Sü­neni’l-Ak­vâli ve’l-Ahvâl, I–XVIII. Bey­rût: Dâru’l-Kü­tübi’l-‘Il­miyyye.

Öz­da­mar, Mus­tafa (1993) Hacı Ve­yis­zâde. İs­tan­bul: Kırk Kan­dil.

Ser­hendî, Ahmed Fârûk (2007) Ri­sâ­letü’l-Meb­dei ve’l-Me’âdi. Asım İb­ra­him el-Key­yâlî (yay.),Bey­rût: Dâru’l-Kü­tübi’l-‘Il­miyye.

Sey­yid Mus­tafa Râsim Efendi (2008) Ta­sav­vuf Söz­lüğü: Is­tı­lâ­hât-ı İnsân-i Kâmil. İhsan Kara (yay.), İs­tan­bul: İnsan.

Sü­ley­man Çe­lebi (1990) Mev­lid (Ve­sî­let-ün-Necât). Faruk Kadri Ti­mur­taş (yay.), İs­tan­bul: Milli Eği­tim Ba­kan­lığı.

Vas­sâf, Hü­se­yin (2006) Mev­lid Şerhi Gül­zâr-ı Aşk. Mus­tafa Tatçı, Musa Yıl­dız, Kap­lan Üs­tü­ner (yay.), İs­tan­bul: Der­gâh.