Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Ümmet İnsanı Olmak

46. Sayı · 2017/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Cenâb-ı Hakk’a ne kadar şük­ret­sek azdır. Zira biz­lere ilim ka­pı­sını aç­mış­tır. Fakat şükür sa­dece dille ye­rine ge­ti­ri­le­cek bir va­zife de­ğil­dir. Biz­lere düşen va­zife; ilmin ke­mâ­line ermek için, bunun iz­ze­tini bul­mak için, ge­le­cek ne­sil­le­rin pe­şi­miz­den gel­mek su­re­tiyle ma­nevî ser­ve­ti­mizi devam et­tir­me­leri için bu yolda devam et­mek­tir.

Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz (s.a.v) ne bu­yur­mak­ta­dır, dik­katle din­le­yi­niz ve in­şal­lah hiç unut­ma­yı­nız:

“İnsan öl­dü­ğünde amel def­teri ka­pa­nır…” Öl­dük­ten sonra artık in­sa­nın ya­pa­cağı bir iş kal­ma­mış­tır, dün­ya­dan git­miş­tir, amel­leri bit­miş­tir.

“Ama üç kimse var­dır ki müs­tesna. Bi­rin­cisi, sa­daka-i câ­ri­yesi bu­lu­nan kim­se­dir…” Sa­daka-i câ­riye nedir? Allah rı­zası için ya­pıl­mış, be­şe­ri­yete fay­dalı, ha­yırlı olan hangi şey varsa işte ona sa­daka-i câ­riye denir.

“İkin­cisi de ilim, irfan neş­re­den in­san­dır…” Me­sela ho­ca­la­rı­mız nice fe­da­kâr­lık­larla bizi okut­tu­lar, ama şimdi oku­duk­la­rı­mız­dan, amel­le­ri­miz­den is­ti­fade edi­yor­lar in­şal­lah. Amel­le­ri­miz on­la­rın def­ter-i a‘mâ­line de ya­zıl­mak­ta­dır.

“Üçün­cüsü de sâlih evlat ye­tiş­ti­ren kim­se­dir.” Ev­la­dı­nın sâlih ol­ması tak­di­rinde o ev­la­dın yap­tığı bütün güzel amel­ler aynı şe­kilde anne ba­ba­nın si­ci­line iş­li­yor ve anne baba da ken­di­leri biz­zat ha­yatta yap­tık­ları amel gibi ço­cuk­la­rı­nın amel­le­rin­den is­ti­fade edi­yor, mem­nun olu­yor­lar.

Biz­ler de ilim ta­le­be­leri ola­rak dün­ya­dan ay­rıl­dık­tan sonra amel def­ter­le­ri­nin ha­se­nât kısmı açık kalan kim­se­ler­den ola­ca­ğız in­şal­lah. Siz­ler daha genç­si­niz, fakat bilin ki vakti gel­di­ğinde ar­ka­nız­dan çok in­san­lar ge­le­cek­tir. Bunun için aman ha dik­kat edi­niz; siz ferd-i vâhid değil, ümmet in­sanı ola­cak­sı­nız. “Her kim İslam’da güzel bir çığır açarsa, kı­ya­met gü­nüne kadar ona hem aç­tığı bu yolun se­vabı, hem de ken­di­sin­den sonra aynı yolda yü­rü­meye devam eden­le­rin se­vabı ya­zı­lır.” hadîs-i şe­rî­fini hiç unut­ma­ya­ca­ğız. Sonra, başka bir şey daha… Her­hangi bir kim­se­nin hi­da­ye­tine ve­sile olmak, hi­da­yet ka­pı­sını bul­ma­sına sebep olmak biz­ler için dünya ve için­de­ki­ler­den daha ha­yır­lı­dır, bu­yu­ru­yor Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v).

Bütün bu te­men­ni­le­ri­mi­zin ger­çek­le­şe­bil­mesi için ev­vela ken­di­mize çe­ki­le­ce­ğiz. Ken­di­mizi, kal­bi­mizi Kur’ân-ı Kerîm ile nur­lan­dı­ra­ca­ğız. Ev­le­ri­mizi Kur’ân-ı Kerîm’den mah­rum bı­rak­ma­ya­ca­ğız. Nasıl ki Kur’ân-ı Azî­müş­şân’ın okun­ma­dığı bir ev ka­ran­lık­tır, ha­rap­tır; aynı şe­kilde kal­binde Kur’ân-ı Kerîm ol­ma­yan kim­se­nin vü­cudu da ha­rap­tır. O Kur’ân-ı Kerîm ki; ruh­tur ve nur­dur. Âyet-i ke­rî­mede Cenâb-ı Hak nasıl bu­yu­ru­yor: “İşte biz, sana da (Ha­bî­bim) böy­lece em­ri­miz­den bir ruh vah­yet­tik.”1 Ruh ne ma­nada bu âyet-i ke­rî­mede? Kur’ân-ı Kerîm ma­na­sın­da­dır. Dü­şü­ne­lim, ruh­suz olan be­de­nin hali nedir? En sev­di­ği­miz ak­ra­ba­mız vefat et­tik­ten sonra, onun ruhu ol­ma­dığı için artık gö­zü­müzde iti­barı yok olur, onu def­ne­de­riz. Hemen gö­tü­rü­rüz, def­ne­de­riz. Gö­zü­mü­zün önün­den uzak­lara bı­ra­kır, ge­li­riz. Bi­na­e­na­leyh bizim kalp­le­ri­mizde de Kur’ân-ı Kerîm yoksa ha­li­miz nice olur.

Kur’ân’ın ol­ma­dığı kalpte -Allah mu­ha­faza- iman da yok gi­bi­dir. İman­sız Kur’ân; Kur’ân’sız iman olur mu? Kur’ân-ı Kerîm ruh­tur, aynı za­manda nur­dur. Nur ne de­mek­tir? Gö­zü­mü­zün önünü gör­me­sini sağ­la­yan şey de­mek­tir. İn­sana gi­de­ceği yeri gös­te­ren şey­dir. İşte in­sa­nın içinde Kur’ân-ı Kerîm varsa ona ne­reye gi­de­ce­ğini gös­te­rir. İnsan ancak o nurla dünya hu­zu­runu temin ede­bi­lir, cen­net yo­lunu bu­la­bi­lir. O se­beple Kur’ân-ı Kerîm’le ir­ti­ba­tı­mız daima kuv­vetli ola­cak. Onu oku­ma­dan ge­çir­di­ği­miz gün­le­ri­mizi zi­yanda bi­le­ce­ğiz.

Kur’ân-ı Kerîm’in hemen yanı ba­şında da Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in hadîs-i şe­rîf­leri ge­le­cek tabi ki. Bu ikisi bir­bi­rin­den ay­rıl­maz şey­ler­dir. İslam ta­rihi bo­yunca bütün ule­ma­mız bunu böyle bil­miş ve öğ­ret­miş­ler­dir. Daha dün gibi ak­lım­da­dır. Mısır’a tah­sile git­ti­ğim yıl­larda bir gün Ezher Camii’inden çı­kı­yor­dum. Ya­nımda da Mısır’ın büyük al­lâ­me­sin­den Ab­dül­veh­hâb Bu­hayrî ho­ca­mız vardı. Bana, senin Ri­yâzu’s-Sâ­li­hîn’in var mı, diye sordu. Ol­ma­dı­ğını söy­le­yince hemen ca­mi­nin ya­kı­nında bir iki ba­sa­mak alt ta­rafta Mek­te­bet-i … vardı. Oraya gir­dik. Bana bir tane Ri­yâzu’s-Sâ­li­hîn he­diye etti. “Bunu ma­sa­nın üze­rine ko­ya­cak­sın, hani her gün Kur’ân-ı Kerîm oku­yor­sun ya -bu oku de­mek­tir tabi ki- son­ra­sında da bir mik­tar bun­dan oku­ya­cak­sın.” de­mişti. İlk sa­hi­fe­sine de ol­dukça te­va­zu­âne bir­kaç satır yaz­mıştı, ha­tıra ka­bi­lin­den. O ki­tabı hala gözüm gibi sak­la­rım. Ta­le­be­le­ri­miz bilir. Hala ders oku­du­ğu­muz ma­sa­nın üze­rinde Kur’ân-ı Kerîm’in ya­nında durur. Ho­ca­la­rı­mı­zın bu ta­vır­ları biz­ler için mi­sal­dir. Ben de şimdi siz­lere başka ne di­ye­bi­li­rim ki Kur’ân-ı Kerîm oku­ya­ca­ğız ve ehâ­dîs-i şe­rîfe oku­ya­ca­ğız.

Dik­kat bu­yu­ru­nuz, çok güzel, kısa kısa bazı hadîs-i şe­rîf­ler var­dır; on­ları gü­zelce seçip zih­ni­mizde, ez­be­ri­mizde, li­sa­nı­mızda bu­lun­dur­ma­lı­yız. Bun­lar bizim ser­ma­ye­miz ola­cak­tır. Bil­me­yen­le­rin ara­sında bu­lun­du­ğu­muz zaman, bun­ları söy­le­me­li­yiz. İlim ehli kimse boş söz­lerle, ma­la­ya­niyle vakit ge­çir­mez. On­la­rın bu­lun­duğu mec­lis­ler hep ilim mec­lis­leri ha­line dö­nü­şür. Biz de öyle ol­maya ça­lı­şa­ca­ğız. Gü­zelce, ye­rine göre en güzel söz­leri söy­le­ye­ce­ğiz. Söy­le­di­ği­miz tak­dirde, çev­re­miz­de­ki­ler de bun­ları öğ­re­nir­ler. Hem öğ­ren­dik­leri bu bil­gi­lerle amel eder­lerse, biz de on­la­rın bu amel­le­rin­den öyle bir ser­vet ka­za­nı­rız ki, bunun, dünya ser­vet­le­riyle kı­yası müm­kün de­ğil­dir.

An­la­ta­ca­ğız. Önce biz ya­şa­ya­cak, sonra da güzel bir üs­lûpla an­la­ta­ca­ğız. Ba­kı­nız, ma­a­le­sef in­san­la­rı­mı­zın ni­cesi namaz kıl­mı­yor. Namaz kıl­ma­yan­lara, “Yapma kar­deş, gö­zünü aç, bu fâni hayat biter. Senin ilk su­a­lin na­mazla baş­lar.” de­me­miz ge­re­kir. Böyle der­ken biz de öyle güzel namaz kı­la­ca­ğız, kö­tü­lük­ler­den eli­miz­den gel­di­ğince uzak du­ra­ca­ğız ki in­san­lar ha­li­mize tav­rı­mıza ba­ka­rak bazı şey­le­rin far­kına va­ra­cak­lar. En önemli hu­sus­lar­dan biri olan haram helal me­se­le­sine keza dik­kat ede­ce­ğiz. Nice nice ha­ber­ler var­dır ki bun­la­rın ya­pıl­ma­sına ve­sile olan­lar en büyük ahi­ret ser­ma­ye­sini elde etmiş olur­lar. Bun­lara dik­kat ede­ce­ğiz. Bun­lar zaten bil­di­ği­miz söz­ler canım, tek­rar ko­nuş­maya ne hacet var, de­me­ye­ce­ğiz. Çünkü bir­bi­ri­mize na­si­hat etme mü­kel­le­fi­ye­ti­miz var­dır. Mer­hum Bekir Hâkî Efendi, “Kar­deş öyle bir de­vir­de­yiz ki bes­me­leyi bilen onu öğ­ret­meli.” derdi. Ma­a­le­sef ce­mi­ye­ti­miz bu hal­lerde.

Bun­lar bizim aslî va­zi­fe­miz­dir. Bir de ilim yo­luna çıkan kim­se­le­rin, di­ni­mizi daha güzel öğ­re­nip öğ­retme der­dinde olan kim­se­le­rin yap­ma­ları ge­re­ken bir şey var. O da Arapça li­sa­nı­nın öğ­ren­mek.

Arapça li­sa­nına efen­dim, tüc­car­la­rın ti­ca­ret li­sanı gibi bak­ma­yız biz. Bir tâlib-i ilme göre Arapça öyle bir lisan de­ğil­dir. Ama ma­a­le­sef ba­kı­nız İn­gi­lizce öğ­re­ni­yor­lar, yüzde dok­san dokuz değil yüzde yüz öğ­re­ni­yor­lar, ti­ca­ret âle­min­den bir şey­ler almak için ya da işte si­ya­set âle­min­den bi­risi olmak için vs… Biz ise Arap­çayı basit dün­ya­lık me­ta­lar için değil, ahi­ret sa­a­de­tini elde etmek için öğ­ren­me­li­yiz, di­yo­ruz; ama ne kadar ça­lı­şıp öğ­re­ne­bi­li­yo­ruz? Ne diyor Ra­sû­lul­lah (s.a.v) Efen­di­miz: “Arap’ı se­vi­niz, çünkü ben Arap’ım, Kur’ân Arap­ça­dır, ehl-i cen­ne­tin dili de Arap­ça­dır.” Evet, Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz Arap’tır. Bugün Arap de­di­ği­mizde misal, Nu­say­ri­leri de Arap diye se­ve­cek de­ği­liz ya. Kur’ân-ı Kerîm’e iman eden Arap­lar, benim din kar­de­şim­dir, işte biz on­ları se­ve­riz, bir. İkin­cisi efen­dim, Ke­lâ­mul­lâh, Kur’ân-ı Azî­müş­şân Arap­ça­dır. Ve cen­net eh­li­nin dili Arap­ça­dır. Ahi­rete git­ti­ği­miz zaman Arapça ko­nu­şa­ca­ğız.

Bun­la­rın ya­nında Allah Teâlâ ne bu­yu­ru­yor: “Gök­le­rin ve yerin ya­ra­tıl­ması, dil­le­ri­ni­zin ve renk­le­ri­ni­zin farklı ol­ması da Onun âyet­le­rin­den­dir. Ha­ki­kat, bun­larda ilim ehli için el­bette ib­ret­ler var­dır.”2 İn­san­la­rın renk­le­ri­nin, dil­le­ri­nin farklı ol­ması mühim değil. He­pi­miz Âdem’in (a.s) nes­li­yiz, Âdem (a.s) so­yun­dan ge­li­yo­ruz. Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz, “He­pi­niz Âdem’den­si­niz, Âdem ise top­rak­tan­dır. Arap ola­nın Arap ol­ma­yana, be­ya­zın si­yaha üs­tün­lüğü yok­tur. Kim mü’min ve müt­takî olursa onlar mak­bul­dür, mu­te­ber­dir. Onlar, Allah nez­dinde mu­te­ber sa­yı­lır.” bu­yu­ru­yor hadîs-i şe­rîf­le­rinde.

Öy­leyse kav­mi­yet­çi­liğe vs. lüzum yok. Biz Arap li­sa­nını Ke­lâ­mul­lâh için, Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz için öğ­re­ne­ce­ğiz. Ev­vela ora­dan baş­la­ya­ca­ğız. Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’e mu­hab­be­ti­miz için öğ­re­ne­ce­ğiz.

Dik­kat, bu­rası bizim en mühim ser­ma­ye­miz­dir ki Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’e mu­hab­bet, di­ni­mi­zin be­de­li­dir. Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’i sev­mek ima­nı­mı­zın en mühim nok­ta­la­rın­dan bi­ri­si­dir. Çünkü bir insan tabiî ola­rak ev­vela ken­di­sini se­veni sever, değil mi? Çev­re­miz­de­ki­leri de ne­re­deyse bize olan mu­hab­bet­le­rine göre se­ve­riz. İşte Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz bizi o kadar se­vi­yor ki hatta ve hatta Kur’ân-ı Kerîm’inde ne bu­yu­ru­yor Cenab-ı Hak: “O pey­gam­ber, mü’min­lere öz ne­fis­le­rin­den ev­lâ­dır…”3 Mü’min olan kim­se­leri Ra­sû­lul­lah (s.a.v) se­vi­yor. Bizi biz­den daha fazla se­vi­yor. Bizim ken­di­mizi sev­di­ği­miz­den daha fazla Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz bizi se­vi­yor. Ondan do­la­yı­dır ki bizim hay­rı­mıza, fay­da­mıza olan şey­leri bize teb­liğ edi­yor, ikaz edi­yor, beyan edi­yor. Böyle olunca da Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’i sev­mek bizim ima­nı­mı­zın icabı olu­yor. İma­nı­mız bu­nunla tamam olur. Onunla temel bulur. Ra­sû­lul­lah Efen­di­mi­zin sev­gisi, ev­vela Onun yo­lunu takip et­mekle ta­hak­kuk eder. Allah Teâlâ ne bu­yu­ru­yor: “(Ha­bî­bim) de ki: “Eğer Allah’ı se­vi­yor­sa­nız bana uyun ki Allah da sizi sev­sin…”4 Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz, Allah Teâlâ’nın em­riyle bunu, bu emri bize teb­liğ edi­yor. Bunu Allah Teâlâ em­retti Ona da onun için söy­lü­yor. Ne diyor: “Ey in­san­lar! Sizi ya­ra­tan Rab­bi­nizi se­vi­yor­sa­nız bana tâbi ola­cak­sı­nız.” Tâbi olur­sak ne olu­yor: “Cenâb-ı Hak da bizi mu­hak­kak se­vi­yor, se­ve­cek.” Allah’ın sev­gi­si­nin şartı, Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in yo­lunu takip et­me­miz, Onun amel­le­rini yap­ma­mız­dır. Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in amel­leri nedir? Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in amel­le­ri­nin hep­si­nin ismi için “sün­net” ta­bi­rini kul­la­nı­yo­ruz. Sün­net ne de­mek­tir? Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in akvâli/sözleridir. İkinci sı­rada Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in yap­tık­ları, amel­leri; üçüncü sı­rada ise Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in tas­vip et­tiği, ya­nında ya­pı­lıp da red­det­me­diği, tas­viple kar­şı­la­dığı amel­ler gelir. Bu üç hu­su­sun hep­sine bir­den sün­net den­miş­tir. Biz bu sün­net­leri yap­tı­ğı­mız tak­dirde Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’e it­tibâ etmiş olu­yo­ruz. Bu it­ti­bâ­mız ağır­lı­ğında da Allah’ın (c.c) rı­za­sını ka­zan­mış olu­yo­ruz. Rab­bim biz­leri bu iman üzere ya­şat­sın ve bu imanla haş­ret­sin in­şal­lah.

  1. Şûra, 42/52. ↩︎
  2. Rûm, 30/22. ↩︎
  3. Ahzâb, 33/6. ↩︎
  4. Âl-i İmrân, 3/31. ↩︎