İmanlı İnsanın Vasıfları

26. Sayı · 2012/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Ger­çek bir mü’min, her şey­den evvel güçlü bir imana sa­hip­tir. Allah ve Ra­sûlü’nün gös­ter­diği yol­dan gider. Sa­dece “inan­dım” de­mekle kal­maz. Hem Allah’a hem de O’nun ya­rat­tık­la­rına karşı va­zi­fe­sini tam yap­mak ister. İçinde bu­lun­duğu çev­reye bil­hassa ma­nevî sa­hada fay­dalı olmak ister, oku­ma­nın zev­kini aşı­lar, iyi­nin, hak­kın mü­da­fa­a­sını yapar. Kö­tü­nün, hak­sız­lı­ğın ne ol­du­ğunu an­la­tır. Ki­taba, bil­giye değer ve­ril­mesi için tel­kin­lerde bu­lu­nur.

Ha­ki­kat sev­gi­sini yay­maya, ma­nevi de­ğer­le­rin, de­ğer­len­di­ril­me­sine ça­lı­şır. Doğ­ruya doğru, eğ­riye eğri der. Ce­mi­yet men­fa­at­le­ri­nin şahsî men­fa­at­ten üstün tu­tul­ması için uğ­ra­şır.

Mad­de­nin esiri olmaz. Va­zife duygu ve so­rum­lu­lu­ğu­nun kök­leş­me­sine gü­cü­nün yet­tiği kadar gay­ret gös­te­rir. Hayır iş­le­riyle ya­kın­dan il­gili olmak için ic­ti­mâî ku­ru­luş­larda va­zife alır… Ya­şa­ma­nın önce ça­lış­mak ol­duğu ve sa­a­de­tin ça­lış­makla elde edi­le­ce­ğini ken­din­den ör­nek­ler ve­re­rek ispat etmek ister.

Tem­belle ve tem­bel­likle mü­ca­de­leyi va­zife bilir. Yal­nız lüks ve mo­dern ya­şa­ma­nın me­denî ya­şa­mak ol­ma­dı­ğını, ka­fa­nın hak­kını ka­faya ver­mek ge­rek­ti­ğini, milli var­lığa, dinî mu­kad­des­lere say­gı­nın ilk şart ve ilk va­zife ol­du­ğunu di­li­nin dön­düğü kadar an­la­tır. Âdil, mer­ha­metli ve şef­katli dav­ra­nış­la­rıyla çev­re­sine örnek olur.

Za­ma­nını israf etmez, ça­lış­ması usullü ve sis­tem­li­dir. Evinde, işinde bu icap­ları biz­zat uy­gu­lar. Mem­le­ket me­se­le­le­riyle ya­kın­dan il­gili, edepli ve say­gı­lı­dır. Say­gı­nın ai­le­den baş­la­yıp ce­mi­yette aynı ha­ra­retle devam et­me­sini is­te­diği için bu yola dönük ça­lış­ma­ları faz­la­dır.

Menfî ruhlu olan­larla mü­ca­de­leyi sever. İman­sız­lı­ğın, ge­ri­li­ğin, yer­siz ta­as­su­bun düş­ma­nı­dır. Ce­ha­le­tin in­sana hiç bir şey ka­zan­dı­ra­ma­ya­ca­ğını her yerde per­va­sız söy­ler. İş ve gönül ada­mı­dır.

Ba­şa­rı­nın biraz da sev­giye bağlı ol­du­ğuna inan­dığı için her git­tiği yerde hem sever hem de se­vi­lir. Bir dost kalbi taşır. Din­dar ol­duğu kadar in­sa­ni­yet­çi­dir. Hay­rın şerre hâkim ol­ma­sını ister ve bu yolda mü­ca­de­le­den ka­çın­maz. Sa­pık­ları hi­da­yet yo­luna sevke ça­lı­şır.

İf­rat­tan uzak­tır. Kalp kır­maz; gönül yapar. Sıcak ve sa­mimî dav­ra­nış­la­rıyla çev­reye olumlu te­siri var­dır. Kuru öğütçü değil, örnek ve­ri­ci­dir. Ya­lana inan­maz, mu­va­za­aya (da­nı­şıklı işe) kan­maz.

İn­sanı insan ya­pa­nın iç dün­yası, ah­lakı, hal ve ha­re­keti ol­du­ğunu çok iyi bilir. Güç­ten ve güç­lük­ten ka­çın­maz, gücü kolay yap­ma­nın da bir zevk ol­du­ğunu dü­şü­nür ve çev­re­sine bunu tel­kine ça­lı­şır. Bu se­beple im­kân­sız­lık­larda imkân arar ve bulur.

Ya­şa­ma­nın önce fay­dalı ya­şa­mak ol­du­ğuna ve o halde hem ken­di­sine hem ken­din­den öte­sine en geniş öl­çüde fay­dalı bu­lun­ma­nın lü­zu­muna kâ­nî­dir.

Ha­re­ket hat­tını böyle çizer, süflî ih­ti­ras­lar­dan nef­sini uzak bu­lun­dur­maya ça­lı­şır. Müs­bet dü­şü­nüşlü, derin gö­rüşlü, tem­kin ve ih­ti­yatlı ol­ma­nın büyük fay­da­lar sağ­la­ya­ca­ğına onun kadar inan­mış kimse yok­tur. Çabuk kız­maz, müm­kün ol­duğu kadar sakin ol­maya ça­lı­şır. Açık ko­nu­şur ve çev­re­sin­de­ki­leri de açık ko­nuş­maya davet eder.

Giz­li­lik­ten nef­ret eder. Güven tel­kin eder ve güven bek­ler. Ka­rı­şık iş­lere cephe al­mak­tan çe­kin­mez. İnsan sö­zünde gizli ol­duğu için onu söz­le­rin­den an­la­maya ça­lı­şır. Düş­kün ru­huyla kız­maz, acır ve onu iyi yola gö­tür­meye ça­lı­şır. Hoş­gö­rüsü var­dır. Doğru bul­duğu fi­kir­leri, makul iti­raz­ları ka­bulde te­red­düt etmez. Hâ­di­se­leri so­ğuk­kan­lıkla in­ce­ler. Duy­gu­la­rına ka­pıl­maz, aklı iş­le­rine hâkim kıl­maya ça­lı­şır. Yalan, dolan, ko­vu­cu­luk, ayart­mak, az­dır­mak, kan­dır­mak ve if­ti­ra­dan daima ka­çı­nır. Bun­la­rın imanlı bir mü­nev­ver için büyük günah ve ayıp ol­du­ğunu bilir!.. Öz­gür­lük ve sa­mi­mi­yeti sever. Sa­a­de­tin de ta­lih­siz­li­ğin de in­sa­nın kendi elinde ol­du­ğuna yani bun­lara ken­di­si­nin sebep ol­du­ğuna ina­nır.

‘’Ne ya­pa­lım talih böy­ley­miş’’ deyip tem­bel bir yola sap­mak ni­ha­yet âciz bir in­sa­nın baş­vu­ra­cağı te­selli kay­na­ğı­dır, der. Her­kesi iyi bilir aksi sabit olun­caya kadar…

Yer­mesi, kı­na­ması yok­tur, ah­lâkî yü­küm­lü­lük­lere büyük önem verir. İmanı bütün bir insan, sö­zünü özüne uy­dur­maya ça­lı­şır. Bugün ak de­di­ğine yarın kara demez, yel de­ğir­meni gibi dön­mez, göm­lek de­ğiş­ti­rir­ce­sine fikir de­ğiş­tir­mez. Esen rüz­gâra tâbî olmaz. Men­fa­at­ler önünde dim­dik­tir. İn­sanca ya­şa­ma­sını bilir, ha­sîs­liği (cim­ri­liği) ve hi­le­kâr­lığı yok­tur. Tok sözlü ve tok göz­lü­dür.

Bilir ki dünya âlemi güzel bir ki­tap­tır; fakat oku­ya­ma­yan­lara çok az fay­da­lı­dır. Ve yine bilir ki müs­pet bir fikir önünde zayıf tit­rer, aptal mu­ha­le­fet eder, akıllı ka­ra­laş­tı­rır ve be­ce­rikli de onu idare eder. İmanlı bir insan için dü­şün­mek bir iba­det­tir.

İşte bun­lar ger­çek ve olgun bir mü’minin va­sıf­la­rın­dan­dır.