Ölüm Diri Kalacak ve Tüm Diri Bildiklerimiz Ölecek

7. Sayı · 2007/3

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Bazen “ne den­di­ğin­den” daha çok “ne den­mek” is­ten­diği mü­him­dir. Kab­ris­tan­ları hâlâ me­zar­lık­lara mey­dan oku­yan, her biri birer sanat ha­ri­kası olan mezar taş­ları ve ki­ta­be­leri ile ko­nu­şan bir me­de­ni­ye­tin ölü­leri, ölüme yak­la­şımı gör­mek is­te­yen için çok şey an­la­tır. Ko­nuş­tu­ru­lup farklı şey­ler söy­let­mek is­te­yen­le­rin ak­sine ki­ta­be­ler de hâlâ “hüve’l-bâkî” yazar. Hâlâ o taş­lar tek bir şeyi:

“Bir me­de­ni­ye­tin di­ri­li­ğini gös­te­ren ölü­le­ri­dir” i söy­ler.

Ha­ya­tın ve ölü­mün id­ra­kinde ola­bi­le­cek tek var­lık­tır insan. Onu insan yapan şey­ler­den sa­dece bi­ri­dir bu. “Ha­yatı” kav­ra­ya­ma­yan in­san­lar çoğu zaman ölü gibi ya­şar­ken, ölümü kav­ra­ya­ma­yan­lar ise ha­kiki ha­ya­tın var­lı­ğın­dan bî haber ya­şa­mayı “hayat” sayar.

İn­sa­nın bir kez öl­dü­ğünü dü­şü­nü­rüz ço­ğu­muz. Oysa bu “tek bir” ölüm bile ki­mi­le­rine öyle ta­ham­mül­süz gelir ki; ölüm de­nince göz­le­ri­nin feri söner adeta. Her gün öl­meyi bir kez öl­meye ter­cih etmek değil midir bu? “Ecel” denen ve ne zaman bizi bu­la­ca­ğını bil­me­di­ği­miz mu­kad­der saat ge­lene dek süren ve hiç di­ril­mesi ol­ma­yan bir öl­me­dir yani. Ölümü bir kez ge­le­cek sa­nı­rız ço­ğu­muz. Ten­le­rinde can ta­şı­yan ama her gün on­larca kez ölen ce­set­leri görür de, hiç bakma ce­sa­reti gös­te­re­me­den geçer gi­de­riz.

Mu­kad­der olan ömrün bitiş sa­a­ti­dir ecel. Mu­kad­der olan bir başka hayat için, “hadi vakit ta­mam­dır” diyen mev­tin el­çi­si­nin beşer gözü ile gö­re­ce­ği­miz son var­lık ola­rak bize re­fa­kat et­me­si­dir. Uk­ba­nın ne ol­duğu ko­nu­sunda uzun uzun fikir yü­rü­ten âde­moğ­luna, hem gel­diği yerin hem de gi­de­ceği yerin ukba ol­du­ğu­nun gös­te­ril­me­si­dir. Ecel bir sa­at­tir, an­sı­zın ge­le­cek mu­kad­der bir sa­at­tir.

Ölüm ile hayat apayrı şey­ler de­ğil­dir oysa. Bunun için ölü­ler ile di­ri­le­rin ir­ti­ba­tını fark etmek kâ­fi­dir. Çok tuhaf bir şey değil söy­le­meye ça­lış­tı­ğı­mız. He­pi­miz bir yer­lerde ya duy­muş ya da gör­mü­şüz­dür güzel iş­le­meli bem­be­yaz ba­şör­tü­leri, te­bes­süm den­di­ğinde akla ilk gel­mesi ge­re­ken çeh­re­leri ile, gör­me­di­ği­miz halde me­lek­lere ben­zett­di­ği­miz nû­ranî tey­ze­le­ri­mizi. Somut ol­ma­yan var­lık­lar değil bah­set­ti­ği­miz. Ara­mızda, öz ol­masa dahi teyze de­di­ği­miz, on­ları bı­ra­kın gör­meyi ha­tıra ge­tir­di­ği­mizde bile içi­mi­zin ayrı bir sü­kûna ka­vuş­tuğu, ecel sa­a­tine biz­den daha yakın ol­du­ğunu dü­şün­dü­ğü­müz var­lık­lar.

Saf­lık­la­rın­dan ve ma­su­mi­yet­le­rin­den emin ol­du­ğu­muz me­lek­lere ben­zet­ti­ği­miz bu tey­ze­le­rin Pa­zar­tesi ve Per­şembe ge­ce­leri göz­den kaç­ma­ya­cak kadar be­lir­gin ayrı bir he­ye­can­ları var­dır. Bu he­ye­canı pay­laş­mayı da adet edin­miş­ler­dir hani. En be­lir­gin va­sıf­la­rı­dır on­la­rın, ha­ya­tın ölümle ba­ğını ko­par­ma­yan in­san­la­rın me­lek­le­şe­ceği ha­ki­kati. En küçük to­ru­nun oku­duğu ya­sini din­le­meye gelen geç­miş­le­ri­mizi yani ölü­le­ri­mizi an­la­tır du­rur­lar. Yasin-i şerif her oku­nu­şunda ölü­le­rin de iş­ti­rak et­ti­ğine ina­nı­lan, hem di­ri­lere hem ölü­lere oku­nan, ölümü ve ha­yatı an­la­tan bir su­re­dir… Öyle der­ler hal li­sanı ile.

”… Ufa­lan­mış o ke­mik­lere hayat ve­ren­dir on­ları di­ril­te­cek…”

Ölü­ler hâlâ evin birer sa­kin­leri gi­bi­dir on­la­rın na­za­rında. Bunun fi­ziki imkânı/imkânsızlığı tar­tı­şıl­ma­ya­cak kadar or­ta­dır. Ama in­sa­noğ­lu­nun gi­de­ceği yere nasıl yü­rü­dü­ğünü gör­mek ve gi­den­leri unut­ma­mak açı­sın­dan dü­şün­meye değer bir ha­dise değil midir?

“…

Sizin mat­ma­zel bir ölse siz onu bir daha gö­re­mez­si­niz

Hâl­buki bizim ölü­le­ri­mizi tey­zem gö­rü­yor

On­larla ko­nu­şu­yor on­lara ekmek ve­ri­yor

Onlar ekmek yiyor an­la­dın mı bay ya­bancı

Onun için mat­ma­zel bir ölse ona kimse ekmek ver­mez…”

Me­zar­lık den­di­ğinde zi­hin­le­ri­mize ge­li­ve­ren dünya, pa­zar­te­si­leri ve per­şem­be­leri diz­le­ri­nin di­bine otur­du­ğu­muz tey­ze­le­ri­mizi ev­le­ri­miz­den “kov­duk­tan” yani çe­kir­dek ai­le­le­ri­mize ka­vuş­tuk­tan(!) sonra on­la­rın ye­rini aldı. Ev­le­rin önünde, ara­sında, ma­hal­le­nin en çok göze çar­pan ye­rinde, ağaç­la­rın her çe­şi­di­nin gül­leri giz­le­diği, güzel kab­ris­tan­la­rın me­zar­lığa dö­nüş­mesi de aynı za­mana denk gelir.

Siyah bir takım el­bise, siyah bir çift göz­lük, bir çe­lenk ya da bir buket çi­çekle be­ra­ber ölü adeta ter­ke­di­lir. Rah­metli ke­li­mesi dil­lerde o kadar eğ­reti du­rurki, rah­me­tin nasıl ey­len­di­ği­nin bi­lin­me­diği or­ta­da­dır. Rah­met meğer ölü­lere de is­te­nen bir şey­miş. Hep di­ri­lere der­dik “Rah­ma­nın rah­meti üze­ri­nize olsun…” diye.

“Ölüm güzel şey budur perde ardından haber.

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber”

Cüm­le­si­nin mu­ha­tabı Baki kab­ris­tan­lı­ğına her çı­kı­şında şöyle hitap ederdi kab­ris­tan sa­kin­le­rine:

“Allah’ın se­lamı üze­ri­nize olsun ey Baki Kab­ris­tanı aha­lisi! İn­şal­lah ya­kında biz­ler de size mü­laki ola­ca­ğız…”

Gös­ter­me­lik uğur­la­ma­lar da kab­ris­tan­la­rı­mızı bı­ra­kıp on­la­rın yer­le­rine me­zar­lar yap­maya baş­la­dı­ğı­mızda or­taya çıktı.

“Kalp hü­zün­le­nir, göz ya­şa­rır…” unu­tu­lalı çok oldu. Kal­bin neler giz­le­diği bi­lin­mez ama göz­ler giz­le­ye­mi­yor bazı şey­leri. Göz­lere ta­kı­lan kap­kara göz­lük­lere rağ­men. Ölü bem­be­yaz ke­fen­lerde gi­der­ken di­ri­ler neden kap­kara ke­si­lir?

Taş­tan daha çok birer ya­kutu an­dı­ran her bi­ri­nin önünde yer alan önem­siz bir ay­rıntı deyip ge­çi­li­ve­ren oyuk­larda bi­ri­ken su­lar­dan minik ga­ga­la­rıyla be­li­ri­ve­ren minik kuş­la­rın uğrak yeri ol­duğu kab­ris­tan­la­rın yer­le­rini me­zar­lık­lar aldı. Ki­ta­besi, gül­leri ve ağaç­la­rın ara­sın­dan sü­zü­len ışık­ları ile cen­net bah­çesi di­ye­bi­le­ce­ği­niz kab­ris­tan­lar bugün daha çok “birer ce­hen­nem çu­ku­runu” ha­tıra ge­tir­mi­yor mu?

Ölümü ve ölüyü bir daha ha­tır­la­ma­ma­ca­sına şeh­rin ve ev­le­rin en uzak nok­ta­sında, kuş­la­rın en az uğ­ra­dığı yer­lerde ku­ru­lan me­zar­lık­ları gör­meli bir. Hayat tar­zı­mıza, zi­hin­le­ri­mizde va­ro­lan ölüm ta­sav­vu­runa ne kadar uygun değil mi?

Oysa ba­kıl­dı­ğında cen­nete bah­çe­le­rini an­dı­ran, sa­kin­le­ri­nin ne kadar se­kî­net içinde ol­du­ğuna emin ol­du­ğu­muz kab­ris­tan­lar­dan kim­se­cik­ler kaç­maz, kuş­lar uğrar da­hası dün­yada dost olan­lar bu dost­luğu bir şe­kilde devam et­ti­rirdi. Mo­dern insan an­la­mak is­te­mese de ka­bul­len­mese de biri ölü biri diri ol­ma­sına rağ­men dost­luk­ları sü­rerdi.

Çı­rak­la­rın daha çırak ol­ma­dan ilk zi­ya­rete gö­tü­rül­dük­leri yer­ler­den biri o sa­na­tın pi­ri­nin kabri ol­ma­sı­nın ne kadar kuv­vetli bir ir­ti­batla çı­rağı ilk us­taya nasıl rabt et­tiği, tes­bi­hin son ta­ne­si­nin ima­meye nasıl ulaş­tığı dü­şün­meye değer bir şey­dir. Ta­sav­vufi ter­bi­yede üstad isim­le­ri­nin zik­re­dil­mesi aynı an­la­yı­şın tek­ke­lerde gö­rü­len şekli değil mi? On­la­rın ya­şa­ma­sın­dan başka neye ham­le­de­bi­lir­si­niz böyle bir şeyi?

Bizi bul­ma­ması için türlü ön­lem­ler alıp Fi­ra­vun­lar gibi pi­ra­mit­ler inşa et­tir­di­ği­miz, du­var­la­rın ara­sına hap­solma pa­ha­sına ondan kaç­tı­ğı­mız hatta biri bize bir şey yapar da ona rast­la­rız diye kimi kime karşı ko­ru­ya­cağı meç­hul olan “mu­ha­fız­lar”(!) tut­tu­ğu­muz “ecel”e ki­mi­leri eğ­le­ne­rek gider. Koşar adım onu arar da durur.

Hem ecel ge­lene kadar bizi ko­ru­yan iki mu­ha­fız melek yok mu? Yoksa me­lek­lere ben­ze­yen tey­ze­le­ri­mizle be­ra­ber on­ları da mı yi­tir­dik? Eyvah de­ne­cek yer bu­rası değil mi? Son Raşit ha­life ece­line gi­der­ken, eceli ken­di­sine ge­lir­ken bir fecir vakti evin­den çı­kar­ken dönüp şöyle der ev aha­li­sine;

“İn­sa­nın sa­ğında ve so­lunda onu ko­ru­yan mu­ha­faza me­lek­leri bu­lu­nur ve ecel ge­lince gi­der­ler. Mu­ha­faza me­lek­le­ri­min git­ti­ğini his­se­di­yo­rum…”

Mu­ha­faza me­lek­le­ri­miz tüm umur­sa­maz­lı­ğı­mıza, mezar taş­la­rı­mı­zın de­ğiş­me­sine, ölü­le­ri­mizi ha­tır­la­ma­yı­şı­mıza, on­la­rın ha­ya­tı­mız­dan ko­var­ca­sına şehir dı­şına ko­vu­şu­muza, ölü­le­ri­mize bir fa­ti­hayı çok gö­rü­şü­müze, kara göz­lük­le­ri­mize ve takım el­bi­se­le­ri­mize, “bir me­de­ni­ye­tin di­ri­le­rini diri yapan ölü­le­ri­dir” ha­ki­ka­tini kulak ardı et­me­mize rağ­men, yanı ba­şı­mızda durup bizi mu­ha­faza edi­yor­lar. Bir gün mu­ha­faza ede­me­ye­cek­leri tek şey olan “ecel”le ha­ya­tı­mı­zın en an­lamlı bu­luş­ma­sını ya­şa­ya­ca­ğız.

O zaman gö­re­ce­ğiz belki diri san­dık­la­rı­mı­zın ne kadar ölü, ölü san­dık­la­rı­mı­zın da ne kadar diri ol­du­ğunu:

“Ölüm” diri ka­la­cak ve tüm “diri” bil­dik­le­ri­miz öle­cek.