Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Günah-Tevbe İlişkisi

52. Sayı · 2018/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Bazı so­ru­lar eş­li­ğinde günah-tevbe iliş­ki­sini ele al­maya ça­lı­şa­ca­ğız.

Önce şunu so­ra­lım: Gü­naha sevk eden fak­tör­ler ne­ler­dir?

İn­sa­nın ya­pı­sında bu­lu­nan meyil ve ar­zu­larla onu dı­şa­rı­dan et­ki­le­yen âmil­ler olmak üzere iki grupta ele almak müm­kün­dür. İs­lâ­mi­yet’e göre insan ya­pı­sında bu­lu­nan kö­tü­lük­le­rin kay­nağı ne­fis­tir. Çünkü nefis, “ala­bil­di­ğine kö­tü­lüğü em­re­den” (nefs-i em­mâre)1 ve ki­şiyi gü­naha yö­nelt­mek için fı­sıl­tı­lar ha­linde sü­rekli tel­kinde bu­lu­nan2 bir güç­tür. Gü­naha sevk eden bir başka fak­tör de ölüm­süz bir dünya ha­yatı iç­gü­düsü ve âhi­reti dü­şün­meme tav­rı­dır.3 Ken­dini bu psi­ko­lo­jiye kap­tı­ran insan, hayat sa­dece bu dün­ya­dan iba­ret­miş gibi per­va­sızca ha­re­ket etme ar­zu­suna ka­pı­lır ve hay­vanî is­tek­leri tat­min etme duy­gu­su­nun bas­kı­sıyla gü­naha ko­layca ka­ya­bi­lir. Kur’ân-ı Kerîm bu menfî te­mâ­yüllü nefse karşı, ken­dini kı­na­yan (lev­vâme) ve rızâ-i Hak’ta huzur bulan (mut­ma­inne) ne­fis­leri, yani diz­gin­len­miş ve eği­til­miş, iyi­lik yap­mayı ka­bul­len­miş ne­fis­lere ulaş­mayı öne­rir.4 Ay­rıca in­sa­nın has­sas bir psi­ko­lo­jik ya­pıya sahip ol­ması5, fiz­yo­lo­jik ve psi­ko­lo­jik ba­ğım­lı­lık­la­rı­nın bu­lun­ması da önemli günah fak­tör­leri ola­rak zik­re­dil­mek­te­dir.6 Gü­naha gö­tü­ren hâ­ricî se­bep­ler içinde dünya ha­ya­tı­nın ca­zi­besi7, kötü ör­nek­le­rin bol mik­tarda mev­cu­di­yeti8 ve in­sa­nın ma­nevî yü­ce­li­şine karşı mü­ca­dele et­meye ah­det­miş olan şey­ta­nın tah­rik­leri9 de önemli bir yer tutar.10

Bir insan realitesi olan günaha karşı İslam’ın çözümü nedir?

İslam, gü­nahı bir insan re­a­li­tesi ola­rak kabul et­miş­tir. Ancak bu re­a­li­teye karşı in­sanı ça­re­siz bı­rak­ma­mış, ona çıkış yol­ları da gös­ter­miş­tir. Bu çıkış yolu en genel an­la­mıyla tev­be­dir. İlk insan ve pey­gam­ber Hz. Âdem’le bir­likte gü­naha karşı ne ya­pıl­ması ge­rek­tiği biz­lere öğ­re­til­miş­tir. Gü­nah­tan kur­tul­ma­nın en önemli adımı gü­nahı iti­raf etmek; “Ya Rabbi, ben nef­sime zul­met­tim.” di­ye­bil­mek­tir. Bunu ya­pa­bil­mek için araya ara­cı­lar koy­maya, on­lara iti­rafta bu­lun­maya gerek yok­tur. Doğ­ru­dan el aça­rak Allah’a yö­nel­mek ye­ter­li­dir. Bunun ya­nında gü­nah­la­rın ba­ğış­lan­ması için çe­şitli yol­lar var­dır. Kur’ân ve sün­nette Allah’ın af­fe­di­ci­li­ğin­den bah­se­den bir­çok ifade yer al­mış­tır. Âyet­lerde, küfür dı­şında kalan gü­nah­lara ait ce­za­la­rın Allah’ın di­le­me­sine bağlı ola­rak tevbe11, iba­det ve ta­atte bu­lunma12, büyük gü­nah­lar­dan ka­çınma13, dün­yada ce­za­sını çekme14, za­rû­ret ha­linde ve cebir al­tında bu­lunma15, şehid olma, has­ta­lık, mu­si­bet ve fe­lâ­ket­lere mâruz kalma gibi du­rum­larla, ay­rıca şe­faat veya ilâhî lü­tûfla16 af­fe­di­le­ceği bil­di­ril­mek­te­dir. Ancak bu­rada affa konu teş­kil eden uh­revî ceza olup be­şerî hu­kukla il­gili so­nuç­lar, tevbe edilse bile za­rara uğ­ra­yan kişi ta­ra­fın­dan af­fe­dil­me­dikçe or­ta­dan kalk­maz. Bazı gü­nah­lar­dan arın­ma­nın bir yolu olan ke­fâ­ret fa­kir­leri do­yur­mak, giy­dir­mek, kur­ban kes­mek veya oruç tut­makla nefsi te­miz­le­meyi amaç­lar.17 Gü­nah­tan sonra ya­pı­lan iyi amel­ler de o gü­na­hın menfî et­ki­sini or­ta­dan kal­dır­maya yar­dımcı olur.18

Sahîh-i Müslim’de geçen bir hadîs günaha teşvik etmektedir, deniliyor. Doğru mudur?

Önce ha­dîsi kay­de­de­lim:Ebû Hu­reyre’den ri­vâ­yet edil­di­ğine göre Re­sû­lul­lah (s.a.v.) şöyle bu­yurdu:“Canım kud­ret elinde olan Allah’a yemin ede­rim ki, şâyet siz günah iş­le­me­sey­di­niz, el­bette Allah sizi yok eder ve günah iş­le­yen bir kavim ge­ti­rirdi, sonra onlar ba­ğış­lan­ma­la­rını talep eder­lerdi, Allah da on­ları af­fe­derdi.”19 Bu hadîs gü­naha mı teş­vik et­mek­te­dir?

Bu hadîs günah iş­le­meye teş­vik et­me­mek­te­dir. Bu­rada iki şeye vurgu var­dır:

a. İnsan günah iş­le­yen bir fıt­ratta ya­ra­tıl­mış­tır. Zira o melek de­ğil­dir. Sa­dece me­lek­ler günah iş­le­mez.

b. Fıt­rat ge­reği günah zo­runlu olunca ça­resi tev­be­dir. İşte bu nok­tada Allah kul­la­rı­nın gü­naha karşı ça­re­siz ol­ma­dık­la­rına ve tevbe ile ken­di­sine yö­nel­me­leri ge­rek­ti­ğine işa­ret et­miş­tir.

Mev­dudî, “Bu ha­dî­sin gü­nah­ları caiz gös­ter­mek için uy­du­rul­muş bir hadîs ol­du­ğunu zan­ne­di­yo­rum.” diyen bir oku­yu­cuya şöyle cevap verir:

“Bu ha­dîse sened tek­niği açı­sın­dan ten­kit ya­pı­la­maz. Ko­nu­suna ge­lince, il­gili ha­dîs­leri bir­likte de­ğer­len­dir­di­ği­mizde ha­dîs­ler­den in­sa­nın bile bile günah iş­le­mesi ve sonra da tevbe et­mesi ge­rek­tiği ma­na­sı­nın asla çı­ka­rı­la­ma­ya­cağı gö­rü­le­cek­tir. Ak­sine onun doğru ma­nası şöy­le­dir: İnsan ta­ma­men ha­ta­sız, gü­nah­sız ola­maz. İn­sa­nın en iyi ta­rafı ondan hiç günah sâdır ol­ma­ması değil, ak­sine bir günah iş­le­diği zaman piş­man olup hemen Rabb’inden af di­le­me­si­dir. Bu ma­nayı zi­hin­lere iyice yer­leş­tir­mek için Hz. Pey­gam­ber (s.a.v) ‘Eğer Allah gü­nah­sız bir mah­lûk ya­rat­mayı is­te­seydi, insan ye­rine başka bir mah­lûku ya­ra­tırdı.’ bu­yur­muş­tur. Allah, in­sanı gü­naha ve se­vaba mey­yal ya­rat­mış­tır. Böyle bir mah­lûk­tan gü­nah­sız ol­ması is­te­ne­mez. Onun için en büyük rütbe, beşer ge­reği iş­le­nen ha­tada ısrar et­me­mek, piş­man olup af di­le­mek­tir.”20

Tevbenin şartları nelerdir?

Hiç­bir mü’min tev­be­siz ka­la­maz. Zira do­ğum­dan ölüme kadar gü­nah­tan uzak olmak yal­nızca me­lek­lere mah­sus­tur. Günah ve is­yana gö­mül­mek, bir ömür boyu Yüce Allah’ın emir ve ya­sak­la­rına ay­kırı dav­ran­mak da şey­ta­nın gö­re­vi­dir. Tevbe ede­rek gü­nah­tan vaz­ge­çip, taat yo­luna dön­mek ise Âdem (a.s.) ile Onun ço­cuk­la­rı­nın işi­dir.

Âlim­le­ri­miz, âyet ve ha­dîs­lerde gelen açık­la­ma­ları göz önüne ala­rak mak­bul tev­be­nin şart­la­rını tes­pit et­meye ça­lış­mış­lar­dır. Ne­vevî şöyle der: “Tevbe, lügât ola­rak dönüş (rucû) de­mek­tir. Öy­leyse tevbe de gü­nah­tan dö­nüş­tür. Bu dö­nü­şün (tev­be­nin) üç rüknü var­dır:

* Günahtan kopmak, kesinlikle terk etmek.

* Bu günahı işlediğine pişman olmak.

* Bir daha o günahı işlememeye azmetmek, kesin karar vermek.” Nevevî devamla der ki: “Eğer tevbe edilen günah, bir insanın hukukuna karşı işlenmiş ise, bir dördüncü rükün daha var:

* Bu hak sahibi ile helalleşmek.”

Ne­vevî şu kıy­metli bil­gi­leri ver­meye devam eder: “Tev­be­nin aslı ne­da­met­tir, piş­man­lık­tır. Bu, onun en büyük rük­nünü teş­kil eder. Ulema, bütün gü­nah­lar­dan tevbe et­me­nin vacip ol­du­ğunda it­ti­fak eder. Ve tev­beyi, günah işler iş­le­mez yap­mak ge­re­kir, ge­le­ceğe bı­rak­ma­ma­lı­dır. Günah büyük olmuş, küçük olmuş fark etmez. Tevbe, İslam´ın en mühim pren­sip­le­rin­den, tekit edil­miş esas­la­rın­dan bi­ri­dir. Ehl-i sün­nete göre şer´an, Mu´te­zile´ye göre aklen va­cip­tir. Bütün şart­la­rına uyu­la­rak ya­pıl­mış olsa bile, Ehl-i sün­nete göre, tev­be­nin kabul edil­mesi Allah´a vacip de­ğil­dir. Ancak Allah´ın kerem ve fazlı ile kabul ede­ceği umu­lur. Allah´ın kabul ede­ce­ğini, Mu­te­zile´nin ak­sine şe­ri­atla ve icma ile bi­li­yo­ruz.”

Yeis halinde tevbe geçerli midir?

Ab­dul­lah ibn Ömer’den ri­vâ­yet edil­di­ğine göre Rasûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle bu­yurdu: “Bir kul can çe­kiş­meye baş­la­ma­dığı sü­rece, Allah Teâlâ onun tev­be­sini kabul eder.”21 Yeis ha­linde iken tevbe mak­bûl müdür?

Evet, tevbe ge­çerli olur. Bu, Allah Teâlâ’nın Müs­lü­man­lara bir ih­sa­nı­dır. Yeis, ke­lime ola­rak ümit­siz­lik de­mek­tir. Tevbe-i yeis, ölüm ala­meti baş­la­yıp ha­yat­tan ümit ke­si­lince ya­pı­lan tevbe de­mek­tir. Yeis hâ­linde, yani ya­şa­mak­tan ümit ke­sil­diği [âhi­ret hâl­leri gö­rül­meye baş­la­dığı] an ya­pı­lan tevbe mak­bûl, ama iman mak­bûl de­ğil­dir. Yani fâsık, tevbe ederse tev­besi kabul olur, ama kâfir, iman etse imanı kabul olmaz. Şûra Su­resi’nin, “Kul­la­rı­nın tev­be­sini kabul eden Odur.” me­a­lin­deki 25. âye­tine göre, fâ­sı­kın tev­besi mak­bûl­dür. Son ne­feste iman etmek kabul ol­mazsa da, Müs­lü­ma­nın gü­nah­la­rına tevbe et­mesi kabul olur.

Bazı âlim­ler de, Nisa Sû­resi’nin, “[Ömrü] Kö­tü­lük­lerle geçip de öle­ceği vakit, “Ben şimdi tevbe ettim.” di­yen­lerle, kâfir ola­rak ölen­le­rin tev­be­leri mak­bul de­ğil­dir.” me­a­lin­deki 18. âyet-i ke­ri­me­sine göre, iman gibi, tev­be­nin de kabul edil­me­ye­ce­ğini bil­dir­miş­ler­dir. Eş‘arî­ler, “Allah, bir kulun tev­be­sini can çe­ki­şir hale gel­me­dikçe kabul eder.” hadîs-i şe­rî­fini esas alıp, gar­gara ha­linde tev­be­nin de, ima­nın da mak­bul ol­ma­dı­ğını bil­dir­miş­ler­dir. On­lara göre bu hadîs-i şerîf, mü’min ve kâ­fi­rin tev­be­leri için ge­çer­li­dir.

Tev­bede ih­ti­laf ol­muşsa da, yeis hâ­lin­deki iman it­ti­fakla mak­bul de­ğil­dir. Kâfir o za­mana kadar Allah’ı ta­nı­ma­mak­ta­dır. Ha­yat­tan umu­dunu kesip hakkı ve ha­ki­kati gö­rünce o anda iman et­mek­te­dir. O du­rumda ya­pı­lan iman, mak­bûl ve mu­te­ber de­ğil­dir. Fâsık, Allah Teâlâ’yı ta­nı­mak­ta­dır. Müs­lü­man­dır, mü’min­dir. İmanı mev­cut­tur ve bâ­kî­dir. Bâkî olan bir şey, yeni baş­tan ya­pı­lan­dan ko­lay­dır. Bunun için, Fi­ra­vun’un son ne­fes­teki imanı mu­te­ber de­ğil­dir. Âyet şöy­le­dir: “Fi­ra­vun bo­ğu­la­cağı an, “İs­ra­i­lo­ğul­ları’nın inan­dı­ğın­dan başka ilah ol­ma­dı­ğına inan­dım, artık ben de Müs­lü­man oldum.” dedi. Ona, “Şimdi mi inan­dın, daha önce baş­kal­dır­mış ve boz­gun­cu­luk et­miş­tin.” dendi.”22

Razî, tef­si­rinde Nisa Sû­resi’nin 18. âyeti çer­çe­ve­sinde ko­nuyu geniş ele al­mış­tır. Ona göre mu­hak­kik âlim­ler şöyle de­miş­ler­dir: “Ölü­mün yak­laş­ması, tev­be­nin ka­bu­lüne manî de­ğil­dir. Ak­sine tev­be­nin ka­bu­lüne mani olan, mey­dana gel­dik­le­rinde, za­rurî ola­rak Allah´ın bi­lin­me­si­nin ta­hak­kuk et­tiği hal­le­rin biz­zat gö­rül­me­si­dir. Biz ölü­mün yak­laş­ma­sı­nın, tev­be­nin ka­bu­lüne manî ol­ma­dı­ğını şu se­bep­ler­den ötürü söy­le­riz:

a) Me­selâ, İs­râ­i­lo­ğul­ları ve Hz. Eyyûb´ün (a.s) ço­cuk­ları gibi top­lu­luk­ları Hak Teâlâ öl­dü­rüp sonra di­rilt­miş; bu di­rilt­me­den sonra da on­ları mü­kel­lef tut­muş­tur. Bu durum, ölümü mü­şa­hede et­me­nin, mü­kel­lef kıl­maya zarar ver­me­di­ğine de­lâ­let et­mek­te­dir.

b) Ölmek üzere olan kim­se­nin kar­şı­laş­tığı sı­kın­tı­lar, ka­dın­la­rın doğum sı­ra­sında çek­tiği san­cı­lar gi­bi­dir veya bun­dan biraz daha ile­ri­dir. Bi­nâ­e­na­leyh bu sı­kın­tı­lar, mü­kel­le­fi­ye­tin de­va­mına manî ol­ma­dı­ğına göre, ölüm es­na­sın­daki sı­kın­tı­lar da aynı hü­kümde olur.

c) Ölmek üzere olan kim­se­nin ız­dı­rabı art­tı­ğında, kulun bu­nal­ması çok şid­detli olur ki bu, Hak Teâlâ´nın, “Darda ka­lana ken­di­sine duâ et­tiği zaman ica­bet eden…”23 âye­tinde beyân et­tiği hu­sus­tur. Bi­nâ­e­na­leyh o es­nada elem­le­rin art­ma­sı­nın tev­be­nin ka­bu­lüne bir sebep ol­ması, kabul edil­me­me­sine bir sebep ol­ma­sın­dan daha ev­la­dır.

Böy­lece bu izah­lar ile ölü­mün yak­laş­ma­sı­nın ve ölü­mün elem­leri ile sı­kın­tı­la­rı­nın art­ma­sı­nın, tev­be­nin ka­bu­lüne manî ola­ma­ya­cağı sabit ol­mak­ta­dır. O halde tev­be­nin ka­bu­lüne mâni olan şudur: Ölmek üzere olan insan, bir­ta­kım hal­ler ve deh­şet­ler mü­şa­hede et­ti­ğinde, bun­ları mü­şa­hede eder­ken, za­rurî (kesin) ola­rak Allah´ı ta­nı­yıp ina­nır. Her ne zaman insan za­rurî ola­rak Allah´ı ta­nırsa, ondan mü­kel­le­fi­yet sâkıt olur. Bak­sana, âhi­ret­te­ki­le­rin bil­gi­leri za­rurî ol­duğu için, her ne kadar orada bir ölüm ve bir ceza ol­masa da, on­lar­dan tek­lif sâkıt ol­muş­tur. Çünkü haşr ve hesâb es­na­sında ve ce­hen­neme gir­mez­den önce on­la­rın yap­tık­ları tev­be­ler mak­bûl olmaz.”

Katilin tevbesi makbul müdür?

Ha­dîs­lerde 99 adamı öl­dü­ren kim­se­nin tev­be­si­nin kabul edil­diği geç­mek­te­dir.24 Kur’ân-ı Kerim’de kas­ten bir mü’mini öl­dü­re­nin ebedî ce­hen­nem­lik ol­duğu ifade edi­lir: “Kas­ten bir mü’mini öl­dü­re­nin ce­zası, içinde ebedî ola­rak ka­la­cağı ce­hen­nem­dir.”25Bu du­rumda ka­ti­lin tev­besi mak­bûl müdür?

Yu­ka­rı­daki âyete da­ya­na­rak İbn Abbas, ka­ti­lin tev­be­si­nin kabul edil­me­ye­ce­ğini söy­ler. Ama Yüce Mevlâ, şir­kin dı­şın­daki gü­nah­ları, di­le­diği ki­şi­ler­den si­le­ce­ğini beyan et­mek­te­dir:

“Yüce Allah, ken­di­sine şirk ko­şul­ma­sını ba­ğış­la­maz. Bunun dı­şın­daki gü­nah­ları, di­le­diği ki­şi­ler­den ba­ğış­lar.”26 Kaldı ki, bir müş­rik ve kâ­fi­rin, şir­kine ve küf­rüne tevbe edip imana gel­mesi de câ­iz­dir.

Selef ule­ması, gerek âyet­teki ve gerek bu hu­susta ri­vâ­yet edi­len ha­dîs­ler­deki şid­detli teh­dit ifa­de­sini, cay­dı­rı­cı­lık ga­ye­sine ham­let­miş­ler­dir. Kur’ân-ı Kerîm’de bir in­sanı öl­dür­me­nin bütün in­san­ları öl­dür­mek gibi ol­duğu27 da be­lir­ti­lir. Bi­nâ­e­na­leyh bu ko­nu­daki ağır ifa­de­ler, in­san­ları, adam öl­dürme fi­i­lin­den uzak tut­mak ga­ye­sine yö­ne­lik ol­ma­lı­dır.

Âyet­teki “ebedî ce­hen­nem­lik ol­duğu” ifa­desi, onun böyle bir ce­zayı hak et­tiği şek­linde de te’vîl edil­miş­tir. Bu du­rumda ona ceza ver­mek veya af­fet­mek, Allah’a kal­mış bir iştir. Ha­ne­fî­ler, âyet­teki “ebedî” laf­zını, uzun müd­det ce­hen­nemde kal­mak­tır, diye izah eder­ler. Âye­tin, adam öl­dür­meyi helâl sa­yan­lar hak­kında hüküm ifade et­tiği de söy­len­miş­tir.

İza­hına ça­lış­tı­ğı­mız hadîs de, ka­ti­lin tev­be­si­nin câiz ol­du­ğunu ifâde et­mek­te­dir. Gerçi hadîs, Benî İs­râil’e ait bir olayı ifade et­mek­te­dir. Ancak, “Biz­den ön­ceki üm­met­le­rin şe­ri­atı, bizim için de şe­ri­at­tır.” ka­i­de­sine da­ya­na­rak, bu hadîs Mu­ham­med üm­meti için de hüküm ifâde et­mek­te­dir.

Yal­nız ön­ceki üm­met­lere ait hü­küm­le­rin bizim için de ge­çerli ol­ması için, onu Allah veya Pey­gam­be­ri­nin bil­dir­miş veya bu hükmü red­det­me­miş ol­ma­ları şart­tır. Bizim şe­ri­a­tı­mızda onu teyit eden bir de­li­lin bu­lun­ması ha­linde ise, hiç­bir te­red­düt ve şüphe kal­maz. Az önce geçen Nisâ Sû­resi’nin 48. âyeti, bu hük­mün de de­lili kabul edi­lir. Ay­rıca İbn Hacer, Mu­ham­med üm­me­tine, eski üm­met­lere nis­petle daha az kül­fet yük­len­diği pren­si­bin­den ha­re­ketle, Benû İs­rail’de 100 ki­şiyi öl­dü­re­nin bile tev­besi câiz olu­yor idiyse, bizde ön­ce­likle câiz olur, der.

Günahkâr bir kimse, günah işlemekten aciz olduğunda, bunu yapamaz hale geldiğinde (mesela dili kesilen yalancı, hadımlaştırılmış zânî, dört taraftan kıstırılmış hırsız, eli kesilmiş, sahtekar) tevbesi sahih olur mu?

a. Bazı alim­lere göre olmaz. Çünkü irade şart­tır.

b. İbnü’l-Kay­yım’a göre sa­hih­tir. Zira bu­rada tev­be­nin ru­kûn­leri var­dır. Kişi piş­man ol­muş­tur. Ha­dîste, “Piş­man­lık tev­be­dir.” diye geçer.

Tevbe, kul hakkı ödendikten sonra veya helalleştikten sonra makbûldür. Kul hakkı; gıybet, iftira gibi manevî ise bunu hak sahibine haber verip vazgeçtiğini söylemesi şart mıdır?

a. Özel­likle if­ti­rada, hak sa­hi­bine bunu bil­dir­mek şart­tır.

b. Hiç­bi­rinde bil­dir­meye gerek yok­tur. Allah ile kul ara­sın­da­dır. Bil­di­rince bir fayda elde edil­me­ye­cek­tir.

Bi­rinci gö­rü­şün daha isa­betli ol­duğu söy­le­ne­bi­lir.

Günah işlememiş olan mı, günah işleyip tevbe eden mi daha üstündür?

Günah iş­le­yen in­sanda bir zil­let, boyun eğiş ve kalp kı­rık­lığı var­dır. Bu du­rum­larda Allah, bu kula daha ya­kın­dır. İyilik/taat, in­sanda kibre sebep ola­bi­lir. Tevbe eden sü­rekli gü­na­hını ha­tır­lar, kalbi kı­rık­tır.

Tabii her günah iş­le­yen böyle de­ğil­dir. Yine her ta­atte bu­lu­nan da taati se­be­biyle ame­line gü­ve­ne­cek, ken­dini be­ğe­ne­cek ve kibre ka­pı­la­cak de­ğil­dir.

Tevbenin kabulü için o günaha bir daha dönmemek şart mıdır?

Ço­ğun­luk şart ol­ma­dığı gö­rü­şün­de­dir.

Kişi, tevbesini bozduğunda geçmiş günahlarından sorumlu olur mu?

Ba­zı­ları bunu ir­ti­data ben­ze­te­rek, olur, de­miş­ler­dir; ancak ço­ğun­luğa göre ir­ti­dat başka, diğer gü­nah­lar baş­ka­dır. Do­la­yı­sıyla so­rumlu olmaz.

Biri dururken diğer bir günahtan tevbe etmek sahih midir?

Bu ko­nuda farklı gö­rüş­ler var­dır. Şu söy­le­ne­bi­lir: İçki gü­nahı du­ra­nın fa­iz­den tevbe et­mesi sa­hih­tir. Ama aynı tür­den bir gü­nahta ısrar edi­li­yorsa tevbe sahih olmaz. Me­sela peşin fa­iz­den tevbe eder, ama ve­re­siye fa­i­zin­den tevbe et­mezse tevbe sahih olmaz. Haş­haş al­mak­tan tevbe edip iç­ki­den et­mezse; bir ka­dınla zina et­mek­ten tevbe edip bir başka ka­dınla olan zi­na­sın­dan tevbe et­mezse; üzümle ya­pı­lan iç­ki­den tevbe edip başka şey­ler­den ya­pı­lan iç­ki­den tevbe et­mezse tev­besi sahih olmaz.

  1. Yûsuf, 12/53. ↩︎
  2. Kâf, 50/16; Necm, 53/23. ↩︎
  3. Bakara, 2/95-96. ↩︎
  4. Kıyâme, 75/2; Fecr, 89/27-28. ↩︎
  5. Nisâ, 4/28. ↩︎
  6. Bakara, 2/155; Âl-i İmrân, 3/14. ↩︎
  7. Meselâ bk. Âl-i İmrân 3/14, 185; Yûnus, 10/23; Ra‘d, 13/26. ↩︎
  8. En‘âm, 6/116; Furkân, 25/27-29. ↩︎
  9. A‘râf, 7/14-18; Hicr, 15/36-42. ↩︎
  10. Harman, Ömer Faruk, “Günah”, D.İ.A, c. 14, s. 278-282. ↩︎
  11. Meselâ bk. Mâide, 5/39; Tâhâ, 20/82; Furkân, 25/70-71. ↩︎
  12. Hûd, 11/114. ↩︎
  13. Nisâ, 4/31. ↩︎
  14. Nisâ, 4/92; Mâide, 5/38, 89, 95. ↩︎
  15. Bakara, 2/173; Nahl, 16/106. ↩︎
  16. Nisâ, 4/48; Yûsuf, 12/87; Zümer, 39/53. ↩︎
  17. Mâide, 4/89, 95; Mücâdele, 58/3-4. ↩︎
  18. Hûd, 11/114; Furkân, 25/70-71. ↩︎
  19. Müslim, Tevbe, 11. ↩︎
  20. Mevdûdî, Meseleler ve Çözümleri, III, 153-154. ↩︎
  21. Tirmizî, Daavât 98. ↩︎
  22. Yunus, 10/90-91. ↩︎
  23. Neml, 27/62. ↩︎
  24. Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48. ↩︎
  25. Nisâ, 4/93. ↩︎
  26. Nisâ, 4/48. ↩︎
  27. Mâide, 5/32. ↩︎