Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Tarihi Kaynaklarda Hz. Muhammed (sav.)

4. Sayı · 2006/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Hz. Mu­ham­med (s.a.v)’in ahir za­manda pey­gam­ber ola­rak gön­de­ri­le­ce­ğine dair tarih ki­tap­la­rında bir­çok haber bu­lun­mak­ta­dır. Çok azı hariç, bun­la­rın hemen hepsi, ehl-i kitap yani, Ya­hudi ve Hı­ris­ti­yan­lara ait ha­ber­ler­dir. Bil­hassa Hz. İsa (a.s)’dan sonra, her iki dinin men­subu din alim­leri ve halk­ları, son bir pey­gam­ber kal­dı­ğını, gelme za­ma­nı­nın yak­laş­makta ol­du­ğunu, ge­le­ceği ve hic­ret ede­ceği yeri, her fır­satta söy­lü­yor ve onu dört gözle bek­li­yor­lardı. İslâm ön­cesi, bil­hassa Me­dine’de ya­şa­yan Arap­lar, son bir pey­gam­be­rin ge­le­ceği fik­riyle ye­te­rince dol­du­rul­muş­lardı. Öyle ki; Me­di­neli Ya­hu­di­ler, kendi ki­tap­la­rında ge­le­ceği haber ve­ri­len son pey­gam­be­rin, Arap müş­rik­le­rine karşı kendi yan­la­rında yer ala­cağı pro­pa­gan­da­sını bile ya­pı­yor­lardı. Bu bilgi sa­dece Hicaz böl­ge­sinde değil, Ya­hudi ve Hris­ti­yan­la­rın ya­şa­dığı bütün coğ­raf­yaya ya­yıl­mış, ora­larda adeta te­va­tür de­re­ce­sine ulaş­mış bu­lu­nu­yordu.

Ta­rihçi İbn-i İshak’ın an­lat­tı­ğına göre, Ömer’in oğlu Asım, kav­min­den şu ha­beri nak­le­der. “Biz puta tapan şirk ehli bir ka­vim­dik. Ya­hu­di­lerle ara­mızda kav­ga­lar olur, on­lara karşı hoş­la­rına git­me­yen üs­tün­lük­lere ulaş­tı­ğı­mızda, bize; gön­de­ri­le­cek ne­bi­nin za­manı yak­laştı. Ad ve İrem ka­vim­le­ri­nin, helak edil­diği gibi, onunla bir­le­şip sizi kat­le­de­ce­ğiz.”der­lerdi. Biz on­lar­dan bu sözü çokça du­yar­dık. Ra­sû­lul­lah (s.a.v) gön­de­ri­lince, O’nun Allah’a da­ve­tine ica­bet ettik. Ya­hu­di­le­rin kork­tuğu hu­susu an­la­ya­rak on­lar­dan önce dav­ra­nıp iman ettik, onlar ise kabul et­me­di­ler. Ve Kur’an-ı Kerim’in;“Ken­di­le­rine el­le­rin­de­kini (Tev­rat’ı) tas­dik eden bir kitap (Kur’an) ge­lince onu inkâr et­ti­ler. Oysa daha önce (bu ki­tabı ge­ti­re­cek pey­gam­beri ve­sile ede­rek) in­kâr­cı­lara (Arap müş­rik­le­rine) karşı (Allah’tan) yar­dım is­ti­yor­lardı. (Tev­rat’tan) ta­nı­yıp bil­dik­leri (bu pey­gam­ber) ken­di­le­rine ge­lince onu inkâr et­ti­ler. Allah’ın la­neti in­kâr­cı­la­rın üze­rine olsun.”1 ayeti, bi­zimle onlar hak­kında nazil ol­du­ğunu söy­le­miş­tir.”

İbn-i Abbas’ın an­lat­tı­ğına göre, Hay­ber Ya­hu­di­leri, Ga­ta­fan Oğul­ları ile sa­va­şır­lar ve her kar­şı­laş­ma­la­rında ye­ni­lir­lerdi. So­nunda Ya­hu­di­ler, Ga­ta­fan­larla ya­pa­cak­ları sa­vaşta; “Ya Rabbi! Ahir za­manda çı­ka­cak olan, on­lara karşı bize yar­dı­mını vaad et­ti­ğin ümmi nebi hakkı ile sen­den yar­dım is­te­riz, bize on­lara karşı yar­dım et.” diye dua edince, Ga­ta­fan­lar’ı boz­guna uğ­rat­tı­lar. Hz. Mu­ham­med (s.a.v) gön­de­ri­lince de inkâr et­ti­ler. Yu­ka­rı­daki Aye­tin nüzul se­bep­le­rin­den biri de budur.2

Ni­ha­yet; “Son bir pey­gam­ber kal­dığı, gelme za­ma­nı­nın yak­laş­tığı, ha­rem­den çıkıp et­rafı kara taşlı dağ­larla çev­rili, or­tası hur­ma­lık bir yere hic­ret ede­ceği, sa­da­ka­dan ye­me­yip he­di­ye­den yi­ye­bi­le­ceği, iki kü­reği ara­sında nü­büv­vet mührü bu­lu­na­cağı, ya­nında iki ta­rafı ateş­ten bir balta bu­lu­na­cağı, yani ci­hatla memur ola­rak gön­de­ri­le­ceği.” gibi, -Tev­rat Zebur ve İncil’in dı­şında,-de­tay­lara va­rın­caya kadar olan bu bil­gi­ler, hal­kın di­linde do­la­şı­yordu. Ka­na­a­ti­mizce, or­tada do­la­şan bu bil­gi­ler, Hz. Musa (a.s)’dan sonra de­ği­şik yer­lere gön­de­ri­len pey­gam­ber­ler ve o za­ma­nın salih ki­şi­leri ta­ra­fın­dan bil­di­ril­miş edil­miş, on­la­rın et­ra­fın­daki in­san­lar da, gelen ne­sil­lere bu bil­gi­leri in­ti­kal et­tir­miş­ler­dir.

Allah Teâla daha Kur’an’ı in­dir­me­den, -vah­yin ilk mer­kezi Mekke’de ede­bi­yatı ve şiiri ge­liş­tir­mek su­re­tiyle- Kur’an’ın daha iyi an­la­şıl­ma­sına nasıl zemin ha­zır­la­mış ise, in­san­la­rın Ra­sû­lünü daha kolay kabul ede­bil­me­leri için de, Onu daha gön­der­me­den, ge­le­ce­ğini dil­den dile, ilden ile yay­mak su­re­tiyle, öy­lece zemin ha­zır­la­mış­tır. Bu ina­nan­la­rın de­lile da­yalı inan­ma­ları, inan­ma­yan­la­rın da ma­ze­ret­le­ri­nin kal­ma­ması içindi.

Hz. Mu­ham­med (s.a.v)’in ahir za­manda pey­gam­ber ola­rak gön­de­ri­le­ce­ğine dair, ta­rihi kay­nak­larda el­liye yakın haber mev­cut­tur. Bütün bun­ları bir ma­ka­le­nin içe­ri­sinde an­lat­mak el­bette ki müm­kün de­ğil­dir. Biz bu­rada bir­kaç ta­ne­sini daha tak­dim et­mekle ye­ti­ne­ce­ğiz.

Mi­lat­tan önce al­tıncı yüz­yılda ya­şa­yan Babil hü­küm­dar­la­rın­dan Buh­tun­na­sır, Beyt-i Mu­kad­des’i harap edip Ya­hu­di­leri Babil’e sür­dük­ten sora, ken­dine göre kötü bir rüya görür. Gör­düğü rü­yayı unut­tu­ğunu, kâ­hin­ler­den gör­düğü rü­yayı ve yo­ru­munu üç güne kadar bil­dir­me­le­rini ister, can te­la­şına düşen kâ­hin­ler, İs­rail oğul­la­rın­dan, ha­piste bu­lu­nan Dan­yal (a.s)’a mü­ra­caat eder­ler. Dan­yal (a.s) zin­dancı va­sı­ta­sıyla, Kral’a, ha­piste rü­yanı ve yo­ru­munu bilen bi­risi var diye haber gön­de­rir. Hü­küm­dar Dan­yal (a.s)’ı ça­ğır­tır. O da, kra­lın hu­zu­runa çık­tı­ğında, adet­leri hi­la­fına ona secde etmez. Se­bebi so­ru­lunca da, “Allah bana kendi ya­nın­dan ilim verdi. Ondan başka kim­seye secde yap­ma­mamı em­retti” der. Hü­küm­dar da, ben ah­dine bağlı olan­ları se­ve­rim. O halde, gör­dü­ğüm rü­yayı anlat de­yince, Hü­küm­dara, “Rü­yanda, altın, gümüş ve çe­şitli ma­den­ler­den ya­pıl­mış, gü­zel­li­ğine hay­ran kal­dı­ğın, muh­te­şem bir putun üze­rine, Allah’ın gök­ten bir taş sal­dı­ğını, ec­za­la­rı­nın (par­ça­la­rı­nın) bir daha, bir araya gel­me­ye­cek şe­kilde param parça ol­du­ğunu, or­tada Allah’ın at­tığı taş­tan ve se­ma­dan başka bir şeyin kal­ma­dı­ğını gör­dün.” der. O da, doğru söy­le­din. Şimdi de bana bu rü­ya­nın yo­ru­munu yap. Dan­yal (a.s) da; “O gör­dü­ğün muh­te­şem put, za­ma­nın başı, or­tası ve so­nun­daki farklı üm­met­ler­dir. Atı­lan taş ise, Allah’ın ahir za­manda üm­met­lere in­di­re­ceği ve on­lara üstün kı­la­cağı din­dir. Allah, Arap­lar­dan ümmi bir pey­gam­ber gön­de­re­cek. Taşın o putu par­ça­la­yıp ufa­la­dığı gibi, bütün din ve üm­met­leri kü­çül­tüp, işe ya­ra­maz hale ge­ti­re­cek. Allah onunla hakkı arın­dı­rıp ba­tılı hü­küm­süz ko­ya­cak. Sa­pan­ları hi­da­yete er­di­re­cek. Onunla ümmi olan kavmi bilge, za­yıf­ları kuv­vetli, ha­kir­leri üstün yapıp, za­yıf­lara yar­dım ede­cek­tir.”diye söy­ler.3

Böy­lece Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’ın ge­le­ce­ğini haber verir. İslâm ta­rih­çi­leri bu ha­beri, son­ra­dan Müs­lü­man olmuş, iki Ya­hudi âli­min­den nak­let­miş­ler­dir.

Yemen kral (tübba) la­rın­dan, Ebi Kerip Tüb­ban Esad, doğu ta­ra­fına yap­tığı bir se­fer­den dö­ner­ken, Me­dine-i Mü­nev­vere’ye uğrar. As­ker­le­rin­den biri, Nec­car Oğul­la­rın­dan Ahmer’in bah­çe­sin­den hurma ko­par­ması se­be­biyle öl­dü­rü­lür. Başka bir ha­berde ise bu öl­dü­rü­len ki­şi­nin Tüb­ban’ın oğlu ol­duğu ri­va­yet edil­mek­te­dir. Se­fere gi­der­ken oğ­lunu Me­dine’ye koyup dö­nüşte hile ile oğ­lu­nun öl­dü­rül­dü­ğünü gö­rünce, Me­dine hal­kını kı­lıç­tan ge­çir­meye karar verir. İki taraf ara­sında savaş baş­lar. Me­dine ve aha­li­si­nin helak edi­le­ce­ğini duyan iki Ya­hudi âlimi, Tüb­ban’a gi­de­rek, “Sakın bu işi yap­ma­ya­sın, bu işi ya­par­san senin hemen ce­za­lan­dı­rıl­ma­ya­ca­ğın­dan da emin de­ği­liz.” der­ler. Tüb­ban se­be­bini so­runca, onlar: “Ahir za­manda ha­rem­den Ku­reyşli bir pey­gam­ber çı­ka­cak ve bu­raya hic­ret edip bu­raya yer­le­şe­cek, onun ka­rar­gâhı bu­rası ola­cak­tır” der­ler. Bunun üze­rine Tüb­ban sa­vaşı bı­ra­kır. Pey­gam­be­ri­mize tes­lim edil­mek üzere bir ev yap­tı­rır ve ken­dine ve­ril­mek üzere de bir mek­tup yazıp al­tını mü­hür­ler. “Şayet O pey­gam­bere ye­ti­şe­mez­se­niz, ba­ba­lar oğul­la­rına in­ti­kal et­ti­re­rek bu ema­net­leri ona ulaş­tır­sın­lar”, der. İşte bu ev ve mek­tup ba­ba­lar­dan oğul­lara geçer ve Ebu Eyyub el En­sari Hz.’ne kadar in­ti­kal eder. Tüb­ban, Efen­di­miz hak­kında söy­le­diği şi­i­rinde;

“Var­lığı ya­ra­tan Allah ta­ra­fın­dan pey­gam­ber gön­de­ri­le­cek Ahmed’e şa­ha­det ettim,

Ömrüm öm­rüne ulaş­saydı. Onun yar­dım­cısı ve am­ca­oğlu (gibi) olur­dum,

Düş­man­la­rına karşı kı­lıçla cihat eder, gön­lün­deki ke­der­leri si­ler­dim.”

Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’dan yedi asır önce gelen bu zat, Ona iman et­mişti. Bir şair de, “Daha dün­yaya gel­me­den, mü­min­le­rin vardı.” di­ye­rek bunu an­lat­mak is­te­miş­tir. Ve Kâbe’ye ilk ör­tüyü giy­di­ren de Tüb­ban­dır. Ra­sû­lul­lah (s.a.v) Efen­di­miz, “Sakın Tüb­ban’a söv­me­yi­niz çünkü O iman et­miş­tir. Kâbe’ye ilk ör­tüyü de o giy­dir­miş­tir.”diye bu­yur­muş­tur.4

M.Asım KÖKSAL’ın Ta­rihçi İbn-i İshak’tan nak­let­ti­ğine göre, Asım bin Ömer’e ih­ti­yar bir Ya­hudi: “Ku­rey­za­lı­lar­dan Saye’nin oğul­ları, Sa­lebe ve Esid ile Ubeyde’nin oğlu Esed’in, neden Müs­lü­man ol­duk­la­rını bi­li­yor musun?” diye sorar. Asım da, hayır val­lahi bil­mi­yo­rum der. İh­ti­yar Ya­hudi, “İs­la­mi­yet’ten bir­kaç yıl önce, Şam Ya­hu­di­le­rin­den ibn-i Hey­ye­ban diye anı­lan bir zat, ya­nı­mıza gelip yer­leş­mişti. Val­lahi gayr-i müs­lim­ler ara­sında, ondan daha üstün bir kimse gör­me­mi­şiz­dir. En so­nunda O, ölüm dö­şe­ğine düştü. Öle­ce­ğini an­la­yınca bize; Ey Ya­hudi ce­ma­ati! Ben, Şam gibi yi­ye­cek­leri, içe­cek­leri bol bir yer­den çıkıp bu dar­lık­lar, yok­sul­luk­lar, aç­lık­lar yur­duna ne için gel­di­ğimi bilir mi­si­niz?” diye sordu. Ona, sen daha iyi bi­lir­sin, dedik. O da; “Ben gelme za­manı çok yak­la­şan pey­gam­beri göz­le­ye­yim diye bu şehre gel­dim. Bu şehir Onun hic­ret yur­du­dur. Ben Onun Allah ta­ra­fın­dan bir an önce gön­de­ri­lip ken­di­sine tabi ol­mamı ne kadar arzu eder­dim! Onun zu­huru za­manı size çok yak­laş­mış, göl­gesi, üze­ri­nize düş­müş­tür. Ey Ya­hudi ce­ma­ati! Ona, inan­mak ve tabi ol­makta sakın sizi hiç bir kimse geç­me­sin!

O, ken­di­sine karşı ko­yan­la­rın kan­la­rını dök­mek, çoluk çocuk ve ka­dın­la­rını esir etmek yet­ki­siyle de gön­de­ri­le­cek, siz­ler de bu akı­bete düş­mek­ten ken­di­nizi ko­ru­ya­ma­ya­cak ve ondan kur­tu­la­ma­ya­cak­sı­nız!” dedi.

Ra­sû­lul­lah Aley­his­se­lam, Allah ta­ra­fın­dan gön­de­ril­diği ve Ku­reyza Oğul­la­rını yurt­la­rında ku­şat­tığı zaman da, şu yu­ka­rıda isim­leri anı­lan zat­lar-ki o zaman pek genç­ti­ler-“Ey Ku­reyza Oğul­ları! Val­lahi bu zat (Mu­ham­med), İbn-i Hey­ye­ban’ın, size bah­set­miş ol­duğu ve ken­di­sine uy­ma­mızı tav­siye ey­le­diği pey­gam­ber­dir.” Ku­reyza Oğul­ları ise, bu İbn-i Hey­ye­ban’ın ge­le­ce­ğini haber ver­miş ol­duğu Pey­gam­ber de­ğil­dir, de­di­ler. Onlar; “Evet! Val­lahi, belli sı­fat­la­rıyla bek­le­nen Pey­gam­ber, mu­hak­kak budur!” di­ye­rek Müs­lü­man ol­du­lar. Kan­la­rını, mal­la­rını, çoluk ço­cuk­la­rını kur­tar­dı­lar.5

Hz. Ebu Bekir (r.a), ha­li­fe­liği za­ma­nında Hişam bin As’ı, -İslâm’a davet et­mesi için, Bi­zans im­pa­ra­toru He­rakl’e- elçi ola­rak gön­de­rir. He­rakl de; Hz. Âdem Aley­his­se­lam’dan, Hz. Mu­ham­med Aley­his­se­lam’a kadar olan ne­bi­ler­den, bir kıs­mı­nın re­sim­le­rini ona gös­te­rir. Bezin üze­rinde, ak tenli canlı gibi bir resim çı­ka­rır. İslâm el­çi­leri Onu görür gör­mez ağ­la­maya baş­lar­lar. He­rakl bunu ta­nı­yor mu­su­nuz? diye so­runca, “Evet, bu Mu­ham­med Ra­sû­lul­lah’dır” der­ler. O da ikram için ayağa kal­kar ve otu­rur. Uzun uza­dıya resme bakar. On­lara, siz Onun di­ninde mi­si­niz?

Onlar da, evet der­ler ve He­rakl’ı İslâm’a davet eder­ler. O da; “Val­lahi mül­küm­den çık­mayı nef­sim hoş­lan­saydı, size tabi ve ölün­ceye kadar kö­le­niz olur­dum.” di­ye­rek on­ları güzel he­di­ye­lerle geri gön­de­rir.6

Pey­gam­be­ri­mi­zin ge­le­ceği ile il­gili bir başka haber de Sel­man-ı Fa­risî’den nak­le­dil­mek­te­dir

Bi­lin­diği üzere Sel­man-ı Fa­risî İran hal­kın­dan Me­cusî bir beyin oğ­lu­dur. Ba­bası onu itina ile Me­cusî di­nine göre ye­tiş­tir­mek ister. Ancak o, kendi şe­hir­le­rin­deki bir ki­li­seye -ba­ba­sı­nın çift­li­ğine bir iş için gi­der­ken- te­sa­dü­fen uğrar. Ora­daki Hı­ris­ti­yan­la­rın iba­deti onu cezp eder. Akşam eve gel­di­ğinde ba­ba­sına du­rumu an­la­tır. Ba­bası oğ­lu­nun bu tu­tu­munu be­ğen­me­ye­rek onu hap­se­der. Kendi din­le­rin­den daha ha­yırlı ol­du­ğuna ka­naat ge­tir­diği bu dinin mer­ke­zi­nin Şam ol­du­ğunu öğ­re­nir. O da, bir yo­lunu bulup Şam’a gider ve bir ki­li­seye yer­le­şir. Uzun bir müd­det orada kalır. Ora­daki din âli­mine, “Ken­di­sin­den sonra ne­reye git­mesi lazım gel­di­ğini” sorar. O da, “Val­lahi bizim ha­li­miz ve gi­di­şa­tı­mız üze­rine, Musul’daki din âli­min­den başka bi­ri­sini bil­mi­yo­rum. Sen git­mek is­ter­sen oraya git.”diye cevap verir. Böy­lece Sel­man-ı Fa­risi hiz­met et­tiği din âlim­le­rin­den her bi­rine bu so­ruyu yö­nel­tir. Onlar da sı­ra­sıyla Sel­man’a Musul’a, Ora­dan Nu­say­bin’e, Ora­dan da, Amu­riyye’ye git­me­sini tav­siye eder­ler. Amu­riyye -Afyon’un Emir­dağ il­çe­sine on üç km uzak­lıkta, Hi­sar­cık köyü ya­kı­nında, bu güne ha­ra­be­leri kal­mış bir yer­dir- o zaman Bi­zans’ın önemli şe­hir­le­rin­den bi­riydi. Sel­man, ora­daki din âli­mine de, uzun bir müd­det hiz­met et­tik­ten sonra, o âlim ölür­ken ona da; ken­di­sin­den sonra ne yap­ması lazım gel­di­ğini, sorar. O da; “İyi din adam­ları hep ölüp git­ti­ler. Ya­şa­yan­lar da, dinin öte­den beri tat­bik edi­le­ge­len hü­küm­le­rini de­ğiş­tir­di­ler. O hü­küm­ler­den ço­ğunu da bı­rak­tı­lar. Şimdi ise, gi­de­bi­le­ce­ğin bi­ri­sini bil­mi­yo­rum. Ancak ahir za­manda ge­le­cek olan pey­gam­ber’in, gelme za­manı yak­laştı. O, et­rafı kara taşlı dağ­larla çev­rili, or­tası hur­ma­lık bir yere hic­ret ede­cek­tir. O, sa­da­ka­dan yemez, he­di­ye­den yer. Sır­tında iki dalı ara­sında, Nü­büv­vet mührü var­dır. Sen gi­de­cek­sen ona git.” der.

Sel­man, bir ti­ca­ret ker­va­nına ka­rı­şır. Ara­bis­tan’a gider. Vadi-ül Kura’ya va­rınca, Ker­vancı onu, köle diye Ya­hu­di­lere satar. Sel­man der ki, “Vadi-ül Kura’da hurma ağaç­la­rını gö­rünce, Amu­riye’deki efen­di­min de­diği,- ahır za­manda ki pey­gam­be­rin hic­ret ede­ceği- yer midir?” diye ümit­len­dim. Fakat kal­bim buna pek ya­tış­madı. Sonra, Me­di­neli Ku­reyza Ya­hu­di­le­rin­den biri gelip beni satın aldı. Me­dine’yi gelip orayı gör­dü­ğümde; Amu­riyye’deki efen­di­min tarif et­tiği yer ol­du­ğunu, ta­nı­dım ve an­la­dım. Bir gün ben, hurma ağa­cı­nın ba­şında iken, al­tında otu­ran ağama, am­cası oğlu; “Allah Kayle oğul­la­rını (Ensar’ı) kah­ret­sin! Onlar Kuba kö­yünde, Mekke’den yan­la­rına gelen, Pey­gam­ber de­dik­leri bir ada­mın ba­şına top­lan­mış bu­lu­nu­yor­lar.” dedi. Ağa­cın ba­şında beni bir tit­reme tuttu. Nerde ise ağa­mın üs­tüne dü­şe­cek­tim. Aşağı inip, o kim­dir? Diye so­runca, ağam beni to­kat­la­ya­rak, senin ne­yine lazım. Sen işine bak. Diye söy­ledi. Sonra, Ra­sû­lul­lah’ın Mekke’den hic­ret edip Me­dine’ye gel­di­ğini öğ­ren­dim. Ağam­dan al­dı­ğım hur­ma­la­rın bir kıs­mını, akşam ken­di­le­rine gö­tür­düm. “Sa­da­ka­dır.” dedim. Ar­ka­daş­la­rına uzattı. Yeyin! Dedi. Ama kendi ondan hiç ye­medi. Kendi ken­dime, “Bu bir.” dedim. Daha sonra, Ra­sû­lul­lah Me­dine’nin içine gel­mişti. Yine bir mik­tar hurma gö­tür­düm. “Size he­di­yem­dir.” dedim. Ondan hem kendi, hem de ar­ka­daş­ları ye­di­ler. Bunun üze­rine kendi ken­dime, “Bu iki.” dedim. Bun­dan sonra Ra­sû­lul­lah (s.a.v) Baki ül Gar­kad’da bu­lu­nu­yordu. Ya­nına varıp, Nü­büv­vet müh­rünü gö­re­bi­lir miyim? Diye, arka ta­ra­fına geç­tim. Ra­sû­lul­lah (s.a.v) mak­sa­dımı an­la­yınca, hır­ka­sını sı­yırdı. Nü­büv­vet müh­rünü gör­düm. Ve ta­nı­dım. Üze­rine ka­pa­nıp öptüm ve ağ­la­maya baş­la­dım. Bu ta­rafa dön! bu­yurdu. Gel­dim ön­le­rine otur­dum. Me­se­leyi ol­duğu gibi an­lat­tım. Bu ha­di­seyi as­ha­bı­nın işit­mesi, Ra­sû­lul­lah’ın çok ho­şuna gitti.” İşte Sel­man-ı Fa­risî böyle Müs­lü­man oldu. Bu ha­beri ondan, İbn-i Abbas nak­let­miş­tir. Sel­man-ı Fa­risî, Müs­lü­man ol­duk­tan beş yıl sonra, ancak hür­ri­ye­tine ka­vuşa bil­miş­tir. Ömer (r.a) ta­ra­fın­dan Me­da­yin’e vali ola­rak tayın edil­miş, Osman (r.a) za­ma­nında ise gö­rev­den alın­mış ve Onun hi­la­feti za­ma­nında orada dar-ı be­kaya ir­ti­hal et­miş­tir.7

  1. Bakara 2/89 ↩︎
  2. Siretü’n-Nebevî, c.1, s.291-292 ↩︎
  3. A.g.e. c.4, s.325-326 ↩︎
  4. A.g.e. c.1, s.22-24; A.Köksal, İslâm Tarihi, c.1, s.45 ↩︎
  5. A.g.e. c.4, s.103-104 ↩︎
  6. A.g.e. c.1, s.299; Siretü’n-Nebevî, c.1, s.332 ↩︎
  7. Alamü’l-Müslimîn, 3/24; İslam Tarihi, c.1, s.151-158 ↩︎