Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Akıl Yetmiyor

60. Sayı · 2019/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Yanı ba­şı­mız­daki iki kim­se­nin mü­na­ka­şaya tu­tuş­ması, yük­se­len ses­ler ve sert­le­şen ifa­de­ler… Bütün bun­larla bir­likte yi­ti­ri­len hu­zu­ru­muz.

Ki­mi­miz; tar­tı­şan­la­rın sû­re­tin­deki öf­ke­den, ki­mi­miz de ge­ri­limi ar­tır­mak için sı­raya gir­miş ke­li­me­le­rin ard arda dile gel­me­sin­den ra­hat­sız olu­yo­ruz.


Belki ço­cukça bir soru ola­cak ama in­san­la­rın bir doğru et­ra­fında bu­lu­şa­ma­yıp iki­liğe düş­mesi hatta dar­gın olup kav­gaya tu­tuş­ma­ları neden?

Bu so­ru­nun pek çok ce­vabı ola­bi­le­ceği her­kesçe ma­lum­dur ya biz ko­nuya bir açı­dan yak­laş­mak ni­ye­tin­de­yiz. Ama ka­na­a­ti­mizce ha­yatî bir açı­dan.

Ce­va­bı­mızı ha­ya­tı­mı­zın içinde, çay soh­bet­le­ri­miz­den bir ke­sitte ara­ya­lım, ora­daki iki ar­ka­da­şı­mı­zın ko­nuş­ma­sına kulak ve­re­lim.1

Soh­bete mevzu olan bir ko­nu­muz var. Ar­ka­daş­la­rı­mız­dan bi­ri­nin mev­zuya dair ka­na­a­tini bütün açık­lı­ğıyla, an­la­şı­lır ke­li­me­ler ve aklî de­lil­lerle izah et­ti­ğine şahit olu­yo­ruz. Buna rağ­men diğer ar­ka­da­şı­mız ge­rek­siz bir şe­kilde sözü uza­tı­yor, ol­ma­dık iti­raz­larla bizi hay­rete dü­şü­rü­yor. Niye böyle ol­du­ğunu an­la­ya­mı­yo­ruz ama far­kına var­dı­ğı­mız bir şey var:

Özenle se­çil­miş ke­li­me­le­rin ye­terli ol­ma­yışı gibi sağ­lıklı bir akıl yü­rütme de an­laş­mak için ye­terli de­ğil­miş.

So­ru­muzu yi­ne­li­yo­ruz: Neden böyle?

Acaba, ze­kâ­sıyla in­san­ları hay­ran bı­ra­kan, akıl oyun­la­rıyla belki nice kim­se­leri bü­yü­le­yen bu ar­ka­da­şı­mız…

Ken­di­sini her şeyi en iyi bilen (ucb),

bu se­beple de mec­lis­teki her­kes­ten üstün gören (kibir),

yeni şey­ler öğ­ren­meye ta­ma­men ka­palı (ce­ha­let) bi­risi ola­bi­lir mi?

Ya da ar­ka­da­şı­mız;

ko­nuş­ma­sını, et­ra­fı­nın ten­kit veya teb­rik­le­rine göre yön­len­di­ren (riya),

haklı bile olsa mu­ha­ta­bı­nın söz söy­le­me­sine ta­ham­mül ede­me­yen (hased) bi­risi ola­bi­lir mi?

Bu kimse, mu­ha­ta­bı­nın hak­lı­lı­ğını tes­lim et­mesi ha­linde dün­yevî pek çok men­fa­at­ten, makam ve mev­ki­den mah­rum ka­la­cağı en­di­şe­siyle (dünya ve makam sev­gisi) ha­ki­kati ka­bule ya­naş­mı­yor hatta se­sini yük­sel­ti­yor ola­bi­lir mi?

Bi­le­me­yiz, kim­seye de su-i zanda bu­lu­na­ma­yız ama en azın­dan biz bu ve ben­zeri se­bep­lerle yan­lışa düş­me­meye gay­ret ede­bi­li­riz.

Çünkü böyle bir du­rumda kay­bı­mız hayal ede­me­ye­ce­ği­miz kadar büyük ola­cak­tır.

İs­ter­se­niz bu iki ar­ka­da­şı­mı­zın yük­sek mev­ki­lere gel­miş, belki bin­ler mil­yon­larca insan na­mına ko­nu­şa­cak bir tem­sil gü­cüne sahip ol­du­ğunu, mec­li­sin de bir çay ocağı değil önemli ka­rar­la­rın alı­na­cağı bir top­lantı sa­lonu ol­du­ğunu dü­şü­ne­lim.

Müp­te­lası ol­duk­ları ah­lâkî za­af­ları, önü alın­ma­yan hırs­ları, ta­ham­mül edil­me­yen kap­ris­leri se­be­biyle hakkı inkâr edip bizi ve top­lumu hu­zura ka­vuş­tu­ra­cak doğru ka­rar­larda it­ti­fak edil­me­di­ğinde nice in­san­lar, ai­le­ler, ne­sil­ler zarar gö­re­cek­tir tah­min ede­bi­lir­si­niz.

Ahi­rete iman eden bir kimse için bu za­ra­rın on­larla sı­nırlı kal­ma­ya­cağı da başka bir ha­ki­kat.

Söz ahi­rete gel­miş­ken… bı­ra­ka­lım mil­yon – mil­yar in­sanı et­ki­le­meyi, dü­şü­nün ki sı­ra­dan iki insan ko­nu­şu­yor. Fakat konu sı­ra­dan değil. Ko­nu­muz din-iman me­se­lesi olsun. Az evvel zik­re­di­len ah­lâkî za­af­lar ne­lere sebep ola­cak dü­şü­ne­bi­li­yor­su­nuz değil mi? Allah mu­ha­faza…

Ama bu gibi kötü sah­ne­lere dünya çok defa şahit oldu ma­a­le­sef.

Hakkı an­latma mev­ki­in­deki kim­se­nin kusur ih­ti­ma­lini sı­fıra in­dir­mek ve doğ­ruda bu­lu­şa­ma­makta ah­lâkî za­af­la­rın te­si­rini ayan beyan or­taya koy­mak adına sa­dece Ra­su­lul­lah Efen­di­miz’in (s.a.v) sa­a­det as­rın­dan bir­kaç ör­nekle ye­ti­ne­ce­ğiz.

Ebu Cehil; İslam’ı biz­zat Ra­su­lul­lah’tan din­ledi de neden iman et­medi sizce? Hırsı, kibri ve kay­bet­mek­ten kork­tuğu sahte iti­barı se­be­biyle ol­ma­sın?

Bunu bir Müs­lü­man ta­raf­gir­li­ğiyle değil kendi be­ya­nın­dan ha­re­ketle ifade edi­yo­rum: Gizli gizli Kur’an-ı Kerim din­ler­ken ya­ka­lan­dığı ar­ka­daşı Ahnes b. Şerik’e şu ifa­de­leri biz­zat kendi söy­lü­yor:

“Biz ve Ab­di­me­naf oğul­ları (Ra­sû­lul­lah’ın ai­le­sini kas­te­di­yor), şan ve şeref hu­su­sunda şim­diye kadar hep çe­kiş­tik dur­duk: Onlar halka yemek ye­dir­di­ler, biz de ye­dir­dik. Onlar ara­bu­lu­cu­luk ede­rek diyet yük­len­di­ler, biz de yük­len­dik. Onlar halka ba­ğışta bu­lun­du­lar, biz de bu­lun­duk. On­larla, baş başa giden iki yarış atı du­ru­muna gel­miş­tik ki onlar: ‘İşte, bizde, ken­di­sine gök­ten vahiy gelen bir pey­gam­ber de var!’ de­di­ler. Biz bunun den­gini ne­re­den bulup on­lara ula­şa­ca­ğız? Val­lahi, biz hiç­bir zaman ona inan­ma­yız ve onu tas­dik et­me­yiz!”2

Hak­kında nice ayet-i ke­ri­me­le­rin nazil ol­duğu azılı müş­rik Velid b. Mu­ğire’nin iman­dan mah­ru­mi­ye­tine ne der­si­niz?

Pey­gam­ber Efen­di­mi­zin ya­nına gelip ken­di­sin­den Kur’an din­le­yen, gönlü yu­mu­şa­yan ve O’nun pey­gam­ber­lik ma­ka­mı­nın ha­kiki sa­hibi ol­du­ğunu çev­re­siyle pay­la­şan Velid b. Mu­ğire, az önce ismi zik­re­di­len Ebu Cehil’in ken­di­sini tah­rik eden şey­tanca söz­leri se­be­biyle küf­rünü şu ke­li­me­lerle ilan edi­yordu:

“Ben Ku­reyş’in en üs­tünü ol­du­ğum halde bana gel­mi­yor da Mu­ham­med’e vahiy ge­li­yor. İki­miz de iki şeh­rin iki bü­yüğü ol­du­ğu­muz halde Kur’an ne bana ne de Sakif’in reisi Ebû Mes’ud’a gel­mi­yor da Mu­ham­med’e mi ge­li­yor?”3

Ya Ebu Talib… çok sev­diği ye­ğeni Rasûl-i Ekrem Efen­di­mize neden iman et­medi acaba? Onun hak ol­du­ğuna, sa­mi­mi­ye­tine inan­mı­yor muydu? “Ku­reyş­li­le­rin beni ayıp­la­ya­rak: Ebu Talib’i buna ancak korku sevk etti de­me­se­ler seni mut­laka mem­nun eder­dim.” söz­leri ma­a­le­sef biz­lere Ebu Talib’den nak­le­di­li­yor.4

Son ör­ne­ği­miz dünya ta­ri­hi­nin akı­şını de­ğiş­ti­re­cek cins­ten. Bu sefer baş­rol­deki kimse Bi­zans İm­pa­ra­toru He­rak­lius. Ken­di­sine gön­de­ri­len davet mek­tubu kar­şı­sında kur­duğu cüm­le­leri biz­lere Ebu Süf­yan nak­le­di­yor:

“Muh­te­rem bir pey­gam­be­rin zuhûr ede­ce­ğini bi­li­yor­dum. Lâkin siz­den ola­ca­ğını tah­min et­mez­dim. O’nun hu­zû­runa va­ra­bi­le­ce­ğimi bil­sem şe­refli zâ­tını gör­mek için her türlü zah­mete kat­la­nır­dım. Ya­nında olay­dım ken­di­sine hiz­met ede­rek ayak­la­rını yı­kar­dım.”5

Fakat bu ifa­de­le­ri­nin sa­hibi Bi­zans İm­pa­ra­toru He­rak­lius de ha­ki­kati bile bile inkar eden­ler­den. Niye mi? Sahip ol­duğu ma­ka­mın elin­den alı­na­cağı kor­ku­sun­dan.

Biz asr-ı sa­a­det­ten bir­kaç ör­nekle ye­ti­ni­yo­ruz. Ama siz de bi­li­yor­su­nuz ki tarih say­fa­ları ah­lâkî za­af­ları se­be­biyle Hakk’a tabi ola­ma­mış ya da iman ehli ol­ma­sına rağ­men mil­yon­larca in­sa­nın he­la­kine sebep olmuş deha de­re­ce­sinde ze­kâya sahip, yüce ün­vanlı kim­se­lerle dolup taş­mak­ta­dır.

Ve o say­fa­lar bize öğ­ret­mek­te­dir ki tar­tış­ma­lara sebep olan, ha­ki­kati ka­bule mâni olan şey­ler as­lında çok da masum de­ğil­ler. Bun­lar öğ­re­nil­di­ğinde nice kim­se­le­rin nef­re­tini mucib ol­ması muh­te­mel ah­lâkî za­af­la­rı­mız.

Evet şu bir ha­ki­kat ki “Onlar bir üm­metti geldi geçti. On­la­rın ka­zan­dık­ları ken­di­le­rine…”6

Ama bu sa­tır­ları oku­yan siz­ler! Hala ha­yat­ta­sı­nız ve yapıp et­tik­le­ri­niz­den bir gün he­saba çe­ki­le­cek­si­niz.

Öy­leyse, gelin bu­güne ka­darki küçük-büyük ai­levi, ti­cari, si­yasi tar­tış­ma­la­rı­nızı gö­zü­nü­zün önüne ge­ti­rin. Ama şu hadis-i şerif bu hu­susta yol ha­ri­ta­nız olsun…

“Kendi ayıp­la­rıyla meş­gu­li­yeti, onu baş­ka­la­rı­nın ayıp­la­rıyla uğ­raş­mak­tan alı­ko­yan kim­seye müj­de­ler olsun!”7

  1. Mevzuyu daha iyi tahlil etmek isteyenler bu iki insandan birinin yerine kendilerini koyabilirler. Ama samimi olmak ve kendimizi de kandırmaya kalkışmamak şartıyla. ↩︎
  2. Zehebî, Tarihu’l-İslam, c. II, s.160. ↩︎
  3. Zehebî, Tarihu’l-İslam, c. II, s.154. ↩︎
  4. Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 2/346; Buhari, Cenaiz, 80 ↩︎
  5. Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 6 ↩︎
  6. Bakara, 2/141. ↩︎
  7. Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, c.V, s.71. ↩︎