Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

İhlas ve Muhlis

58. Sayı · 2019/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Bis­mi­lâ­hir­rah­mâ­nir­ra­hîm. El­ham­dü­lil­lâhi Rab­bi­lâ­le­mîn. Ves­sa­lâtü ves­se­lâmu alâ hâ­temi’l-en­biyâ-i ve eş­refi’l-mür­se­lîn Sey­yi­dinâ Mu­ham­me­din ve âlihî ve sah­bihî ec­maîn.

Saf, hâlis ve ay­rıl­mak an­lam­la­rın­daki “ihlas” ke­li­mesi; bir şeyi hâlis kıl­mak, hâlis olmak, bir şeyin özünü almak ve bir şeyi seç­mek de­mek­tir. Sâfî, ka­rı­şık­sız ve sa­dece bir şeye özgü olana “hâlis”; bir şeyi hâlis kılan, bir şeyin özünü alıp seçen ve ihlas sa­hibi olan kim­seye de “muh­lis” denir. İhlas ke­li­me­si­nin ıs­tı­lâhî an­la­mına ge­lince, din di­linde, “ihlas”; kal­bin, saf ve ber­rak­lı­ğına engel teş­kil eden tüm olum­suz­luk­lar­dan arı­nıp tam bir ko­ruma al­tına alın­ma­sı­dır. Daha geniş bir ifade ile “ihlâs” iman, iba­det, itaat, ahlâk, amel ve dua gibi her türlü dînî va­zi­fe­leri icrâ eder­ken hal­kın övgü ve be­ğe­ni­sini, zem (yerme) ve kı­na­ma­sını dik­kate al­ma­dan sa­dece ve sa­dece Allah rı­zası için halis ve sa­mimi bir ni­yetle yap­maya; şirk koş­mak, nifak, riya (gös­te­riş) ve süm’a (ya­pı­lan iba­det­leri in­san­lara du­yurma), ucub (ken­dini be­ğenme) gibi iman ve sâlih amel­leri teh­dit eden teh­li­ke­ler­den uzak dur­maya; söz, fiil ve dav­ra­nış­la­rında muh­lis (sa­mimi) dü­rüst ve dos­doğru ol­maya denir. Yani hedef, hal­kın övgü ve be­ğe­nisi değil Hâlik’in rı­zası ve hoş­nut­luğu ol­ma­lı­dır.

Kur’ân-ı Kerîm’in en çok üze­rinde dur­duğu ko­nu­lar­dan biri de “ihlas”tır. Çünkü ihlas; imâ­nın, İslam’ın, tev­hid inan­cı­nın, İslam şe­ri­a­tı­nın, Allah’a ger­çek ma­nada kul ve ehl-i tarik ol­ma­nın ruhu, özü ve ol­mazsa ol­ma­zı­dır. İhlas, ima­nın sıh­ha­ti­nin hem şartı hem de rük­nü­dür. İh­las­sız iman her an ki­şiyi ri­yâya (şirke) sü­rük­le­ye­bi­lir. İhlas, iba­de­tin de rüknü ve özü­dür. Çünkü ih­las­sız ya­pı­lan iba­det mak­bul değil mer­dut­tur. Sâlih amel­ler ancak ihlas sa­ye­sinde ko­ruma al­tına alı­na­bi­lir. Sâlih amel­leri bi­ri­leri için terk etmek ki­şiyi riyâ teh­li­ke­siyle karşı kar­şıya bı­ra­kır. Bi­ri­leri gör­sün, be­ğen­sin, tak­dir etsin diye sâlih amel­lerle meş­gul olmak ise in­sanı şirke sü­rük­ler (Allah ko­ru­sun). O halde ihlas adeta bi­lu­mum salih amel­le­rin si­gor­tası ve te­mi­na­tı­dır. Çünkü ihlas, mü’mini böy­lesi teh­li­ke­lere düş­mek­ten korur ve mu­ha­faza eder. İhlas, mü’minin salih amel­le­rine Allah’tan başka şâhit is­te­me­mesi, bütün amel­le­rini her türlü ih­ti­lat­tan, ka­rı­şık­lık­lar­dan ko­ru­yup saf­laş­tır­ması ve arın­dır­ma­sı­dır. İhlas; pey­gam­ber­le­rin, sıd­dık­la­rın, ve­li­le­rin ve sâlih kim­se­le­rin yolu, mes­leği ve meş­re­bi­dir. İhlâs ile sıdk ara­sın­daki fark, sıdk asıl­dır ihlâs ise sıdka tâ­bî­dir. İh­lâ­sın kâmil ma­nada en güzel ve en ta­mam­la­yıcı ta­ri­fini şu âyet-i ce­lî­lede mü­şa­hede etmek müm­kün­dür.

“Siz­ler için hay­van­larda bir ibret (alı­na­cak bir ders) var­dır. Size on­la­rın (o hay­van­la­rın) kar­nın­daki iş­kembe ile kan ara­sın­dan (sü­zü­le­rek) gelen ve içen­le­rin bo­ğa­zın­dan ko­layca geçen hâlis (saf ve sâde) bir süt içi­ri­yo­ruz”1

Yani ine­ğin me­me­sin­den sa­ğı­lan süt, kan ve diğer mad­de­le­rin ara­sın­dan sü­zü­lüp gel­miş ol­ma­sına rağ­men onda o mad­de­ler­den hiç­bir iz ve katkı eseri bu­lun­ma­dığı için bu ayette saf süt an­la­mına gelen “leben” ke­li­mesi “hâlis” ola­rak isim­len­di­ril­miş­tir. İşte ih­la­sın en güzel ve en an­lamlı tâ­ri­fini bu âyet-i ce­lî­lede gö­rü­yo­ruz.

Keşfu’l-Hafâ’da zik­re­di­len bir hadîs-i şe­rîfte Efen­di­miz (s.a.v) şöyle bu­yu­ru­yor: “Âlim­ler hariç bütün in­san­lar helak olmuş, ilmi ile amel eden­ler müs­tesna. Bütün âlim­ler de helak ol­muş­tur, ih­lasla amel eden âlim­ler hariç. İl­miyle amel eden âlim­ler de helak ol­muş­tur fakat bu muh­lis olan kim­se­ler için de büyük teh­li­ke­ler var­dır.”2

Bu hadîs-i şe­rîfte ihlas sâ­hip­le­ri­nin de kesin bir kur­tu­luş içinde ol­ma­dık­la­rına işa­ret edil­mekte ve on­ları da bek­le­yen bir takım teh­li­ke­le­rin var­lı­ğına dik­kat çe­kil­mek­te­dir. İşa­ret edi­len bu teh­li­ke­ler­den biri şudur:

İhlâs sâ­hibi bir kim­se­nin ih­la­sını ön plana çı­kar­ması yani, bende de ihlas var, dü­şün­ce­si­nin hâkim ol­ma­sı­dır. Bu durum “ucub” de­ni­len ken­dini be­ğenme has­ta­lı­ğı­dır ki; İmam Ga­zâlî’nin “rub‘u’l-müh­li­kât” de­diği, ki­şiyi fe­la­kete sü­rük­le­yen dört kötü huy­dan bi­ri­dir. Do­la­yı­sıyla ken­dini muh­lis gören ki­şi­nin sözde var olan ih­la­sı­nın yeni baş­tan bir ih­lâsa daha ih­ti­yacı var de­mek­tir.

İhlas, Kur’ân-ı Kerîm’de 30 yerde zik­re­dil­mek­te­dir. İh­lasla il­gili ola­rak Kur’ân-ı Kerîm’de 11 ayette “muh­lis”, 10 ayette de “muh­las” ke­li­mesi geç­mek­te­dir. “Muh­lis” ih­laslı demek; “muh­las” ise ih­lasa er­di­ril­miş de­mek­tir. “Muh­las”, Kur’ân-ı Kerîm’de hem pey­gam­ber­le­rin hem de mü’min­le­rin sı­fatı ola­rak kul­la­nıl­mış­tır. Me­sela Hicr Su­resi 15 ve 40. ayet­ler, Saf­fat Sû­resi 34, 40, 74, 128, 160 ve 169. ayet­ler, Sâd Sû­resi 38 ve 83. ayet­ler, Mer­yem Sû­resi 19 ve 51. ayet­ler, Yûsuf Sû­resi 12, ve 24. ayet­ler. “Muh­las”, pey­gam­ber­le­rin sı­fatı ola­rak, nü­büv­vet ve ri­sa­let gö­revi ile se­çil­miş şirk, küfür, nifak ve gü­nah­lar­dan ko­run­muş ve Allah’ın ken­di­le­rini itaat ko­nu­sunda ih­lasa er­dir­miş ol­duğu kim­se­ler­dir. Mü’min­le­rin sı­fatı ola­rak iman ve iba­det ko­nu­sunda ih­lasa er­di­ril­miş şirk, sa­pık­lık ve da­lâ­let­ten, şey­ta­nın sap­tır­ma­sın­dan ve İlâhî azap­tan ko­run­muş ve ih­lasa er­di­ril­miş kim­se­ler­dir.

Hasan-ı Basrî (r.a) ken­di­sine, ihlas nedir, diye so­ru­lunca, “Ben de bunu Hu­zeyfe’ye sor­dum.” diye cevap verdi. Hz. Hu­zeyfe, “Ben de bunu Ra­sû­lul­lah’a (s.a.v) sor­dum. (Bir ri­va­yete göre) Efen­di­miz, “Ben de bunu Cib­rîl-i Emîn’e sor­dum.” bu­yur­du­lar. Cib­rîl-i Emîn de “Bunu Aziz ve Celîl olan Allah’a (c.c) sor­dum.” Ve Allah (c.c) şöyle bu­yurdu: “(İhlas), benim sır­la­rım­dan bir sır­dır (o bir sırr-ı İlâhi’dir) ki onu ancak (ve ancak) kul­la­rı­mın (ara­sın­dan) sev­dik­le­ri­min kal­bine ilkâ ede­rim (kal­bine bı­ra­kır, yer­leş­ti­ri­rim).”

Kâmil ma­nada (muh­lis) ola­bil­me­nin tek yolu var­dır. O da Allah’ın, ku­lunu sevme yo­lu­dur. Kul, Allah’ı sever veya sev­di­ğini iddia ede­bi­lir. Bu­rada önemli olan kulun sev­mesi değil; Allah’ın, ku­lunu sev­me­si­dir.

“Allah on­ları se­vi­yor, onlar da Allah’ı se­ver­ler.”3

“Allah on­lar­dan razı, onlar da Allah’tan razı.”4

Bizim Allah’ı sev­me­miz­den daha önemli olan, Allah’ın bizi sev­mesi ve razı ol­ma­sı­dır. Allah’ın, ku­lunu sev­me­si­nin yolu, alâ­meti ve be­lir­tisi nedir? Bunun tek yolu var­dır, o da ahir zaman pey­gam­beri Efen­di­miz’e (s.a.v) tâbî ol­mak­tır. Bunun başka bir al­ter­na­tifi de yok­tur. Bu da Allah Teâlâ’nın de­ğiş­me­yen kesin bir hük­mü­dür.

“Ra­sû­lüm (on­lara) de ki; eğer siz Allah’ı se­vi­yor­sa­nız (bunu iddia edi­yor­sa­nız) bana tâbî olun (bana uyun) ki Allah da sizi sev­sin ve gü­nah­la­rı­nızı ba­ğış­la­sın (ve siz­den razı olsun).”

Hasan-ı Basri (r.a), “Her kim ki sün­nete uymaz ve mu­ha­le­fet et­tiği halde Allah’ı sev­di­ğini iddia ederse çokça yalan söy­le­yen kim­se­ler­den olur. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm onu zaten ya­lan­lı­yor.” der.

İmam Bu­hârî’nin, Hz. Ebu Hu­reyre’den (r.a) nak­let­tiği bir hadîs-i şe­rîfte Efen­di­miz (s.a.v) şöyle bu­yurdu; “Üm­me­ti­min ta­mamı cen­nete gi­re­cek­tir. Ancak cen­nete gir­mek­ten im­tina eden­ler (yani cen­nete gir­mek is­te­me­yen­ler) hariç.” Sa­habe-i kirâm, “Ya Ra­sû­lul­lah, cen­nete gir­mek is­te­me­yen­ler kim­ler­dir?” veya “Ya Ra­sû­lul­lah, cen­nete gir­meyi kim­ler is­te­mez ki?” diye so­runca (Allah Ra­sûlü) şöyle bu­yurdu: “Bana itaat eden (bana tâbî olan, benim yo­lumu iz­le­yen) cen­nete gi­re­cek­tir. Bana âsî olan (bana uy­ma­yan, benim yo­lumu takip et­me­yen­ler) cen­nete gir­mek­ten im­tina et­miş­tir. Cen­nete gir­mek is­te­mi­yor­lar de­mek­tir.”5

Cü­neyd-i Bağ­dâdî (k.s) şöyle bu­yurdu:

“Hakk’a, Hakk’ın rı­zâ­sına ve sırât-ı müs­ta­kîme ula­şa­bil­me­nin tüm yol­ları ka­pa­lı­dır. Ancak Mu­ham­med Mus­tafa’nın (s.a.v) yo­lunu iz­le­yen­le­rin yolu müs­tesna.” (Çünkü o yol sırat-ı müs­ta­kîm­dir, o “ur­vetü’l-vüskâ”dır (kopma bil­me­yen sa­pa­sağ­lam bir kulp­tur), o Mif­tâhü’l-cen­net­tir (Cen­ne­tin anah­tarı ve yo­lu­dur), o hab­lül­lâhi’l-me­tîn­dir (Allah’ın sa­pa­sağ­lam bir ipi­dir)).

Hu­zu­run kay­nağı, ihlas ve İs­lamî bir di­sip­lin üzere ya­şa­nan bir hayat ni­za­mında sak­lı­dır. Bugün in­san­lık âlemi bo­zul­muş, az­dıkça azan ne­fis­ler bo­zul­muş, nesil bo­zul­muş, ahlâk bo­zul­muş, sıh­hat ve sağ­lık bo­zul­muş, çevre bo­zul­muş, insan bo­zul­muş, hava bo­zul­muş, deniz ve de­niz­deki mah­lû­kât bo­zul­muş, düzen bo­zul­muş, tüm dün­ya­nın ahengi ve den­gesi bo­zul­muş, mev­sim­ler bo­zul­muş, mah­sul­ler bo­zul­muş, bitki âlemi ve hay­van­lar âlemi bo­zul­muş. Ve ni­hâ­yet her şeyin bo­zul­muş ol­ma­sı­nın se­bebi; öz­le­nen bi­ri­cik “İslam Ni­zâmı”nın yok­lu­ğun­dan başka ne ola­bi­lir ki!?

İhlâs ko­nu­sunda hik­met eh­li­nin hik­metli söz­leri:

Cü­neydi Bağ­dâdî şöyle der: “Ya­pı­lan amel­leri ken­di­sine ya­bancı olan her türlü ih­ti­lat­tan (ka­rı­şık­lık­lar­dan) tas­fiye etmek, arın­dır­mak­tır ihlas.

Fudal bin İyaz şöyle der: “İn­san­lar için bir ameli terk etmek ri­yâ­dır. İn­san­lar bil­sin­ler, gör­sün­ler diye amel etmek ise şirk­tir. Allah’ın (c.c) bu iki­sin­den sana âfi­yet ver­mesi (bu iki­sin­den seni kur­tar­mış ol­ması) ise ih­las­tır.”

el-Mu­ha­sibî şöyle der: “Rab­binle olan mu­â­me­lede hiç­bir mah­lûku ka­rış­tır­ma­man­dır ihlas.”

Sehl bin Ab­dul­lah’a “Nefse en zor ve ağır gelen şey nedir?” diye so­ru­lunca, o, “Nefse en zor ve ağır gelen şey ih­las­tır.” diye cevap verdi. Çünkü nef­sin ih­lasta hiç­bir payı ve his­sesi yok­tur.

İb­ra­him b. Ethem şöyle der: “Ni­yet­teki sa­dâ­kat ve ve­fâ­dır ihlas.”

es-Susi şöyle der: “İhlas sâ­hibi kim­se­nin, ih­lâ­sını gün­demde tut­ma­ması, yok kabul et­me­si­dir.” Şayet ken­di­sini muh­lis ola­rak ön plana çı­ka­rırsa ken­dini be­ğenme il­le­tine tu­tul­duğu için bu has­ta­lık­tan kur­tu­lup yeni bir ih­lasa daha ih­ti­yacı var de­mek­tir.

el-Mu­dar­raf Ab­dul­lah şöyle der: “Kal­bin salih ol­ması ame­lin salih ol­ma­sına bağ­lı­dır. Ame­lin salih ol­ması da ni­ye­tin salih ol­ma­sına (ih­la­sın var ol­ma­sına) bağ­lı­dır.

Bir başka hik­met ehli de şöyle der: “İlim bir çe­kir­dek­tir. Amel ise onu ek­mek­tir. (Bu amel ve çe­kir­de­ğin) suyu ise ih­las­tır.”

Ves­se­lâmu aley­küm ve rah­me­tul­lâhi ve be­re­kâ­tuh.

  1. Nahl, 16/66. ↩︎
  2. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 312. ↩︎
  3. Mâide, 5/54. ↩︎
  4. Mâide, 5/119; Tevbe, 9/100; Beyyine, 98/8. ↩︎
  5. Buhârî. ↩︎