Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Sözün En Güzelini Duyurmak İçin…

58. Sayı · 2019/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Mülâkat: M. Akif Köse – M. Emre Arslan

Muhterem Hocam, tartışma adabı-usûlü ile ilgili neler söyleyebilirsiniz? Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde bunlarla alakalı tavsiyeler var mıdır, nelerdir?

Ön­ce­likle şunu söy­le­ye­lim; Kur’ân-ı Kerîm’de “وقالوا” (de­di­ler ki) diye baş­la­yan ayet­le­rin hepsi kâ­fir­le­rin sö­zü­dür ve bun­lar tar­tışma, cedel ör­nek­le­ri­dir, bu­günkü ifa­deyle di­ya­lek­tik di­ye­bi­li­riz. Yine Kur’ân- Kerîm’de, (وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ) “On­larla mü­ca­de­leni en güzel (tarîk) han­gisi ise onunla yap.”1 buy­rul­muş­tur. Bu mü­na­se­betle, tar­tış­ma­nın meşru ol­du­ğunu söy­le­ye­bi­li­riz, çünkü bir hak­kın du­yu­rul­ması söz ko­nu­su­dur. Ama ön­ce­likle karşı ta­ra­fın ne dü­şün­dü­ğü­nün bi­lin­mesi ge­re­kir. Karşı ta­ra­fın dü­şün­cesi bi­lin­meli ki doğru ona göre an­la­tıl­sın. Onun için Rab­bim, kâ­fir­le­rin söy­le­ye­bi­le­ceği şey­leri Fi­ra­vun’un ağ­zın­dan, Kârûn’un ağ­zın­dan, Hâmân’ın ağ­zın­dan, Hz. İb­ra­him’i ateşe ata­nın ağ­zın­dan, şey­ta­nın ağ­zın­dan ve özel­likle Benî İs­rail’in ağ­zın­dan nak­le­di­yor. Bu söz­le­rin nak­le­dil­me­sin­den sonra Pey­gam­be­ri­miz’e hi­ta­ben, (قُلْ) “(on­lara) de ki”, ifa­de­siyle baş­la­yan ayet­ler ge­li­yor. Ne de­mek­tir bu: Yani dün­yayı bir salon gibi dü­şü­nür­sek, bu sa­londa kâ­fir­ler bir şey­ler söy­lü­yor, ama on­la­rın kar­şı­sında doğ­ruyu söy­le­mek ge­rek­ti­ğini Rab­bim bize bil­di­ri­yor. Ama bunu ya­par­ken, Nahl Sû­resi’nde buy­rul­duğu şek­liyle, “En güzel şe­kilde mü­ca­dele et.” ifa­de­sin­deki gibi ol­malı. Bizim ho­ca­la­rı­mız da bunu çok an­la­tır­lar ancak çağın et­ki­sinde ka­la­rak belki far­kında ol­ma­dan, alt­tan al, kâ­firi üzme vb. şe­kil­lerde açık­lar­lar, ama aslı böyle de­ğil­dir. Arapça bi­len­ler bilir, ayet­teki “بِالَّتِي” ifa­desi ism-i mev­sul­dür, ism-i mev­sul­ler de ma­ri­fe­dir, bu­nunla malum bir şey kas­te­di­lir yani, do­la­yı­sıyla âyet-i ke­rî­mede geçen (اَحْسَنُ) “en güzel” as­lında bi­li­nen bir şey­dir. Böy­lece, bi­li­nen en güzel şey, bir yol ile sen on­lara kar­şı­lık ver, an­lamı or­taya çıkar. Bi­li­nen mü­ca­dele şekli nedir? Bu da başka bir ayette geçer:

(وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُوا آَمَنَّا بِالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَأُنْزِلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ)

“Ehl-i Ki­tapla en gü­ze­liyle mü­ca­dele et. Ancak on­lar­dan zul­me­den­ler hariç. Şöyle söy­le­yin: “Bize in­di­ri­lene de, size in­di­ri­lene de iman ettik. Bizim ila­hı­mız da, sizin ila­hı­nız da bir­dir. Biz Ona tes­lim ol­mu­şuz.”2

Yani, on­lara doğ­ruyu anlat, de­mek­tir. Doğru da benim, senin, benim si­yasi li­de­ri­min, şey­hi­min vs. doğ­rusu değil, Allah’ın doğ­ru­su­dur. Ör­ne­ğin İmam Mu­ham­med ve Ebû Yusuf belli fıkhî ko­nu­larda yorum ya­pa­bi­lir veya ih­ti­lafa dü­şe­bi­lir­ler ama bir ayet hu­su­sunda, Allah böyle demiş ama biz böyle dü­şün­mü­yo­ruz, der­ler mi; de­mez­ler. Yani in­sa­nın doğ­rusu değil. İmam Azam me­sela, bir ko­nuda ayet, hadis gel­mişse orada görüş yok­tur, ona uyu­lur diyor. Sa­habe sö­zünü de esas alı­yor. Ancak tâ­biîn sö­züyse, o da rical ben de ri­ca­lim, diyor. İmam Ebû Ha­nife’nin, İmam Şafii’nin eser­le­rin­den de nak­le­de­riz ancak onlar neye da­yan­mış­lar; ayete, ha­dise da­yan­dık­ları için doğ­ru­dur yoksa mut­lak ha­ki­kat, Allah’ın (c.c) Pey­gam­be­ri­miz’in (s.a.v) ve Kur’an’da bil­di­ri­len pey­gam­ber­le­rin (a.s) söz­le­ri­dir.

Bi­riyle tar­tı­şır­ken, benim doğ­rum, bana göre gibi ifa­de­ler olmaz. Ben bu ko­nuda böyle dü­şü­nü­yo­rum, di­ye­bi­li­rim kendi ken­dime ama karşı ta­rafa di­ye­mem. Çünkü adam da se­ninle eşit hakka sahip; 8 mil­yar insan var ve her­ke­sin, bana göre, deme hakkı var. Ama Allah’a karşı, pey­gam­bere karşı, bana göre, deme hakkı yok, çünkü Allah Teâlâ ya­rattı seni. Nasıl ki mil­yon­larca ampul, ışık kay­nağı gece boyu yansa ve or­ta­lığı ay­dın­latsa da gü­ne­şin do­ğu­şuyla hep­si­nin par­lak­lığı kay­bo­lu­yor, güneş kar­şı­sında gö­rün­mez olu­yor; aynı bu şe­kilde, in­san­la­rın, bana göre di­ye­rek beyan et­tik­leri fikir kı­vıl­cım­ları da Allah Teâlâ’nın bir âyet-i ke­rî­mesi kar­şı­sında kay­bo­lur. Allah’ın bir emri ge­lince, güneş gi­bi­dir, ora­daki diğer bütün ışığı, par­lak­lığı yok eder. Kur’ân-ı Kerîm’de buy­rul­duğu gibi; (جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ) “Hak geldi, batıl zail oldu.”3 ‘Hak ge­lince batıl zail olur.

Bizim söy­le­dik­le­ri­miz doğru ola­cak. Biz in­san­lara, âyet-i ke­rî­mede de (هِيَ اَحْسَنُ) ifa­de­siyle beyan edi­len, en gü­zeli, en doğru olanı söy­le­me­li­yiz. Doğ­ruyu, en güzel şek­liyle ak­tar­ma­lı­yız. Başka bir âyet-i ke­rî­mede, (اَلَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُ) “(O kul­la­rım ki) onlar söze (dik­katle) kulak ve­rir­ler de onun en gü­ze­line uyar­lar.”4 En gü­zeli nedir; Kur’ân-ı Kerîm. Ne buy­ru­lu­yor âyet-i ke­rî­mede; (اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ) “Allah, sözün en gü­ze­lini, (âyet­leri) bir­bi­rine ben­ze­yen ve (ha­ki­kat­leri) tek­rar­la­nan bir kitab hâ­linde in­dirdi.”5 Her Cuma, imam­la­rı­mız hut­bede, (اَلاَ اِنَّ اَحْسَنَ الْكَلَامِ وَاَبْلَغَ النِّظَامِ كَلَامُ اللَّهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ) iba­re­sini okur­lar. Ne de­mek­tir bu; “Dik­kat edi­niz ki; sözün en gü­zeli, ni­za­mın en be­liği, Melik olan, Azîz olan ve her şeyi bilen Allah’ın ke­la­mı­dır.” Bu­rada ni­zamla, dev­let ni­zamı değil; Kur’an ayet­le­ri­nin di­zi­lişi kas­te­di­lir; en beliğ şe­kilde ol­duğu ifade edi­lir.

En gü­ze­liyle yani Allah’ın ke­lamı ile mü­ca­dele ya­pı­la­cak. “En güzel şe­kilde” buy­rul­mu­yor ayette, “en gü­ze­liyle” buy­ru­lu­yor. Do­la­yı­sıyla sen en gü­zeli su­na­cak­sın karşı ta­rafa yani Allah’ın ke­la­mını. Onu an­la­ta­cak­sın, ken­dini arz et­me­ye­cek­sin. Kendi ze­kânı, kendi kül­tü­rünü, kendi gö­rü­şünü sun­ma­ya­cak­sın. Hani an­la­tı­lır ya; dört hoca otur­muş­lar mü­na­kaşa ya­pı­yor­lar­mış. Üçü uzunca ko­nuş­muş dur­muş, bir ta­nesi hiç ko­nuş­mu­yor­muş. “Yahu, niye sen ko­nuş­mu­yor­sun.” diye sor­duk­la­rında demiş ki: “Valla, ben o bana göre ki­ta­bını oku­ma­dı­ğım­dan bir şey söy­le­ye­mi­yo­rum.” demiş. O üç kişi ko­nu­şur­ken, bana göre bana göre deyip ko­nu­şu­yor­lar­mış sü­rekli. Sonra adam de­va­mında; “Ama bu ko­nuda Cenâb-ı Hak şöyle, şöyle bu­yu­ru­yor. Pey­gam­ber Efen­di­miz de bunu şöyle izah edi­yor.” de­yi­ve­rince, di­ğer­leri, “Başta ko­nuş­say­dın ya bi­ra­der.” de­miş­ler. “Eee, sor­ma­dı­nız ki.” demiş o da. Böyle du­rum­larda so­rul­masa bile ce­va­bın en gü­zeli varsa yine de arz edil­meli, böy­lece uzun zaman is­rafı ke­sil­miş olur. Kabul eder­lerse kabul eder­ler, kabul et­mez­lerse on­la­rın bi­le­ceği iş. Kabul et­mezse yine tar­tış­mı­yo­rum. Çünkü ben ken­dimi arz et­mi­yo­rum ki, senin şu anda kal­bini ve ka­lı­bını ça­lış­tı­ran Rab­bi­nin sö­zünü söy­lü­yo­rum. (وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ) “O hak, Rab­bi­niz­den­dir. Artık di­le­yen iman etsin, di­le­yen kâfir olsun.”6 bu­yu­ru­yor Allah Teâlâ.

Hani geçen se­ne­lerde bir haber ol­muştu ya; çok fazla sıcak ba­sınca, adam ta­banca sık­mış gü­neşe. İşte gü­neşe ta­banca sık­ma­dır bu. Bu kim­se­ler, ( يُجَادِلُونَ فِي اللَّهِ) “Allah hak­kında mü­ca­dele edi­yor­lar.”7 veya (يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ) “Allah’ın ayet­leri hak­kında mü­ca­dele edi­yor­lar.”8 Allah’ın gü­ne­şine kur­şun sıkan adam gibi Allah’ın ayet­le­rine laf kur­şunu sı­kı­yor, zarar verir mi, hiç­bir zarar ver­mez. O, “bir şem‘a ki Mevla yaka, üf­le­mekle sön­mez.” Bir âyet-i ke­rî­mede de şöyle buy­ru­lu­yor: (يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِم) “Onlar ağız­ları ile Allah’ın nu­runu sön­dür­mek is­ti­yor­lar.”9 Ama son­ra­sında, (وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِه۪) “Allah, nu­runu ta­mam­la­yı­cı­dır.” buy­ru­lu­yor. Yani sön­dü­re­me­ye­cek­ler bu nuru. 8 mil­yar kâfir olsa hepsi bir­den üfür­se­ler veya hep­si­nin tek­no­lo­ji­sini bir araya ge­tir­se­ler gü­neşi sön­dü­re­bi­lir­ler mi? Dün­ya­nın ken­disi, gü­neşe atom bom­bası ola­rak atılsa o, ona so­baya atı­lan gazel gibi gelir. İşte bunun gibi, bütün in­san­la­rın in­kârcı söz­le­ri­nin top­lamı Allah Teâlâ’nın bir ayeti kar­şı­sında var­lık gös­te­re­mez.

Şunu tek­rar be­lir­te­lim; cedel ancak en güzel sözü du­yur­mak için ya­pı­lır. Tar­tışma teb­liğ için olursa olur. Yoksa fikir jim­nas­tiği ya­pa­lım diye olursa bu dün­yevî işler için olmuş olur. Fab­rika ku­ra­cak­san, mü­hen­dis­lik ya­pa­cak­san orada sa­ha­sında uzman olan­lar var, on­larla ya­pa­cak­sın bunu da. Bu ko­nuda boş adam­larla ko­nuş­maya gerek yok.

Me­sela bakın tv prog­ram­la­rında ya­pı­lan tar­tış­ma­lara, ha­ki­ka­tin or­taya çık­ması filan hiç söz ko­nusu değil. Rey­tin­gin yük­sel­mesi adına or­ta­lığı ka­rış­tı­rıp kı­zış­tı­rı­yor­lar. Bazen ba­kı­yor­su­nuz, dört tane mu­ha­lif adam bir ara­da­lar, o işin abo­ne­si­ler artık. Tah­min edi­yo­rum, bi­le­rek or­ta­lığı kı­zış­tı­rıp rey­ting art­tır­mak is­ti­yor­lar. Bun­lara tar­tışma den­mez; bun­lar doğ­ruyu cid­di­yet­ten uzak­laş­tı­rıp cı­vı­tı­yor­lar. Bu tür yer­lerde söz­den an­la­ma­yan, hal­den an­la­ma­yan, boş söz ko­nu­şan in­san­larla tar­tış­ma­mak ge­re­ki­yor.

Rab­bim Fur­kan Sû­resi’nde, وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا) (سَلَامًا “Rah­mân’ın kul­ları, yer­yü­zünde te­vâzû ile yü­rür­ler ve ca­hil­ler on­lara (edep­sizce) ko­nuş­tuk­la­rında, “Selam!” der­ler (ge­çer­ler).”10 bu­yu­ru­yor. İşte ca­hil­ler hitap et­ti­ğinde, tar­tış­mak is­te­di­ğinde, selam, Allah’a ıs­mar­la­dık demek ge­re­ki­yor.

وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آَيَاتِ اللَّهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذًا مِثْلُهُمْ إِنَّ اللَّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعً

“Allah’ın ayet­le­ri­nin inkâr edil­di­ğini veya o ayet­lerle alay edil­di­ğini duy­du­ğu­nuzda, onlar bir başka söze da­lın­caya kadar on­larla otur­ma­yın. Yoksa siz de onlar gibi olur­su­nuz. Mu­hak­kak Allah, mü­na­fık­larla, kâ­fir­le­rin hep­sini ce­hen­nemde top­la­ya­cak­tır diye, size kitap da in­dirdi.”11

Ay­rıca siz doğ­ruyu açık­la­dık­tan sonra da onlar kötü üs­lûpta bu­lun­maya devam edi­yor­larsa on­lara uy­ma­mak ge­re­ki­yor. Meş­hur bir hadîs-i şerîf var:

(عَنْ زَيْدِ بْنِ أُشَيِّعَ: أَنَّ رَجُلًا كَانَ يَشْتِمُ أَبَا بَكْرٍ وَرَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ جَالِسٌ، فَلَمَّا ذَهَبَ أَبُو بَكْرٍ يَنْتَصِرُ مِنْهُ قَامَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَامَ إِلَيْهِ أَبُو بَكْرٍ، قَالَ: شَتَمَنِي فَلَمَّا ذَهَبْتُ أَرُدُّ عَلَيْهِ قُمْتَ، فَقَالَ: ” إِنَّ الْمَلَكَ كَانَ مَعَكَ فَلَمَّا ذَهَبْتَ لِتَرُدَّ عَلَيْهِ قَامَ فَقُمْتُ)

Hz. Ebu­be­kir ile bir adam Pey­gam­ber Efen­di­miz’in (s.a.v) ya­nında tar­tı­şı­yor­lar. Efen­di­miz (s.a.v), tar­tış­mayı gü­le­rek sey­re­di­yor. Hz Ebu­be­kir’in ta­vır­la­rını da çok be­ğen­miş. Gü­le­rek, be­ğe­ne­rek sey­re­der­ken Pey­gam­ber Efen­di­miz’in (s.a.v) gül­mesi dur­muş, kalk­mış ve git­miş ora­dan. Hz. Ebu­be­kir, “Ya Ra­sû­lal­lah, ne olu­yor? Adam bana sö­ver­ken gü­lü­yor­dun. Daha sonra ben de ona cevap ve­rir­ken kalk­tın, git­tin.” de­yince Efen­di­miz (s.a.v), “Sen onu din­ler­ken o sana sö­ver­ken melek senin ya­nın­daydı; ama sen de ona ağır söz­ler söy­le­meye baş­la­yınca o melek gitti, ben de kalk­tım git­tim.” bu­yur­muş.12

Yani biz köpek ısır­dığı için kö­peği ısır­ma­ya­lım diye bir tabir var ya, aynen öyle adam sana ha­ka­ret edi­yorsa sen ona ha­ka­ret et­me­ye­cek­sin. Tamam kar­de­şim bu­rada bi­ti­ri­yo­ruz, ben bu ke­li­me­leri ağ­zıma sok­mak is­te­mi­yo­rum, sana ay­nısı ile iade etmek de is­te­mi­yo­rum de­yi­ve­re­ce­ğiz.

Onun için cedel yani tar­tışma arzu eden in­sana ba­ka­rız; doğ­ruyu öğ­ren­mek için değil de sırf tar­tışma olsun diye gel­mişse tar­tış­ma­yız. Bir Cuma vaaz yap­tım. Cuma na­ma­zını kıl­dık­tan sonra bir adam yak­laştı. Tipi ve du­ru­şun­dan o adam hak­kında bir ka­naat hasıl oldu bana. “Hocam, bir sorum var da.” dedi. “Buyur.” dedim. Şunu yap­tı­ğımda sehiv sec­desi ge­re­kir mi ge­rek­mez mi, diye sordu adam. Ben de dedim ki, “Bak ben ce­vabı ver­dik­ten sonra kim­seye sor­ma­ya­ca­ğına söz ve­rir­sen, bunun ce­va­bını ve­ri­rim.” Adam de­me­sin mi, “Ama sen on al­tın­cı­sın.” diye. Bana ge­lene kadar on beş tane ho­caya aynı so­ruyu sor­muş. Böyle kim­se­lerle de tar­tış­maya gerek yok. O, ne­tice almak için sor­mu­yor, ko­nuş­mu­yor. O ko­nuda bir bil­gisi var onun; “Ahmet efendi böyle diyor, Meh­met efendi şöyle diyor, falan şöyle diyor… sen on­lara karşı mı ge­li­yor­sun…” tar­zında kış­kırtma olay­ları da gi­re­cek işin içine. Ben de ona, “Ben bir şey de­mi­yo­rum. Benim bil­di­ğim bilgi budur, kay­nağı da fi­lan­dır, tar­tış­maya da gir­mi­yo­rum.” şek­linde cevap ve­rince, “Yahu, se­ninle de ko­nu­şul­maz.” dedi, gitti adam. İşte öyle adam­larla tar­tışma olmaz. Me­sela, adam İs­lami sa­hada be­lirli bir­kaç mad­deyi iyi ez­ber­li­yor. Kur’andan öğ­ren­mi­yor, o ko­nuda ya­zıl­mış bir­kaç ma­ka­leyi oku­yor ve onu her yerde mevzu etme hu­su­sunda ma­ha­ret gös­te­ri­yor. Bun­larla da tar­tış­maya gir­me­meye dik­kat edin. “Ben böyle ina­nı­yo­rum.” deyin geçin.

Şu da var; me­sela tıp ile ala­kalı bir tar­tış­maya dâhil olmam ben, orası saham değil. Ama din ko­nu­sunda her­kes bi­li­yor. Si­ya­si­ler gi­ri­yor, dok­tor­lar gi­ri­yor, mü­hen­dis­ler gi­ri­yor… İs­mini söy­le­me­ye­ce­ğim, bil­di­ği­niz bir adam bir sa­londa, “Bin dört yüz yıl bizi kan­dır­mış­lar, ulema kan­dır­mış bizi…” diye mil­lete an­la­tı­yor, ben de din­li­yo­rum. Bin dört yüz yıl­dır mez­hep imam­ları, hadis ule­ması, tef­sir ule­ması, fıkıh ule­ması… hepsi bizi kan­dır­mış. Çünkü bah­set­tiği ko­nuda mez­hep­ler ara­sında ih­ti­laf yok da o ko­nuda, o yüz­den öyle diyor. Ko­nuyu da söy­le­me­ye­ce­ğim, söy­le­sem bi­li­nir, ünlü de bir adam. Dedim ki “Senin Arap­çan ol­ma­dı­ğın­dan bunu ayırt ede­mi­yor­sun. Türk­çeye ak­ta­rıl­dı­ğında diğer ke­li­meyle aynı ya­zı­lır bu.” Hangi ke­lime ol­du­ğunu da söy­le­me­ye­ce­ğim ama demek is­te­di­ğim an­la­şıl­sın diye bir örnek ve­re­yim. Hani me­sela Arap­çada “خلق” ve “حلق” ke­li­me­leri var­dır. Bun­lar harf, oku­nuş ve anlam ba­kı­mın­dan fark­lı­dır, ama bu ke­li­me­leri Latin harf­le­riyle yaz­dı­ğı­nızda ya­zı­lış ba­kı­mın­dan aynı ola­cağı için ma­nayı ayırt et­me­niz müm­kün olmaz. Bu iki ke­li­meyi “halak” diye aynı şe­kilde ya­zar­sı­nız. İşte o adam da bu şe­kil­deki bir ke­li­meyi oku­du­ğunda başka bir ke­li­meyle ka­rış­tı­rı­yor. Ben de dedim ki, “Bu ke­li­meyi sen yan­lış an­la­mış­sın. O, Türk­çede kar­şı­lığı ol­ma­yan şu harfle ya­zı­lı­yor. Sen Türk­çe­sin­den oku­du­ğun­dan o ma­nayı ver­miş­sin ama ke­li­me­nin aslı o değil, şudur.” de­yince adam, “Yahu, ki­taba da bu şe­kilde yaz­dım. Hani söz­dür orada kay­bo­lur gider ama ki­taba da yaz­dım ben bunu, yüz binin üze­rinde de sat­mış kitap.” Bu kimse hoca değil. İmam hatip me­zu­nuy­muş. İmam ha­tip­ler filan şimdi ulema, al­lame kabul edi­li­yor. Hâl­buki İslam ens­ti­tü­sün­den ye­ti­şen bile hoca sa­yıl­maz. Ondan sonra özel gay­ret gös­te­re­cek, iyi ho­ca­lar­dan özel ders­ler ala­cak.

Ko­nuyla ala­kalı ola­rak başka bir ha­tı­ramı daha nak­le­de­yim: 12 Mart muh­tı­rası ve­ril­mişti as­ker­ler ta­ra­fın­dan. O zaman ben Ka­ra­man’da imam­dım. Ka­ra­man’ın sol­cu­la­rını yani solcu da de­me­ye­lim biraz daha ko­mü­nist olan­la­rını içe­riye al­dı­lar. Ben de ne ya­pa­yım ne ya­pa­yım der­ken şeh­rin kay­ma­ka­mına, em­ni­yet mü­dü­rüne, em­ni­yet ami­rine, hâ­kim­le­rine, sav­cı­la­rına banka mü­dür­le­rine ve daire amir­le­rine posta yo­luyla birer kitap he­diye ettim. Ad­re­simi de yaz­dım, he­di­yem­dir diye gön­der­dim. Hâkim ve sav­cı­lara, Ab­dül­ka­dir Udeh is­minde, Sey­yid Kutup’tan önce şehit edi­len, İhvan-ı Müs­li­min’den bir kim­se­nin İslam Şe­ri­atı adlı bir ki­ta­bını gön­der­dim. Cuma günü pos­ta­la­dım, Pa­zar­tesi günü eve polis geldi. Be­ra­ber git­tik, savcı beyin hu­zu­runa çık­tık. Ora­daki ko­nuş­ma­ları ge­çi­yo­rum ama savcı beyle ahbap olduk biz. Daha sonra, ne ya­pa­yım ne ya­pa­yım diye dü­şün­düm; ha­pis­ha­neye bir kü­tüp­hane ku­ra­yım, dedim. Param yok; ar­ka­daş­lar­dan, ev­ler­den top­la­ya­rak İs­lamî eser­lerle dol­dur­dum kü­tüp­ha­neyi. O gün­lerde, ko­mü­nist par­tisi der­lerdi, İşçi Par­tisi’nin baş­ka­nını da kü­tüp­hane mü­dürü yap­tım. Ge­lene kitap ve­re­cek, onu kayda ge­çe­cek, gel­di­ğinde de al­dı­ğına dair kayıt düşüp yeni kitap ve­re­cek. Bir gün savcı beye dedim ki, “Efen­dim, ben ha­pis­ha­nede ba­zı­la­rıyla ko­nuş­mak is­ti­yo­rum.” Savcı da “Tamam, ha­pis­hane mü­dürü senin is­te­di­ğini ye­rine ge­ti­re­cek­tir.” dedi. Te­le­fon etti ha­pis­hane mü­dü­rüne, “Mah­mut hocam ge­li­yor, ko­nuşma ya­pa­cak.” dedi. As­lında ben on­la­rın li­deri du­ru­munda olan adamla gö­rüş­mek is­ti­yor­dum. Fakat te­celli daha iyi oldu, benim is­te­di­ğim­den daha iyi oldu. Ben onunla otu­rup tar­tı­şa­ca­ğım, onun et­ra­fın­daki ko­mü­nist­ler de din­le­ye­cek­ler. O söy­le­ye­cek ben söy­le­ye­ce­ğim, o söy­le­ye­cek ben söy­le­ye­ce­ğim ve ben onu mağ­lup ede­ce­ğim, o da Müs­lü­man ola­cak. Ben öyle dü­şü­nü­yor­dum ama öyle bir şey yok ta­rihte hiç. Ce­za­evi mü­dürü de sav­cı­nın em­rini güzel an­la­mış, hep­sini top­la­mış bir sa­lona Mah­mut Top­taş hoca ge­le­cek, ko­nu­şa­cak diye. Ben hep­sine ko­nuş­tum orada, öy­lesi daha iyi oldu. Ben ko­nu­şu­yo­rum yal­nızca, onun iti­raz etme im­kânı yok. Ama ben ona ko­nu­şu­yo­rum. Onun da iç dün­ya­sında benim söy­le­dik­le­rimi tar­tıp kabul et­mesi ken­di­sini küçük dü­şür­mü­yor ar­ka­daş­la­rı­nın nez­dinde. En başta dü­şün­dü­ğüm gibi ben onunla kar­şı­lıklı ko­nuş­say­dım; o yan­lı­şını söy­le­ye­cek ben doğ­ru­sunu söy­le­ye­ce­ğim, o ken­dine göre fik­rini sa­vu­na­caktı adam­la­rı­nın ya­nında mağ­lup ol­ma­mak için ve biz bir­bi­ri­mize kin­dar ola­cak­tık orada. Ama diğer türlü olunca biz onunla çok iyi olduk ve daha sonra da çok büyük hiz­met­leri oldu orada. Tabi o ko­nuş­mayla ol­madı sa­dece. O bir baş­lan­gıç oldu, çok iyi şey­ler oldu.

Muhterem Hocam, aynı soru üzerinden konuyu farklı bir yere çeksek; mesela insan kendi yakınları ile olsun arkadaşları ile olsun birçok konuda anlaşmazlığa düşebiliyor, tartışabiliyorlar. Bu hususta neler söyleyebilirsiniz?

Ön­ce­likle şunu söy­le­ye­lim; ak­ra­ba­lık bağ­la­rını kuv­vet­len­dirme, Kur’ân-ı Kerîm’de çokça tek­rar­la­nan hu­sus­lar­dan bi­ri­dir. Ak­ra­ba­lar ara­sın­daki bağı ko­pa­ra­cak söz­ler­den uzak du­ra­ca­ğız. İn­sa­nın ağ­zın­dan çıkan her ke­lime tes­te­re­nin dişi gi­bi­dir. Onun için iki dü­şü­nüp bir ko­nu­şa­ca­ğız. An­ne­mizi, ba­ba­mızı, ha­la­mızı, tey­ze­mizi, da­yı­mızı, am­ca­mızı, on­la­rın ço­cuk­la­rını, kom­şu­la­rı­mızı, ma­hal­le­mizi, şeh­ri­mizi, mil­le­ti­mizi ve top­ye­kûn İslam mil­le­tini ve ondan sonra in­san­lık âle­mini biz­den, din­den nef­ret et­ti­re­cek veya so­ğu­ta­cak cüm­le­lere değil ke­li­me­lere bile iti­bar et­me­me­miz ge­re­kir.

Bir konu hak­kında haklı olsan da karşı ta­rafa ko­nuş­ma­ya­bi­lir­sin, su­sa­bi­lir­sin. Var­sın adam söy­le­sin. Me­sela, kendi ha­ya­tımda olur; bana söy­ler söy­ler, ben hiç ağ­zımı açmam ak­ra­ba­la­rım­dan kim ne söy­lerse söy­le­sin. Sonra, haydi ba­ka­lım çay­lar gel­sin filan di­ye­rek işi yu­mu­şatma, ge­çiş­tirme ta­ra­fına gi­de­rim.

“Cevap ver­me­mek de ce­vap­tır.” der­ken, ba­zı­ları su­sa­rak adamı de­lir­ti­yor; bu şe­kilde kız­dırma da ol­ma­ya­cak. “Tamam abi, bunu yarın ko­nu­şu­ruz, senin si­ni­rin biraz ya­tış­sın, biraz ken­dinde de­ğil­sin…” gibi cüm­le­lerle ya­tış­tır­mak lazım. Ama ba­zı­ları, kü­la­hıma anlat der gibi su­su­yor, bu da teh­li­ke­li­dir.

Hz. Mu­a­viye’ye (r.a) sor­muş­lar; “Ali (r.a) haklı mıydı?”, “Evet, hak­lıydı.” demiş. “O zaman niye sa­ha­be­nin ço­ğun­luğu senin ya­nında yer aldı?” diye sor­duk­la­rında “Ali (r.a) hak­lıydı ama dili çok kes­kindi.” diye cevap ver­miş. Hz. Hasan’ın (r.a) da ba­ba­sına; “Baba, di­lini biraz yu­mu­şat, hep karşı ta­rafa gi­di­yor in­san­lar.” şek­linde tav­si­yesi var­dır

Demiş ki Hz. Mu­a­viye; “Bir adamla aramda çiğ (daha bü­kül­me­miş) ip­likle de olsun ara­mızda bir bağ olsa, bizi onunla bağ­la­sa­lar, adam ben­den kaçsa iplik kop­ma­sın diye ben onun koş­tuğu kadar ar­ka­sında ko­şa­rım.” Biz bunu ya­pa­ca­ğız işte. Ah­ba­bı­mız, dos­tu­muz hak­sız ama onun hak­sız­lık içe­ri­sinde bo­ğul­ma­sına da gön­lü­müz razı değil, hak­sız ola­rak onun ahi­rete git­me­sini is­te­mi­yo­rum değil mi, onun için bağı ko­par­ma­mam lazım. Bunun için de kız­dı­ğında filan onun ses to­nunda ko­nuş­ma­mam lazım. Hani az önce an­lat­tık ya, adam, Hz. Ebu­be­kir’e sö­vü­yordu o da su­su­yordu ama onun ya­nında bir melek yer alı­yordu. Ne za­manki Hz. Ebu­be­kir de aynı tonda cevap ver­meye baş­ladı melek de Efen­di­miz (s.a.v) de ora­dan ay­rıldı. Hz. Ebu­be­kir, bir sa­hâbî, Efen­di­miz’in (s.a.v) en ya­kın­la­rın­dan. Demek ki her insan far­kında ol­ma­dan da bu şe­kil­deki bir dav­ra­nışta bu­lu­na­bi­li­yor. Hz. Ebu­be­kir’in bu şeyi bize ör­nek­tir, fakat ondan sonra Hz. Ebu­be­kir’in (r.a) ağ­zın­dan öyle cüm­le­ler çık­ma­mış, bu da bizim için bir ör­nek­tir. Bu ağız­dan kötü ke­lime çık­maz de­me­ye­ce­ğiz, çı­ka­bi­lir. Baş­ka­ları tah­rik ede­bi­lir. Öy­leyse dik­katli ol­ma­mız lazım. Ken­di­mize gü­ven­me­ye­ce­ğiz, Allah Teâlâ’ya gü­ve­ne­ce­ğiz.

Muhterem Hocam, tartışma sırasında, sonrasında insanların birbiriyle anlaşabilmelerinin önündeki engeller hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bir kere en büyük en­ge­li­miz, bi­rinci sı­ra­daki en­ge­li­miz; ben­lik duy­gu­su­dur. Ben­lik­le­ri­miz, Çin sed­din­den daha bü­yük­tür. Bu he­pi­mizde var yani ol­ma­yan yok. Bizi bir­bi­ri­mizle, kar­deş­le­ri­mizle, eş­le­ri­mizle ça­tış­maya sevk eden ben­lik, bu­rada Çin seddi gibi or­taya çı­kı­yor. Bunu yık­mak zor. Buna mağ­lup olup karşı ta­rafı yı­kar­ken sen de yı­kı­lı­yor­sun zaten. O da seni yı­kar­ken yı­kı­lı­yor. Hâl­buki biz yap­mak için gel­mi­şiz bu dün­yaya.

Tar­tış­ma­nın en ha­ra­retli bö­lü­münde dahi olsa mu­ha­ta­bın kim olursa olsun, doğru söy­lü­yorsa ona doğru di­ye­cek­sin, o kimse kâfir de olsa. Bu seni ezmez, yü­cel­tir. Bazen ba­kı­yor­sun adam doğru ol­du­ğunu an­lı­yor, fakat yine de “doğru, ama…” gibi cüm­le­lerle ka­bule ya­naş­mı­yor. “Ben ya­nı­lı­yor­mu­şum.” di­ye­bi­le­cek­sin.

Her bir insan ayrı bir cev­her­dir. Her in­sa­nın fikir kı­vıl­cım­ları hepsi bir­bi­rin­den de­ğer­li­dir. Efen­dim me­sela, hil­ye­leri bi­li­riz. Ama ma­na­sını hiç dü­şün­me­yiz. Orada Hz. Ali, Ra­sû­lul­lah (s.a.v) Efen­di­miz’i mü­ba­rek sa­çın­dan aya­ğına kadar tarif edi­yor. En alt bö­lümde nak­le­di­yor ki, “Bir in­sanla ko­nu­şur­ken şu iki om­zuyla şu iki ku­la­ğı­nın ara­sını yani yü­zünü adama dön­dü­rürdü.” Me­sela, Ebû Cehil ora­dan Efen­di­miz’e sa­ta­şı­yor, Efen­di­miz (s.a.v) yan ba­ka­rak, “Ya ne di­yor­sun!?” de­mi­yor. Şöyle dö­nü­yor yü­züyle ve iki omu­zuyla adama, mu­ha­tap alı­yor, değer ve­ri­yor ona. Düş­man­la­rın bi­rinci sı­ra­sın­daki adama, insan ola­rak değer ve­ri­yor; orada de­ğer­siz olan ada­mın gâ­vur­luğu. Ondan sonra “Bir şey mi de­di­niz.” veya “Söy­le­ye­ce­ğini söyle.” bu­yu­ru­yor. Hiç kı­rıcı cümle ağ­zın­dan çık­mı­yor. Bizim de bun­lara dik­kat et­me­miz ge­re­ki­yor, kar­şın­daki adam Ebû Cehil, ce­ha­le­tin ba­bası olsa bile. Pey­gam­be­ri­miz’in (s.a.v), Ebû Cehil ile il­gili duası vardı: “Ya Rabbi, iki Ömer’den bi­ri­si­nin Müs­lü­man ol­ma­sını is­ti­yo­rum.” Yani ka­lite var adamda, o ka­li­teyi is­ti­yor Pey­gam­ber Efen­di­miz. Ama iman, Hz Ömer’e nasip olu­yor, Ebû Cehil’e nasip ol­mu­yor. Ama Pey­gam­ber Efen­di­miz, on­lara karşı bile üzücü bir ke­lime sarf et­me­miş, şah­si­yet­le­rini ren­cide edici bir ke­lime söy­le­me­miş­tir. Peki, düş­man ol­du­ğu­muz nedir; on­daki iman­sız­lık­tır. Ke­lime-i şe­ha­det onu te­miz­le­yi­ver­diği zaman, “Ömer” der­ken “Hz. Ömer ra­dı­yal­lâhu anh” olur. Onun için hiç­bir in­sanı ha­fife al­ma­maya dik­kat et­meli. Hani bir hi­kâye an­la­tı­lır:

Pa­di­şah, Ba­kır­köy’deki deli has­ta­ne­sine zi­ya­rete git­miş. Es­ki­den he­kim­ler, ilaç­ları ken­di­leri ot­lar­dan ya­pı­yor­lar­mış. Baş­he­kim de onun için bazı iş yapan de­li­leri kul­la­nı­yor­muş orda. “Sen şunu di­bekte ez, sen şunu şöyle ka­rış­tır…” der­miş de­li­lere. De­li­ler de o iş­leri ya­par­lar­mış. Pa­di­şah var­mış oraya, “Ne yap­tı­nız baş­he­kim efendi?” demiş. Baş­he­kim de “Şun­lar şuna ya­rı­yor, bun­lar baş ağ­rısı için, bun­lar diş ağ­rı­sına, bun­lar böb­rek ağ­rı­sına, bun­lar ciğer ağ­rı­sına iyi gelir…” diye sı­ra­la­mış. Pa­di­şah, “Peki, günah has­ta­lı­ğına da bir ila­cı­nız var mı?” demiş. Baş­he­kim, “Bu has­ta­lık bizim işi­miz değil ma­a­le­sef.” diye cevap ver­miş. Ora­daki bir deli, “Ben bi­li­yo­rum.” demiş. Pa­di­şah ona dön­müş, “Günah has­ta­lı­ğı­nın ilacı nedir?” diye so­runca deli cevap ver­miş; “Efen­dim! Tevbe kö­künü ala­cak­sın, is­tiğ­far yap­ra­ğıyla bir araya ge­ti­re­cek­sin, gönül ten­ce­re­sine ko­ya­cak­sın, piş­man­lık ate­şini alt­tan ya­ka­cak­sın, iyice ol­gun­laş­tık­tan sonra sa­bah­ları ka­naat ka­şı­ğıyla yi­ye­cek­sin.” Bunun üze­rine pa­di­şah kâğıt, kalem is­te­miş, şöyle yaz­mış oraya:

“Ehl-i ir­fâ­nım deyu kim­seyi ta‘n etme sen

Def­ter-i dî­vâne sığ­maz söz gelir dî­vâ­ne­den.”

Sos­yal med­yada oku­du­ğum başka bir olayı daha an­la­ta­yım; diş ma­cun­ları var ya, bir fab­rika bun­la­rın üre­ti­mini ya­pı­yor, tüp­lere dol­du­rup ku­tu­suna ko­yu­yor, pi­ya­saya sa­tı­yor. Ama tüp­lere dol­durma sı­ra­sında ma­ki­na­lar bazı tüp­leri dol­dur­mu­yor­muş. Satın alan kim­se­ler de bun­ları açı­yor, hiç­bir şey yok içinde. Şi­kâ­yet­ler ge­li­yor, epeyce de olu­yor­muş. Der­ken mil­yon dolar har­ca­dık­ları bir alet ile bu so­runu hal­let­miş­ler. Bu alet, dolu olan­ları ge­çi­rir­ken boş olan, eksik olan­larda zil çal­dı­rı­yor­muş. Zil ça­lınca ko­şu­yor­lar, onu alı­yor­lar, dol­du­ru­yor­lar­mış. Ama mil­yon dolar har­ca­mış­lar bunun için. Baş­mü­hen­dis bir gün bak­mış ki zil hiç çal­mı­yor, kimse de koş­mu­yor. Merak etmiş, git­miş, so­ruş­tur­muş. De­miş­ler ki, “Val­lahi, efen­dim, bu­raya bir van­ti­la­tör ko­yu­ver­dik, boş gelen ol­duğu zaman şu ta­rafa dü­şü­rü­yor.” Baş­mü­hen­dis, “Oğlum bunu baş­tan söy­le­sey­di­niz ya.” de­yince, adam da “Sor­ma­dı­nız ki.” demiş. Mil­yon do­lar­lık iş ye­rine bir van­ti­la­tör yet­miş. Onun için biz hiç­bir in­sanı ha­fife al­ma­maya dik­kat ede­ce­ğiz. Kim olursa olsun bir şey söy­le­mek is­ti­yorsa demek ki adamda bir şey var diye dü­şün­meli, onu din­le­me­li­yiz.

Bu iti­barla biz, akıl­lı­sına da de­li­sine de ve­li­sine de der­vi­şine de ber­du­şuna da bizim in­sa­nı­mız­dır, Rab­bi­mi­zin ya­rat­tı­ğı­dır di­ye­ce­ğiz on­ları kırıp dök­me­ye­ce­ğiz. Hani Pey­gam­ber Efen­di­miz bir gün şarap içen bi­rini ce­za­lan­dı­ra­cağı zaman baş­kası o kim­seye, “Allah seni kah­ret­sin! Yine mi içtin.” demiş. Pey­gam­ber Efen­di­miz de, “Kar­de­şi­nin şey­ta­nına yar­dımcı olu­yor­sun, onun ye­rine, “Allah seni ıslah etsin.” de.” bu­yur­muş. İşte bun­lar ara­daki mu­hab­beti, bağı kesen ke­li­me­ler­dir, bizim ağ­zı­mız­dan çık­ma­ma­sına dik­kat ede­ce­ğiz.

Muhterem Hocam, anlaşabilmenin önündeki engellerden en büyüğünü söylediniz az önce. Bunun haricindeki engellerden de bahsedebilir misiniz?

Me­sela ta­as­sup­çu­luk. Bu, her sa­hada gör­dü­ğü­müz bir şey. Ada­mın ırk ta­as­subu var, mez­hep ta­as­subu var… As­lında mez­hep hu­su­sunda mu­ta­as­sıp ol­ma­mı­zın önüne ge­çi­li­yor, dört hak mez­hep var­dır di­yo­ruz, Bu bizi ta­as­sup nok­ta­sında yu­mu­şa­tı­yor.

Başka biri, “Benim şey­himi kabul et­me­ye­nin cen­nete gitme ih­ti­mali yok. Çünkü za­ma­nın kutbu bi­zim­ki­si­dir…” gibi cüm­le­ler edi­yor. Bun­la­rın hepsi ta­as­sup. İslam’a bağ­lı­lık, in­sanı cen­nete gö­tü­rür. Şa­hıs­lara bağ­lı­lık gö­tür­mez. Şa­hıs­lar bizi Kur’an ve sün­net doğ­rul­tu­sunda yön­len­di­ren mür­şit­ler­dir, yol gös­te­ren adam­lar­dır. Yol gös­te­ren adam da kendi fik­riyle değil, Allah’ın ki­ta­bıyla, Ra­sûlü’nün sün­ne­tiyle yol gös­te­re­cek. Onun için ilim­siz ta­sav­vuf olmaz. “İlim­siz ta­sav­vuf şey­ta­nın em­rine gir­mek­tir.” demiş İmam Malik (r.a).

Ta­as­subu, işe sı­kıca sa­rıl­mak an­la­mında ala­cak olur­sak
(وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا) “O hâlde hep bir­likte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sım­sıkı sa­rı­lın.” âyet-i ke­rî­me­si­nin feh­va­sınca Allah’ın ki­ta­bına, Râ­sû­lü­nün sün­ne­tine sa­rıl­makta bunu gös­te­ri­niz. Bu­rada şah­si­lik yok.

Son bir soruyla mülakatımızı nihayete erdirebiliriz hocam. İnsanların kendisine kulak verdiği, sözlerini dinlediği, peşinden gittiği liderler, hocalar vs. arasındaki tartışmalar, anlaşmazlıklar, kullandıkları dil-üslûp kendilerine değer verenler arasında çok daha büyük anlaşmazlıkların, kaosların… sebebi oluyor. Bu manada, takip edilen, sözü dinlenen kimseler ve takip edenler için neler tavsiye edersiniz?

Haz­reti Ali’nin bir sözü var­dır: (اُنْظُرْ اِلَی مَا قَالَ، لَا تَنْظُرْ اِلَی مَنْ قَالَ) “Söy­le­nene bak, söy­le­yene değil.” Söy­le­nen doğru ise kim söy­lerse söy­le­sin al. Söy­le­nen yan­lış ise kim söy­lerse söy­le­sin bırak. Yine biz sır­tı­mızı sağ­lam yere yas­lı­yo­ruz; Rab­bim böyle bu­yu­ru­yor, Efen­di­miz şöyle bu­yu­ru­yor, di­yo­ruz; söy­le­yen güzel, söy­le­nen de güzel. Ama bizim sö­zü­mü­zün doğru veya yan­lış ola­bilme ih­ti­mali de var. Kur’ân-ı Kerîm’de bu­yu­ru­lu­yor ki;( اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّۚ) “(Onlar) Sa­dece zanna uyu­yor­lar.” Ama zanna uyan adama yine de yan­lış söy­lü­yor, ya­pı­yor de­mi­yo­ruz. Fıkıh ki­tap­la­rı­mızda zan­nın ta­rifi, doğru olma ih­ti­mali ile yan­lış olma ih­ti­mali eşit olan­dır, diye tarif edi­lir. Me­sela bir kimse kâfir de olsa hep yan­lış söy­le­mez. Söy­le­nen bir söz, zan ifade eder, doğru mu değil mi mi­hen­gi­miz var, Allah’ın ki­tabı Ra­sû­lul­lah’ın sün­neti, oraya vu­ru­ruz. Yan­lışsa bı­ra­kır, doğ­ruysa alı­rız. Buna en canlı örnek, tra­fik lam­ba­ları; ye­şilde geç, kır­mı­zıda dur, sa­rıda hazır ol. Biz, “Bunu kim bul­muş, buna uya­lım mı uy­ma­ya­lım mı, bunu yapan ateş­pe­rest miy­miş, bu­dist miy­miş…” diye dü­şün­mü­yo­ruz. Mil­le­tin mas­la­ha­tına uygun mu, uygun; öy­leyse biz bunu alı­yo­ruz. Ama söy­le­diği söz yan­lışsa kim söy­lerse söy­le­sin, o bizim için ge­çer­siz­dir; ister bir ta­ri­kat şeyhi söy­le­sin, ister bir par­ti­nin li­deri söy­le­sin, kim söy­lerse söy­le­sin hiç önemli değil. Bize ço­cuk­lu­ğu­muzda öğ­re­ti­len nedir; Edille-i şer‘iyye dört­tür; Kitap, sün­net, icma-i ümmet, kıyas-ı fu­ka­ha­dır. Bun­lar dı­şında her şey tar­tış­maya açık­tır. Kabul etme veya et­me­mekte mu­hay­ye­rim. Bunun için öl­çü­müze uyu­yorsa kabul edi­yo­ruz, uy­mu­yorsa kabul et­mi­yo­ruz Öl­çü­müz bu ola­cak. Âyet-i ke­rî­mede buy­ru­lu­yor; (وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ آَمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُوا إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا وَأَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ) “İn­san­lar ara­sında, Allah’tan baş­ka­sını O’na ortak ko­şan­lar ve on­ları Allah’ı sever gibi se­ven­ler var­dır. İman eden­le­rin Allah’a sev­gisi ise daha kuv­vet­li­dir. Za­lim­ler azabı gö­re­cek­leri zaman bütün güç ve kuv­ve­tin şüp­he­siz Allah’a ait ol­du­ğunu ve Allah’ın ger­çek­ten çetin azaplı ol­du­ğunu keşke (Bu dün­yada iken)bil­se­lerdi.”13 Kâ­fir­le­rin tap­tığı put­lar as­lında daha önce ya­şa­mış in­san­lar­dır; Lât, Menat, Uzza… bun­lar daha önce ya­şa­mış­lar. On­la­rın daha önce ya­şa­dık­la­rına Kur’an nasıl işa­ret eder; müş­rik­ler, (بَلْ نَتَّبِعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا) “(Biz) ata­la­rı­mızı üze­rinde bul­du­ğu­muz şey(ler)e tâbî olu­ruz.”14 der­ler. Biz put­ları ya­ra­tan, in­san­ları ya­ra­tan Allah’a tâbi olu­ruz, Onun Pey­gam­be­rine tâbî olu­ruz. Bizim için Kur’an ve sün­net ile ça­tı­şan hiç­bir sözün, kim söy­lerse söy­le­sin, ge­çer­li­liği yok­tur.

  1. Nahl, 16/125. ↩︎
  2. Ankebût, 29/46. ↩︎
  3. İsrâ, 17/81. ↩︎
  4. Zümer, 39/18. ↩︎
  5. Zümer, 39/23. ↩︎
  6. Kehf, 18/29. ↩︎
  7. Ra‘d, 13/13. ↩︎
  8. Mü’min, 40/69. ↩︎
  9. Saf, 61/8. ↩︎
  10. Furkan, 25/63. ↩︎
  11. Nisâ, 4/140. ↩︎
  12. Beyhaki, Şuab’ül-İman, 44. Fasıl, Bab: Fî ta‘ridı a’râzı’n-nas. ↩︎
  13. Bakara, 2/165. ↩︎
  14. Bakara, 2/170. ↩︎