Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Kar Tanelerine Bakarken…

41. Sayı · 2016/1

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Bak­makla gör­mek ara­sın­daki fark, te­vec­cüh ve alâka nis­be­tine göre de­ği­şen nice ma­na­lar ifade eder. Ara­mak, yola çık­mak, bul­mak ve men­zile var­mak. Ömür yol­cu­luğu, bir ma­nada an­lama ça­ba­sı­dır; ara­yış ve buluş im­ti­ha­nı­dır… De­nil­diği gibi: “Her ara­yan bu­la­maz ama bu­lan­lar da yine ara­yan­lar­dır.”

Zin­dan, içine ko­nu­lan insan kadar garip ve mah­zun, nice sır­larla dolu müs­tesna bir me­kân­dır. Aynı dün­yada ama dün­ya­dan apayrı, aca­yip bir di­yar­dır. Ya­şa­yan­lar an­la­ta­maz­lar. Ya­şa­ma­yan­lar da, ne kadar an­la­tı­lırsa an­la­tıl­sın asla an­la­ya­maz­lar. Şu fani dün­yada en zi­yade kab­ris­tana ben­ze­yen mekân da her halde zin­dan­dır. Her san­ti­met­re­ka­re­siyle ib­ret­ler lev­ha­sı­dır. İyi ve kö­tü­nün yan yana bu­lun­duğu, ta­rifi zor bir insan har­ma­nı­dır. Ara­yan, Mevla’sını da be­la­sını da bulur. Her­kes zin­danda ara­dı­ğını bulur; seç­tiği yolun adamı olur…

Zin­danda kış mev­simi, has­ret ve hic­ran duy­gu­la­rı­nın en yoğun ya­şan­dığı şiir vak­ti­dir. Bu mev­sime eşlik eden mü­ba­rek kar ta­ne­leri, pey­der­pey beton ze­mini ör­ter­ken, mül­hem bir şi­i­rin ilk mıs­ra­ları gibi in­sanı alır, adeta bam­başka di­yar­lara gö­tü­rür. Her düşen kar ta­nesi, sanki geç­mişi bu­güne ta­şı­yan mü­te­bel­lir bir fil­min ka­resi olur. Pen­cere de­mir­le­rine ser­pi­len kar ta­ne­le­rini gör­dükçe, iç âle­min de­rin­lik­le­rinde pin­han kal­mış mah­sus duy­gu­lar ga­le­yana gelir; çığ gibi düş­meye baş­lar. Düşen her bir kar ta­ne­siyle ma­zi­nin say­fa­ları açı­lır. Geç­miş yıl­la­rın acı-tatlı nice ha­tı­rası can­la­nıp göz önüne gelir… Anı­lar tek­rar ta­ze­le­nir­ken; gö­nülde kül­len­meye yüz tut­muş has­ret ateşi ye­ni­den alev­le­nir. Hüzün, has­ret ve hic­ran duy­gu­ları kar­topu gibi top­la­nıp bir araya gelir; çığ gibi büyür. Ta­rifi im­kân­sız bir duygu seli ya­şa­nır. Zaten şiir de ancak böyle bir at­mos­ferde, hüzün, has­ret ve hic­ran his­si­ya­tı­nın en yoğun ya­şan­dığı kış mev­si­minde, kar ta­ne­leri dü­şer­ken ya­zı­lır…

Bil­hassa ge­ce­nin la­huti ses­siz­li­ğinde gök­ten düşen her bir kar ta­nesi, sanki bir söz di­zesi gibi, gönül top­ra­ğında fi­liz­le­nen yeni bir şi­i­rin ilham kay­nağı olur… Cismi ve maddi her şeyin üze­rini ört­mek is­ter­ce­sine yer­yü­züne dü­şer­ken yeni bir şi­i­rin daha söz­leri bes­te­le­nir. Gönül âle­mini saran has­ret ateşi ses­lere ve söz­lere bü­rü­ne­rek dile gelir, ya­şa­nan hüzün ve hic­ra­nın ter­cü­manı olur… Kış mev­si­minde, ge­ce­nin o la­huti at­mos­fe­rinde zin­danı ya­şa­mak, gök­ten düşen kar ta­ne­le­rine bak­mak ve bu te­maşa es­na­sında ma­zide kalan yıl­ları, dost, aşina ve ya­kın­ları ha­tır­la­mak bam­başka bir duy­gu­dur… Sanki film başa alın­mış gibi, insan, ha­ya­linde geç­mişi tek­rar yaşar gibi olur. Ha­tı­ra­lar, geç­miş ve ge­le­cek ara­sında köprü olur. Bu köp­rü­nün üze­rinde nice ha­yal­ler ku­ru­lur… Zaten zin­danı ek­se­ri­yetle geç­mişte ya­şa­nan ve artık ma­zide kalan ha­tı­ra­lar, ha­yal­ler dol­du­rur… Ve zin­danda geç­miş ha­tı­ra­lar yıl­larca oku­nur ve en küçük ay­rın­tı­la­rın üze­rinde bile de­fa­larca du­ru­lur. Her zin­danlı zin­danda kendi ha­tı­ra­la­rını okur…

Oku­mak, ye­ni­den doğ­mak­tır. Ha­yata, me­mata ve kâ­i­nata bam­başka bir gözle bakıp, esbab per­de­sini bir nebze ara­la­yıp mana ve ma­ve­raya doğru yola çık­mak­tır… Ara­mak, bak­mak, te­vec­cüh ve alâka duy­mak­tır… Ara­mak, far­kında ve şu­u­runda olmak. Ara­mak, her daim o yolda ol­mak­tır…

Bir­biri ar­dına bah­çeye düşen şu nazlı kar ta­ne­leri sanki bu garip ve müs­tesna me­kân­larda ya­şa­nan hüzün ve has­ret­lik­le­rin mü­ces­sem tab­lo­sunu çizer… Zaman ve me­kâ­nın üze­rini yor­gan gibi ör­ter­ken, adeta zin­da­nın ka­sa­ve­tini giz­le­mek için o bem­be­yaz ör­tü­süyle bah­çeyi süs­ler. Uzak di­yar­lar­dan dost, aşina ve ya­kın­lar­dan müj­de­ler ge­ti­rir. Has­ret ve hic­ran nağ­me­le­riyle yere düşen her bir kar ta­nesi, kış mev­si­minde gö­nül­leri bü­rü­yen hüzün ve has­re­tin, en na­ze­nin duy­gu­larla be­zen­miş ve ma­ve­rai mo­tif­lerle süs­len­miş mü­te­bel­lir ifa­de­si­dir. Hem hüzün, hem has­ret, bazen müj­deli bir haber, bazen gö­nül­den sü­zü­lüp sa­tır­lara dö­kü­len bir şiir he­ce­si­dir.

Uza­yıp giden ve bazen in­sana hiç sabah ol­ma­ya­cak­mış gibi gelen kış ge­ce­le­rinde yere düşen kar ta­ne­le­ri­nin es­ra­ren­giz sesi du­yu­lur. Bazen hafif bir rüz­gârla pen­ce­reye vu­ra­rak yağar durur. Bu es­nada duy­gu­lar mazi ve âti ara­sında gider gelir. Ha­tı­ra­lar ve ha­yal­ler an­bean göz önüne gelir; can­la­nır durur. Ge­ce­nin derin ses­siz­li­ğinde zaman ve mekân mef­humu kay­bo­lur, sa­at­ler unu­tu­lur, sa­dece bah­çeye düşen o mü­ba­rek kar ta­ne­le­ri­nin ses­siz se­dası du­yu­lur, bir­biri ar­dına yağar durur.

Kış ge­ce­le­rinde yağan kar ta­ne­le­rine bakıp şiir yaz­mak; her düşen kar ta­nesi eş­li­ğinde geç­mişte kalan yıl­ları ve eski dost­ları ha­tır­la­mak ve ha­yali yol­cu­luk­lara çık­mak, ancak böyle garip ve müs­tesna me­kân­larda ya­şa­na­bi­le­cek is­tis­nai bir duy­gu­dur. Belki zin­dan­larda ya­şa­makla “zin­danı ya­şa­mak” ara­sın­daki fark budur. Bir me­kâna ko­nu­lan her­kes, bir şe­kilde orada ya­şa­ya­bi­lir, ama önemli olan o me­kâna ak­se­den veya o me­kânda te­mes­sül eden gü­zel­lik­leri fark edip his­se­de­rek ya­şa­ya­bil­mek­tir.

Gör­mek için bak­mak, işit­mek için te­vec­cüh edip alaka duy­mak, bul­mak için itina ile ara­mak lazım… Göz­ler, ara­dığı şeye bakar; ku­lak­lar, te­vec­cüh ve ala­kaya göre duyar. Her bu­lu­şun meb­da­sında esaslı bir ara­yış, te­vec­cüh, alâka ve dik­katli bir duyuş var­dır. Yer­den göğe ve zer­re­den kü­reye se­râ­ser-i kâ­i­nat in­sana açıl­mış mu­az­zam bir ki­tap­tır. Ne oku­makla biter, ne de oku­maya bir ömür yeter… İnsan, ömür boyu kâ­i­nat mek­te­binde oku­yan bir ta­le­be­dir. Her­kes is­ti­abı, te­vec­cüh ve alâ­kası kadar bir ma­naya aşina ola­bi­lir. Na­sibi kadar ilim, hik­met ve ma­ri­fet der­ya­sında yol ala­bi­lir. Ara­ya­nın, bul­ması ümit edi­lir.

Kâ­i­natta canlı can­sız, cemâd ve nebât her şey ko­nu­şur. Duy­mak için can ku­lağı lazım. Mes­nevi ta­bi­riyle: “Oku­ma­yan­lar için hiç­bir kitap ya­zıl­ma­dığı gibi”, duy­ma­yan­lar içinde hiç­bir söz söy­len­me­miş­tir. Alâ­kası ol­ma­yan­lar zaten du­ya­maz­lar; duy­sa­lar da an­la­ya­maz­lar. İşin sırrı, dik­kat, itina, te­vec­cüh ve ala­ka­dır. Bir se­dayı duy­mak, bir mana ve bir fi­gana aşina olmak için te­vec­cüh ve alaka la­zım­dır. Bir güle ak­se­den ma­ve­rai gü­zel­liği şuur ve idrak eden, gö­nül­dür. Gö­nülde şuur ve idrak ol­ma­dan, göz baksa da gü­zel­liği fark ede­mez. Ni­te­kim ayet-i ke­ri­mede: “Dik­kat edin! Sa­dece göz­ler kör olmaz; asıl kör olan si­ne­ler­deki kalp­ler­dir.” bu­yu­ru­lu­yor.1

Bak­mak, gör­mek, duy­mak ve an­la­mak için aşina bir gönül lazım. “Gönül veren, gönül alır.’’ de­miş­ler. Gönül ver­me­den, mak­sat hâsıl olmaz. İnsan ancak gönül ver­diği bir şeyi ka­za­na­bi­lir, can-u gö­nül­den din­le­diği bir sözü an­la­ya­bi­lir, gönül gö­züyle bak­tığı bir ma­nayı gö­re­bi­lir. Te­vec­cüh ve alâka mer­kezi gö­nül­dür. Ha­yata ve kâ­i­nata gönül gö­züyle ba­kınca bam­başka ma­na­lar gö­rü­lür, du­yul­ma­yan ses­ler du­yu­lur. Gönül aşina olunca, mana aşi­kâr olur. Aşina olan gönül bak­tığı her şeyde yeni bir mana bulur… Me­sela; dost, aşina ve yakın olmak, te­vec­cüh, alâka ve mu­hab­bet duy­mak ve far­kında ol­mak­tır.

İşte kış mev­si­mi­nin beyaz yüzlü nazlı çi­çeği bu mü­ba­rek kar ta­ne­leri de sey­ra­nına hay­ran ola­cak aşina gö­nül­ler arar. Her biri eşsiz olan ma­ve­rai mo­tif­lerle süs­len­miş en güzel bes­te­le­rini aşina gö­nül­lere sunar. Ge­ce­nin tıl­sımlı ses­siz­li­ğinde, yap­rağa konan na­ze­nin bir ke­le­bek eda­sıyla usul usul yağar. Kâ­i­nata, aş­kını, vec­dini ve sa­fi­ye­tini kay­bet­me­miş saf bir çocuk he­ye­ca­nıyla bak­mak ve oku­mak lazım. İnsan, ço­cuk­lu­ğun o masum ça­ğında bul­duğu ma­nayı belki ömür boyu arar da bu­la­maz. Cen­net ra­yi­halı masum çocuk, henüz süfli cis­mani haz­lara gark ol­ma­dı­ğın­dan, ha­yata ve kâ­i­nata ter­te­miz, saf ve ber­rak fıt­rat na­za­rıyla bakar. Kevni ayet­leri çok daha güzel oku­yup anlar, ama ke­li­me­ler dün­ya­sına henüz adım at­ma­dığı için, an­la­dığı ma­na­ları cümle ka­lıp­la­rına dö­ke­rek ifade ede­mez. Saf ço­cu­ğun masum si­ması, pü­rüz­süz bir ayna mi­sali, kal­binde bul­duğu ma­nayı ve te­si­rini duy­duğu his­si­yatı, ba­kışı, du­ruşu, gü­lüşü ve ağ­la­yı­şıyla yan­sı­ta­rak an­lat­maya ça­lı­şır.

Henüz dünya ba­ta­ğına gir­me­miş, fıtri la­ti­fe­leri bir takım eğitme, bükme ve öğütme fa­a­li­yet­le­riyle kö­rel­me­miş masum bir çocuk, bü­yü­yün­ceye kadar kâ­i­nat ki­ta­bını şevk ve he­ye­canla sü­rekli oku­yup durur… Bazen yere, bazen göğe bakar. Bir ke­le­bek, bir çiçek, bazen se­vimli bir böcek onun ha­ya­lini dol­du­rur. Bir kar ta­ne­sine ba­ka­rak nice ha­yal­ler kurar, mutlu olur. Bir ka­rın­ca­nın yü­rü­yüşü, minik bir kuşun kanat çır­pa­rak ötüşü, küçük bir örüm­ce­ğin sa­bırla ağını örüşü, ço­cu­ğun o saf ve ber­rak zihin âle­minde fev­ka­lade makûs bulur. Ama masum yav­ru­nun ke­li­me­leri yok­tur. Anlar, an­la­ta­maz; duyar ama du­yu­ra­maz. Sa­dece fıt­rat li­sa­nıyla güler, ağlar, dili susar ama kalbi ko­nu­şur.

Biz de bir nebze, masum ço­cuk­la­rın ha­yatta ve kâ­i­natta gör­dük­leri ma­naya aşina ola­bil­mek, kâ­i­na­tın ses­siz ve söz­süz ke­la­mını du­ya­bil­mek; gök­ler­den bah­çeye düşen çocuk kalbi kadar saf ve temiz kar ta­ne­le­riyle has­bi­hal ede­bil­mek için, ha­ya­len dahi olsa, ço­cuk­luk yıl­la­rına geri dönüp, bir müd­det zaman çocuk na­za­rıyla kar ta­ne­le­rini sey­re­de­lim. Kış mev­si­mi­nin te­ma­şa­sına do­yul­maz bu na­ze­nin gü­zeli acaba bize neler söy­ler? Belki de: “Kar­daki iz­lere basıp geç­me­yin, kar ta­ne­le­rine nak­şe­di­len mührü kâ­i­natı sey­re­din, te­fek­kür edin!” der, bah­çeyi süs­le­yen kar ta­ne­leri… Ba­harı bek­le­yen to­mur­cuk gibi, bem­be­yaz yü­züyle sanki gü­lüm­ser…

  1. Hac, 22/46. ↩︎