Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

O Bahtiyar Kimselere Ne Mutlu!

43. Sayı · 2016/3

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

İman mut­lak tas­dik­tir. Yani her­hangi bir şeye veya şahsa inan­mak­tır. Bu du­ruma göre ate­ist­ler dahi bir şeye ina­nı­yor. Nedir o? Haşa Allah (c.c)’ın yok­lu­ğuna ina­nı­yor. Yani inan­ma­yan hiç kimse yok. Ama neye, nasıl ve niçin ina­nı­yor? Bu çok önemli bir kısım. Akl-ı ev­vel­ler, Kur’an-ı Kerim’de aksi ol­duğu halde, Ya­hu­di­le­rin ve tes­lis aki­de­sine sap­lan­mış Hı­ris­ti­yan­la­rın da ehl-i tev­hid ve ehl-i necât ol­duk­ları ya­la­nını, if­ti­ra­sını masum Müs­lü­man­lara yut­tur­maya ça­lı­şı­yor­lar.

Mu­vah­hid bir mü’min olmak için, sa­dece Allah’a inan­mak ye­ter­li­dir, ya­la­nını uy­durma cü­re­tini gös­te­re­bi­li­yor­lar. Pey­gam­ber­siz bir İslam mo­de­lini sun­maya ça­lı­şı­yor­lar. Oysa on­la­rın bu gö­rü­şünü tek­zip eden pek çok ayet var­dır. Fakat bun­ları hep gör­mez­den gel­di­ler. İşte bu ayet-i ce­lî­le­ler­den sa­dece bi­rini bil­gi­le­ri­nize sun­mak is­ti­yo­rum: “Kim Allah’a ve Ra­sû­lüne iman et­mezse bil­sin­ler ki biz (o) kâ­fir­ler (gü­rûhu) için alev alev (çıl­gınca) yanan bir ce­hen­nem ha­zır­la­dık.”1

Bu ayet-i ce­lîle, çok açık ve net ola­rak ahir zaman pey­gam­beri Efen­di­mize (s.a.v) iman et­me­yen bir kim­se­nin ima­nı­nın sahih ol­ma­ya­ca­ğını ve bu şe­kilde küfür içinde ol­du­ğunu ayan beyan ifade edi­yor. Özet ola­rak, in­sa­noğ­lu­nun kur­tu­lu­şunu müj­de­le­yen ve ona cen­net vaat eden iman sa­dece ve sa­dece “tev­hid” inan­cı­dır. Devr-i Âdem’den beri bu iman ve ikrar üzere ölen bütün mü’min­ler bir­bir­le­ri­nin kar­deş­le­ri­dir­ler. Haşr Su­re­sinde geçen “Biz­den önce iman etmiş olan kar­deş­le­ri­mizi …”2 ifa­desi de geç­miş za­man­larda iman etmiş kim­se­le­rin bizim dinde kar­deş­le­ri­miz ol­du­ğunu be­lir­tir.

İslam Istılahına Göre İmanın Manası, Hakikâti Ve Rükûnları

İs­lâmî ıs­tı­lahta “iman”, Pey­gam­be­ri­miz Hz. Mu­ham­med (s.a.v)’e, Allah (c.c) ta­ra­fın­dan ge­tir­diği kesin ola­rak bi­li­nen ha­ber­lere, dinî esas ve hü­küm­le­rin doğru ve ger­çek ol­du­ğuna te­red­düt­süz inan­mak, bun­la­rın ta­ma­mını iz’an ve kabul ile tas­dik ve iti­raf et­mek­tir. Yani Allah’a, Hz. Mu­ham­med (s.a.v)’in son pey­gam­ber ol­du­ğuna ve “za­rû­rât-ı di­niye” diye bi­li­nen İs­lamî esas­lara, hü­küm­lere ve ha­ber­lere kesin ola­rak inan­mak, ta­ma­mını kabul ve iti­raf et­mek­tir. “Za­rû­rât-ı di­niye”, pey­gam­be­ri­miz­den te­va­tür yolu ile nak­le­di­len ve aklî de­lile muh­taç ol­ma­dan bi­li­nen Kur’an’ın Allah ke­lamı ol­ması, ölüm­den sonra di­ril­me­nin ve ahi­ret ha­ya­tı­nın hak ol­ması; namaz, zekât, oruç ve hac gibi iba­det­le­rin farz ol­ması; zi­na­nın, iç­ki­nin, fa­i­zin, adam öl­dür­me­nin ve yalan söy­le­me­nin haram ol­ması gibi İs­lamî esas, hüküm ve ha­ber­ler­dir. Ke­sin­lik ifade eden bu gibi dinî esas­lara her Müs­lü­ma­nın te­red­düt­süz inanma za­ru­reti var­dır.

Bir kısım ehl-i sün­net âlim­le­rine göre ima­nın iki rüknü var­dır. Biri kalp ile tas­dik di­ğeri ise dil ile ik­rar­dır. Ancak bun­lar aynı se­vi­yede birer asıl rükûn de­ğil­dir. Bun­lar­dan “kalp ile tas­dik”, hiç­bir ma­ze­ret kar­şı­sında vaz­ge­çil­me­yen asıl rü­kûn­dür. “Dil ile ikrar” ise; dil­siz olmak ve ölüm teh­li­kesi gibi za­rûri hal­ler kar­şı­sında vaz­ge­çi­le­bi­len, vü­cubu sakıt olan “zâid bir rü­kün­dür.” Ehl-i sün­net­ten “cum­hur-ı mu­hak­ki­kîn”e göre iman, kalp ile tas­dik­ten iba­ret­tir. İma­nın ye­gâne rüknü kalp ile tas­dik­tir. Dil ile ikrar ise ima­nın asıl veya zâid bir rüknü de­ğil­dir. Sa­dece dün­yada Müs­lü­man­la­rın fay­da­lan­dığı hu­sus­lar­dan fay­da­lan­mak ve inde’n-nâs (in­san­lar ta­ra­fın­dan) mümin sa­yıl­ması için­dir. Selef-i sâ­li­hîn ule­ması ile İmam Malik, İmam Şâfi, Ahmet b. Han­bel gibi bir­çok hadis âlim­le­rine göre iman; dil ile ikrar, kalp ile tas­dik ve rü­kûn­larda amel­dir. Ancak bu gö­rüşü be­nim­se­yen âlim­ler ameli terk eden kim­se­leri iman­dan çı­ka­ra­rak kâfir ola­cak­la­rına hük­met­me­miş­ler, “fasık” say­mış­lar­dır. Ancak bir mü’min için elzem olan odur ki inan­dığı gibi ya­şa­malı; şayet inan­dığı gibi ya­şa­mayı kay­be­derse bu defa ya­şa­dığı gibi inanma has­ta­lı­ğına, il­le­tine sü­rük­le­ne­cek ve ar­dın­dan, inan­dığı yan­lış­la­rın doğ­ru­lu­ğunu sa­vun­maya baş­la­ya­cak. Bu da ki­şi­nin, far­kında ol­ma­dan aheste aheste ima­nın ay­dın­lı­ğın­dan küf­rün ka­ran­lı­ğına sü­rük­lenme teh­li­ke­siyle burun bu­runa gel­mesi demek olur, Allah ko­ru­sun. Bir mü’min için en tatlı ve en mu­hab­betli olan şey şüphe yok ki iman­dır. İma­nın ta­dını ha­yat­la­rında ya­şa­yan­lara ne mutlu! Mekkî olan ayet­ler (Mekke dö­ne­minde inen ayet­ler) genel ola­rak imanla ala­kalı idi. Bu dönem “mâ­si­va­nın” kalp­ler­den sö­kü­lüp atıl­ması ye­rine tev­hid inan­cı­nın, haş­ye­tul­lah, mu­hab­be­tul­lah ve mu­hab­bet-i Ra­sû­lil­lah’ın kalp­lere yer­leş­ti­ril­mesi dö­ne­mi­dir. O dö­ne­min, o altın dev­ri­nin Müs­lü­man­ları yani sa­habe-i kiram efen­di­le­ri­miz (rıd­vâ­nul­lâhi aley­him ec­maîn) ger­çek ma­nada ima­nın ta­dını doya doya tat­tık­ları, ma­nevî zevk ve hazzı bü­tü­nüyle ya­şa­dık­ları için­dir ki bu uğurda hem mal­la­rını hem de can­la­rını göz­le­rini kırp­ma­dan seve seve feda ede­bil­miş­ler­dir.

O halde önce sar­sıl­maz bir iman sonra hic­ret; önce kâmil bir iman sonra cihat; önce iman sonra salih amel. Evet, ima­nın ta­dını tat­ma­dan, ima­nın ha­lâ­ve­tine, ma­nevî zev­kine odak­lan­ma­dan; ma­lın­dan, mül­kün­den, yur­dun­dan, aile ef­ra­dın­dan ve bütün sev­dik­le­rin­den ay­rı­lıp nasıl hic­ret ede­cek­sin? İma­nın lez­ze­tini ya­şa­ma­dan, zev­kiyle zevk-i yâb ol­ma­dan çok sev­di­ğin şu ca­nını bu uğurda feda etmek için nasıl cihat ede­cek­sin? İşte bun­dan do­layı konu ile ala­kalı ayet-i ke­ri­me­le­rin genel ola­rak sı­ra­la­nışı hep şu şe­kilde ol­muş­tur: Önce sar­sıl­maz bir iman, sonra Allah yo­lunda hic­ret ve cihat. Ko­nu­muzla ala­kalı misal ola­rak bir­kaç ayet-i ce­lile meali ve­re­lim:

”Şüp­he­siz ki iman edip hic­ret eden­ler, Allah yo­lunda mal­la­rıyla, can­la­rıyla cihat eden­ler…”3

“İman eden­ler, hic­ret eden­ler, Allah yo­lunda cihat eden­leri (mu­cir­leri) ba­rın­dı­rıp (on­lara) yar­dım eden­ler var ya işte ger­çek mü’min­ler on­lar­dır.”4

İşte bütün bu fe­da­kâr­lık­la­rın kay­na­ğını, alt ya­pı­sını oluş­tu­ran şey, iman­dır. Hz. Abbas (r.a)’ın ri­va­yet et­tiği hadis-i şe­rifte Efen­di­miz (s.a.v) şöyle bu­yur­muş­lar­dır: “Rab ola­rak Allah’tan, din ola­rak da İslam’dan, Hz Mu­ham­med (s.a.v)’den de pey­gam­ber ola­rak razı olan kimse ima­nın ta­dını (ma­nevi ha­lâ­ve­tini, haz­zını) tat­mış olur.”5

Bu rıza nasıl ger­çek­le­şir? Rab ola­rak Allah’tan razı olmak; her türlü bela ve mu­si­bet­lere karşı sab­ret­mek, Allah’ın lüt­fet­tiği sa­yı­sız ni­met­lere karşı şük­ret­mek, kaza ve ka­dere rıza gös­ter­mek, Allah’ın ver­di­ğine de ver­me­di­ğine de razı olmak, emir­le­rine dört elle sa­rıl­mak, haram ve ya­sak­lar­dan nef­retle ka­çın­mak su­re­tiyle şe­râit-i ğar­râyı (İslam şe­râ­i­tini) bü­tünü ile ha­yata hâkim kıl­mak­tır. Ferdî ve ai­levî ha­ya­tı­mızda Allah Ra­sûlü (s.a.v)’nü örnek, önder ve reh­ber edin­mek, Onun ah­lâ­kını, zühd ve tak­va­sını, âdâb-ı mu­â­şe­re­tini ha­ya­tı­mıza rem­zet­mek su­re­tiyle Efen­di­mi­zin sün­net-i se­ni­ye­le­rini bil­fiil ya­şa­mak, ha­ya­tı­mıza hâkim kıl­mak da Pey­gam­be­ri­mize karşı gös­te­re­ce­ği­miz rı­za­dır. Kı­sa­cası rıza, bütün var­lı­ğı­mızla uh­revî ha­yata te­vec­cüh et­mek­tir. Mü’minin ver­diği, daha doğ­rusu ver­mesi ge­re­ken en zor, en çetin ve en büyük mü­ca­dele imanla ahi­rete gi­de­bil­mek­tir. İslam uğ­runda ya­pı­lan bütün ça­lış­ma­lar, salih amel­ler, cihat, hic­ret, malın ve canın Allah yo­lunda feda edil­mesi, ağ­la­yıp yal­var­ma­lar hep imanla gi­de­bilme mü­ca­de­lesi değil midir? Çünkü iman varsa her şey var, iman yoksa hiç­bir şey yok. İşte bütün mü­ca­de­le­miz “hüsn-i ha­time” (güzel bir son) için­dir.

Allah’ın ko­ru­ması ve hıfz u hi­ma­ye­sinde olan pey­gam­ber­le­rin dı­şında hiç­bir mü’min, “sû-i ha­time”den (kötü bir son­dan), âkı­be­tin­den emin de­ğil­dir. Sa­dece pey­gam­ber­ler ma­sum­dur­lar. O halde bir mü’minin en çok kork­tuğu şey, Allah ko­ru­sun, iman­sız ola­rak git­mek­ten başka ne ola­bi­lir ki? Ha­yatta en zen­gin insan, imanı bütün bir mü’min­dir. Velev ki vü­cu­dunu ör­te­cek bir ör­tüsü, ba­rı­na­cak bir me­kânı, tu­tu­na­cak bir dalı ol­ma­sın. En fakir, en zelil, en hakir ve en mut­suz insan da iman­dan mah­rum kalan kim­se­dir. Velev ki dün­ya­nın hü­küm­ran­lı­ğını elinde bu­lun­dur­sun.

Kur’an-ı Kerim’de salih amel­ler ile alâ­kalı ayet­ler hep imanla baş­lar; önce iman, sonra salih amel zik­re­di­lir. Bu ayet­le­rin işa­re­tin­den an­la­şı­lan şudur: İman­sız bir kim­se­nin iş­le­diği salih ame­lin Allah ka­tında hiç­bir de­ğeri yok­tur. Çünkü ki­şi­nin cen­nete gir­mesi sahih bir imanla müm­kün­dür. Salih amel­ler ise cen­net­teki ma­kamı ve üstün de­re­ceyi be­lir­le­mek için­dir.

“Ey Ra­sû­lüm! De ki: “(İyi ve güzel) amel­leri yö­nün­den en çok za­rara uğ­ra­yan­la­rın (kim­ler ol­duk­la­rını) size haber ve­re­yim mi? Onlar, dünya ha­ya­tın­daki sa‘y u gay­ret­leri (ko­şuş­tur­ma­ları, uğ­ra­şıp di­din­me­leri) (hep) boşa giden kim­se­ler­dir. Hâl­buki onlar, ken­di­le­ri­nin (çok) iyi bir iş yap­tık­la­rını zan­ne­di­yor­lar. İşte onlar Rab­le­ri­nin ayet­le­rini ve Onun hu­zu­runa var­mayı (çık­mayı) inkâr eden kâ­fir­ler­dir. Bu se­bep­ten (on­la­rın iyi) amel­leri (hep­ten) boşa giden kim­se­ler­dir ki biz onlar için kı­ya­met gü­nünde hiç­bir ölçü tut­ma­ya­ca­ğız.”6

On­la­rın güzel ve ya­rarlı iş­le­rine, iman­sız­lık­ları se­be­biyle hiç­bir değer ve kıy­met ve­ril­me­ye­cek, ölçü tu­tul­ma­ya­cak; böy­lece mi­zan­ları boş ka­la­cak. Bir mü’min, iman etmiş olmak ha­se­biyle in­san­la­rın en şe­ref­lisi ve en ha­yır­lı­sı­dır.

“(Küfrü se­be­biyle) (ruhen) ölü iken (kalp­le­rini imanla) di­ril­tip in­san­lar ara­sında yü­rü­mesi için ken­di­sine bir nur (iman nuru) ver­di­ği­miz kim­se­nin du­rumu, (küfür) ka­ran­lık­lar(ın)da kal­mış da ondan bir çıkış (yolu) bu­la­ma­ya­nın du­rumu gibi olur mu hiç? ”7

“İzzet ve şeref (kıy­met, değer ve üs­tün­lük) sa­dece (ve sa­dece) Allah’a, Allah’ın Ra­sû­lüne ve bir de mü’min­lere ait­tir (on­lara mah­sus­tur). Ve­la­kin mü­na­fık­lar bunu bil­mez­ler.”8 Ger­çek bu şe­kilde ifade edi­lir­ken ne yazık ki yer­yüzü Müs­lü­man­ları “izzet ve şeref”i, bun­lar­dan na­sibi ol­ma­yan, İslam na­za­rında en zelil, en hakir ve hatta ölü ola­rak kabul edi­len var­lık­la­rın ar­dında ara­mış­lar­dır ve ara­maya da devam edi­yor­lar. Allah (c.c) şöyle bu­yu­ru­yor: “Mü’min­leri bı­ra­kıp da kâ­fir­leri dost edi­nen kim­se­ler, (bunu yap­makla) on­la­rın ya­nında bir izzet ve şeref mi arı­yor­lar? Hal­buki izzet ve şe­re­fin (üs­tün­lü­ğün) ta­mamı Allah’a ait­tir.”9

Soyup soy­gun yapan, yol­ke­sen, iş­yer­le­rini yağ­ma­la­yan eş­kı­ya­lar­dan tabiî ola­rak kor­kar ve on­la­rın şer­rin­den emin olmak için ge­re­ken ted­bir­leri de alı­rız. Fakat ne­dense ima­nı­mızı, ah­lâ­kı­mızı, ih­la­sı­mızı, edep, hayâ, ar ve na­mu­su­muzu, onur şeref ve hay­si­ye­ti­mizi; ye­rüstü ve ye­raltı kay­nak­la­rı­mızı; in­san­lı­ğı­mızı ve ni­ha­yet İs­lamî kim­lik ve şah­si­ye­ti­mizi ve özet ola­rak her şe­yi­mizi ama her şe­yi­mizi yıl­larca yağ­ma­la­yan ve yağ­ma­la­maya bütün hızı ile devam eden bu arsız ve azgın, hır­sız ve eş­kı­ya­ları bağ­rı­mıza bas­mı­şız. İçli dışlı, sar­maş dolaş ol­mu­şuz. En sa­mimi dost ol­mu­şuz. Ev­le­ri­mi­zin en mah­rem oda­la­rına kadar sız­ma­la­rını hoş­görü ile kar­şı­la­mı­şız. İşte yüce ki­ta­bı­mız Kur’an-ı Kerim’in işa­ret et­tiği asıl kor­kul­ması, ted­bir alın­ması ge­re­ken eş­kı­ya­lar, bu eş­kı­ya­lar­dır.

İmanın Zevâline Ve Tehlikeye Düşmesine Sebep Olan Bazı Hususlar

Allah (c.c), Nisâ Su­re­si­nin 136. ayet-i ce­lî­le­sinde me­a­len şöyle bu­yu­ru­yor: “Ey iman eden­ler! Yine iman edi­niz. Yani ey mü’min­ler! Sözde değil özde mü’min olu­nuz. İma­nı­nızı zaafa uğ­ra­ta­cak, teh­li­keye dü­şü­re­cek her türlü söz ve ha­re­ket­ten sa­kı­nın. İma­nı­nızı güç­len­di­re­cek, kâmil, sar­sıl­maz bir imana ulaş­tı­ra­cak her türlü tâat ü iba­dette; Allah’a ger­çek ma­nada kul olma de­re­ce­sine ula­şın­caya kadar kul­luk gö­re­vi­nizde devam u sebat gös­te­rin. Ruh, be­deni terk edin­ceye kadar kâmil ma­nada kul­luk gö­re­vi­nize sa­da­katle mü­da­vim olu­nuz.”

Küfre razı olmak ki­şiyi küfre sü­rük­ler. Çünkü küfre rıza, kü­für­dür. Küfrü ve kâ­firi kâfir olma nok­ta­sında be­ğen­mek, tak­dir etmek de böy­le­dir. Küfrü veya kâ­firi sev­mek, met­hi­ye­ler yağ­dır­mak da ima­nın sıh­ha­tine mani ve en­gel­dir. “Allah her şeye gücü ye­ten­dir.” ifa­desi sa­dece dil­deyse ve kal­bini, ha­ya­tını çe­pe­çevre ku­şat­ma­mış ise; me­sela filan süper gücün, elde et­tiği tek­nik im­kân­larla her yerde hazır ve nazır ol­du­ğunu zan­ne­dip her şeye gücü yeter, şek­lin­deki bir inanç sap­lan­tısı içe­ri­sinde olan bir ki­şi­nin, ima­nını sor­gu­la­ması ge­re­kir. Çünkü ye­gâne güç ve kuv­vet sa­hibi Allah’tır. Allah’ı sever gibi aşırı de­re­cede her­hangi bi­rini sev­mek ve Allah’a ait bir kısım sı­fat­ları sev­diği ki­şiye izafe etme has­ta­lı­ğına ya­ka­lan­mak da iman sıh­ha­tine engel teş­kil eden hu­sus­lar­dan­dır. Çünkü mü’min en çok, Allah’ı ve Onun Ra­sû­lünü sever. Allah’tan baş­ka­sını sev­mesi yine Allah için­dir.

Ahmet b. Han­bel, Müs­lim ve Tir­mizi’nin, Hz. Ebu Hu­reyre (r.a)’den nak­let­tik­leri bir hadis-i şe­rifte Efen­di­miz (s.a.v) şöyle bu­yu­ru­yor: “Kap­ka­ran­lık (zi­firi ka­ran­lık) bir ge­ce­nin par­ça­ları gelip çat­ma­dan, fit­ne­le­rin zul­me­tinde, fitne ka­ran­lı­ğında (nur u iman için) salih amel­ler iş­le­meye ko­şu­nuz. (Bu teh­li­ke­ler­den ko­run­mak için salih amel­ler zır­hına bü­rü­nün ve bu sa­yede ima­nı­nızı bu vahim teh­li­ke­lere karşı ko­ru­maya ça­lı­şı­nız.) (Çünkü) o za­manda, insan (oğlu), sabah mü’min iken ak­şama kâfir ola­rak ulaş­mış; mü’min ola­rak ge­ceye gi­rer­ken bir de ba­kar­sı­nız ki sa­baha kâfir ola­rak çık­mış­tır.” Ma­a­zal­lah. Ha­diste geçen küfre düşme me­se­le­sin­den kasıt; ya ger­çek­ten küfre düş­mek ya da kâ­fir­lere ben­zeme has­ta­lı­ğına ya­ka­lan­mak veya kâfir gibi ya­şama he­ve­sine ka­pıl­mak yahut kâ­firi sevme, gâvur aşığı olma il­le­tine sap­lan­mak ola­bi­lir. Efen­di­miz (s.a.v) bu çok teh­li­keli ve hızlı de­ği­şi­min ana se­be­bini şöyle izah edi­yor: “Çünkü o günün in­san­ları di­nini, dün­ya­dan az bir şeye kar­şı­lık sa­tar­lar.”10 Yani o dö­nem­deki in­san­lar aşırı bir dün­ye­vi­leşme il­le­tine ya­ka­la­na­cak­lar; mal, mülk, makam, mevki, şan, şöh­ret ve şeh­vet uğ­runa ma­nevî de­ğer­le­rini heba ede­cek, de­mek­tir. Ya­zımı Efen­di­mi­zin (s.a.v) güzel bir duası ile nok­ta­la­mak is­ti­yo­rum: “Ey Allah’ım! Öm­rü­mün en ha­yırlı kısmı sana olsun. Amel­le­ri­min en ha­yır­lısı so­nun­cu­ları olsun. Ve en ha­yırlı gü­nümü sana ulaş­tı­ğım gün kıl.” Âmîn…

  1. Fetih, 48/13. ↩︎
  2. Haşr, 59/10. ↩︎
  3. Enfâl, 8/72. ↩︎
  4. Enfâl, 8/74. ↩︎
  5. Mişkâtü’l-Mesâbih, c. 1, hadis no. 9. ↩︎
  6. Kehf, 18/103-105. ↩︎
  7. En‘am, 6/122. ↩︎
  8. Münâfikûn, 63/8. ↩︎
  9. Nisâ, 4/139. ↩︎
  10. Keşfu’l-Hafâ, hadis no. 878, Mişkâtü’l-Mesâbih, hadis no. 5383. ↩︎