Uyanık Olalım!

36. Sayı · 2014/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Müs­lü­man­lar, Hakk’a iman edip, hak ve ha­ki­kati üstün tut­tuk­ları için, fe­ra­set, ba­si­ret ve ce­sa­retle her daim uya­nık ola­rak, ba­tıla karşı nöbet tu­tar­lar.

Uya­nık olan­lar, ne ken­di­le­ri­nin al­da­tıl­ma­sına ne de baş­ka­la­rı­nın al­dan­ma­sına göz yu­man­lar­dır. Bu ise Hakk’ı üstün tut­makla, ha­ki­kati gö­zet­mekle, ona karşı ya­pı­la­cak ta­ar­ruz­lara karşı mü­te­yak­kız ol­makla müm­kün­dür.

Ha­ki­kat üze­rine nöbet tut­mak, uya­nık ol­mayı ge­rek­ti­rir. O se­beple al­dan­ma­mak ve al­dat­ma­mak için her hu­susta uya­nık olmak ge­re­kir.

Her­hangi bir ko­nuda bir me­se­le­nin ele alı­nıp de­ğer­len­di­ril­me­sin­deki gaye, o me­se­le­nin ha­ki­ka­tini or­taya koy­mak ol­ma­lı­dır.

Ya­za­rın da oku­run da ha­ki­kati ara­mak, onu or­taya koy­mak ve ha­ki­kati kabul etmek va­zi­fesi var­dır. İzini takip et­me­miz ge­re­ken şeyin, ha­ki­kat ve ada­le­tin te­cel­lisi ol­duğu bi­lin­me­li­dir.

İn­san­lık ta­rihi bo­yunca ce­re­yan etmiş ha­di­se­le­rin öze­ti­nin ya­şan­dığı gü­nü­müz dün­ya­sında, ka­fası özel­likle bu­lan­dı­rı­lan in­san­lık âlemi, bugün hum­malı bir ara­yış içinde bu­lu­nu­yor.

Müş­fik bir dok­to­run has­ta­sına gös­ter­diği yakın ilgi ve ala­kaya ben­zer bir şe­kilde, ma­nevi has­ta­lık­lar­dan ve onun se­be­bi­yet ver­diği maddî ra­hat­sız­lık­lar­dan, buh­ran­lar­dan kur­tulma ça­re­sini or­taya ko­ya­bi­le­cek olan­lar sa­dece ve yal­nızca Müs­lü­man­lar ol­ma­sına rağ­men, ku­rulu müf­sit dünya sis­temi, men­fa­a­tine gel­me­diği için, Müs­lü­man­la­rın ıslah re­çe­te­sini or­taya koy­ma­la­rına engel ola­bi­le­cek çe­şitli plan ve pro­je­le­rini ço­ğal­ta­rak ve hız­lan­dı­ra­rak kendi üze­rine düşen va­zi­feyi ye­rine ge­tir­mek­te­dir.

Bu çok çe­şitli ifsat plan­la­rın­dan bir ta­nesi, ke­lime ve kav­ram­lar yolu ile ve on­la­rın tarif edil­mesi ile ger­çek­leş­ti­ril­mek­te­dir. Örnek ver­mek ge­re­kirse bu ifsat odak­ları, İslam di­nini “ra­di­kal İslam” ve “ılımlı İslam” şek­linde önce ikiye ayı­ra­rak ka­te­go­rize et­mekte, bu kav­ram­la­rın içini kendi dini ve si­yasi ga­ye­le­rine göre men­fa­at­le­rine gel­diği şe­kilde tarif et­mekte, kon­jonk­türe uygun olanı des­tek­le­ye­rek ve ken­di­le­rine göre kazan kazan dü­ze­neği ku­ra­rak ge­rek­ti­ğinde bi­rine ik­ti­dar, di­ğe­rine mu­ha­le­fet gö­revi ve­re­rek ça­tış­tır­makta, “ra­di­kal İslam”ı, “ılımlı İslam”la yok et­meyi, ge­riye ka­lanı da ken­di­le­rince imha et­meyi he­def­le­mek­te­dir­ler.

Bu plan­lar­dan bir di­ğeri olan ve İslâm dün­ya­sına batı dün­ya­sın­dan zerk edi­len di­ya­log­cu­luk ha­re­ke­ti­nin te­za­hür­leri ise, te­melde yu­ka­rıda ifade edi­len ha­ki­kati arama, onu or­taya koyma ve ha­ki­kati kabul etme va­zi­fe­sini sey­rel­te­rek, so­nuçta ha­ki­kati or­ta­dan kal­dı­ran bir aki­deyi ve ame­li­yeyi ifade eder şe­kilde kar­şı­mıza çık­mak­ta­dır. Zaten farklı bir şey bek­len­mesi de müm­kün de­ğil­dir. Zira batıl batı dün­ya­sınca plan­la­nan di­ya­log­cu­luk ha­re­keti, Allah’ın razı ola­cağı değil, Ya­hudi ve Hı­ris­ti­yan­la­rın razı ola­cağı bir İslam dini ta­sav­vu­ru­nun kabul et­ti­ril­mesi ama­cına matuf ulus­la­ra­rası bir ope­ras­yon­dur.

Di­ya­log­cu­luk diye ni­te­len­dir­di­ği­miz şey, farklı “din” men­sup­la­rı­nın bir araya ge­le­rek, Hak ve ha­ki­katte bu­luş­ma­la­rına iliş­kin kar­şı­lıklı ola­rak ko­nuş­ma­ları değil, aşa­ğıda izah edi­le­ceği şe­kilde Hak ve ha­ki­ka­tin özünü, cev­he­rini ze­hir­le­meye yö­ne­lik ifsat ha­re­ke­ti­dir.

Di­ya­log­cu­luk ha­re­keti ile ye­gâne hak din olan ve “ed-din” ola­rak isim­len­di­ril­meye layık tek din olan İslam di­ni­nin, “din­ler­den, uy­du­rul­muş veya tah­rif edil­miş batıl din­ler­den” bir din ha­line ge­ti­ril­mesi, ul­vî­lik­ten süf­lî­lik de­re­ke­sine dü­şü­rü­le­rek, bu sta­tüde kabul et­ti­ril­mesi aşa­ma­sın­dan sonra, bir psi­ko­lo­jik harp tek­niği ola­rak, Müs­lü­man­ları “te­rö­rist­likle” öz­deş­leş­ti­ri­le­rek, Papa’nın da ses­len­dir­diği gibi İslam di­ni­nin, özü iti­bari ile ‘kötü’ olanı tem­sil et­tiği pro­pa­gan­dası ile ya­sak­lan­ması ve imha edil­mesi he­def­len­mek­te­dir.

Oysa bil­me­li­yiz ki İslam dı­şında hiç­bir ha­ki­kat kay­nağı yok­tur. İslam; ger­çek, iyi, doğru, güzel ve fay­dalı olanı içine almış; yalan, kötü, yan­lış, çir­kin ve za­rarlı olan ne varsa onu dı­şa­rıda tut­muş, Allah’ın razı ol­duğu ye­gâne ya­şama bi­çi­mi­dir. İslam’ın ol­ma­dığı bir dünya ha­va­sız ve susuz bir dünya olup, İslam, ken­di­sine düş­man­lık gös­te­ren­le­rin de tek hayat ve ebedî sa­a­det kay­na­ğı­dır. Bunun böyle ol­duğu asla unu­tul­ma­ması ge­re­ken apa­çık ha­ki­kat­tir.

Her­ke­sin, is­tis­na­sız her­ke­sin, en geniş an­lamı ile bir ka­bul­ler man­zu­mesi, yaşam bi­çimi, dünya gö­rüşü an­la­mında ama Hak, ama batıl bir “din” üzere ol­duğu ger­çe­ğini idrak ede­rek, Hak ile ba­tı­lın bir­bi­rine ka­rış­tı­rıl­ma­sı­nın, be­ra­be­rinde bu­la­nık­lığı ve batıl olan bir şeyi or­taya çı­ka­ra­cağı unu­tul­ma­dan, her şeyin gelip bağ­lan­dığı nok­ta­nın; so­nuçta akide ol­du­ğunu bil­me­miz ge­re­kir. Bu ma­nada Hı­ris­ti­yan­la­rın tes­lis (üç­leme) ve Ya­hu­di­le­rin tes­niye (iki­leme) aki­de­leri ile Müs­lü­man­la­rın tev­hid aki­de­si­nin hiç­bir be­ra­ber­liği ve müş­te­rek­liği yok­tur ve ola­maz.

O se­beple di­ya­log­cu­luk sü­reci, oya­lama ve oya­lan­ma­dan iba­ret bir süreç olup, oya­la­yan­lar ne için oya­la­dık­la­rı­nın şu­u­run­da­dır­lar. Oya­la­nan­lara ise, oya­la­yan­lara şu­urlu veya şu­ur­suz bir şe­kilde alet ol­mak­tan ve so­nuçta kay­bet­mek­ten başka bir şey düş­me­mek­te­dir.

Bu durum Hak ve ha­ki­kati ara­yıp ona tabi olmak is­te­yen­le­rin de önünü kesen, on­la­rın Hak ile bu­luş­ma­sını en­gel­le­yen bir sebep ve ne­ti­ceyi bün­ye­sinde ta­şı­mak­ta­dır. Di­ya­log­cu­luk sü­reci, ba­tı­lın le­hine bir süreç olup, buna iliş­kin ola­rak ku­ru­lan dü­ze­nek, Müs­lü­man­lar için kay­bet kay­bede ayar­lan­mış bir dü­ze­nek­tir.

Müs­lü­man­lar, di­ya­log­cu­luk ha­re­ke­ti­nin içinde değil, teb­liğ, davet ve emr bi’l-maruf ve nehy ani’l-mün­ker ha­re­ke­ti­nin içinde bu­lun­mak ve­ci­besi ile Allah’ın razı ola­cağı şe­kilde, Ra­su­lul­lah (s.a.v)’ın sün­net öl­çü­süne göre kendi va­zi­fe­le­rini ifa et­mekle mü­kel­lef­tir­ler. Allah Teala “İçi­niz­den hayra davet eden, iyi­liği em­re­den, kö­tü­lük­ten neh­ye­den bir top­lu­luk bu­lun­sun. İşte onlar kur­tu­luşa eren­ler­dir.” (Al-i İmran/104) bu­yu­ru­yor. Tüm in­san­lığa yö­ne­lik ola­rak bir araya gelip kar­şı­lıklı ko­nuş­ma­lar, bu amaca yö­ne­lik bir mü­ca­hede ol­ma­lı­dır.

İşte o zaman ba­tı­lın oyunu bo­zul­muş, ha­ki­kat gü­neşi ken­dini gös­ter­miş, Müs­lü­man­lar da her dem ka­zançlı olur­lar.

Bu da Müs­lü­man­lar ola­rak, in­san­lara karşı ku­rul­muş hile ve de­si­se­leri boşa çı­ka­rıp, ba­tı­lın fi­gü­ranı ol­mak­tan sa­kı­nıp, Hakk’ın mü­na­dii ve mü­da­fii ol­maya karar ver­mekle müm­kün­dür.

Bu ko­nuda kim­se­nin po­le­mik yap­ma­sına lüzum yok­tur. Di­ya­log adı al­tında Müs­lü­man­lara zimmî sta­tü­sünü ka­bul­len­dir­meye yö­ne­lik bir batıl stra­te­ji­nin içinde de bu­lun­ma­mak ge­re­kir. Me­sele, Hakk’ı üstün tutma Hak ve ha­ki­kate davet me­se­le­si­dir. Ebedi kur­tu­luş ancak bu şe­kilde elde edi­le­bi­lir.

Bu genel ba­kış­tan sonra, di­ya­log­cu­luk ha­re­ke­tini, güya İs­lami da­ya­nak­ları ol­du­ğuna iliş­kin meş­ru­laş­tır­maya yö­ne­lik çe­şitli kitap ve ma­ka­le­lerde yer alan gö­rüş­lere iliş­kin de­ğer­len­dir­me­lerde bu­lu­na­bi­li­riz:

Bazı kitap ve ma­ka­le­lerde Siyer-i Nebi’deki teb­liğ ve davet ör­nek­leri, ne yazık ki di­ya­log ör­nek­leri ola­rak tarif ve tak­dim edi­li­yor ki bu asla doğru de­ğil­dir ve ger­çek dı­şı­dır. Bu ko­nuya iliş­kin me­se­le­leri te­mel­len­dir­mede kar­şı­mıza zih­ni­yet prob­lemi çık­mak­ta­dır. Zira yan­lış te­mel­len­dirme ve ka­bul­ler, yan­lış so­nuç­lara gö­tür­mekte, sahih olanla sahte olan bir­bi­rine ka­rış­tı­rıl­mak­ta­dır. Me­sele İslam dün­ya­sına yö­ne­lik bu büyük fit­neye karşı sahih olan gö­rüşü or­taya ko­ya­bil­mek­tir. Bu se­beple söz ko­nusu kitap ve ma­ka­le­ler­deki temel yak­la­şım­ları, zih­ni­yet­leri mu­ha­tap ala­rak de­ğer­len­dirme ya­pa­ca­ğı­mızı be­lir­te­lim.

Di­ya­log me­se­le­sine iliş­kin tar­tış­ma­la­rın özünü; ehl-i kitab ola­rak zik­re­di­len bu­günkü Hı­ris­ti­yan ve Ya­hu­di­le­rin, ahi­rete iliş­kin ola­rak ehl-i necât olup ol­ma­ma­ları, cen­nete girip gi­re­me­ye­cek­leri me­se­lesi teş­kil et­mek­te­dir. Oysa cen­nete gi­re­bil­mek için başka bir isim ve sı­fatla değil, ancak Müs­lü­man ola­rak öl­me­miz ge­rek­tiği sa­ra­ha­ten hüküm al­tına alın­mış­tır (Al-i İmran /102).

Ön­ce­likle be­lir­te­lim ki bu ko­nuda büyük bir kav­ram kar­ga­şası ve anlam sap­tır­ması ile karşı kar­şı­ya­yız. Bunu izâle etmek için bazı ke­lime ve kav­ram­ları ve on­la­rın an­lam­la­rını açık bir şe­kilde or­taya koy­makta fayda var­dır. Adeta kav­ram ve anlam sa­vaş­la­rı­nın ya­pıl­dığı gü­nü­müzde, tah­ri­fat­la­rın önüne ge­çe­bil­mek için her bir ke­li­meyi ve onun an­la­mını doğru ve sahih bir şe­kilde or­taya koy­mak, bu işin na­mu­suna sahip çık­makla eş an­lam­lı­dır. Zira İncil ve Tev­rat’ın ke­li­me­ler ve on­la­rın an­lam­la­rı­nın sap­tı­rıl­ması su­re­tiyle tah­rif edil­di­ğini ve bun­ları ya­pan­la­rın he­lake sü­rük­len­di­ğini Kur’an-ı Kerim biz­lere haber ver­mek­te­dir.

Geç­mişte İncil ve Tev­rat’a ya­pı­lan bu tah­ri­fa­tın, gü­nü­müzde Allah’ın ko­ru­ması al­tında ol­duğu bil­di­ri­len Kuran-ı Ke­rime de ya­pıl­mak is­ten­diği, ne yazık ki gö­rül­mek­te­dir. Bu tah­ri­fat, özel­likle yan­lış meal ve­re­rek, ba­şın­dan veya so­nun­dan ke­se­rek ve anlam bü­tün­lü­ğün­den sap­tır­mak su­re­tiyle ya­pıl­mak­ta­dır. Bu ko­nuda çok dik­katli ve uya­nık olun­ması za­ru­ri­dir.

Din ke­li­mesi, geç­miş üm­met­lere iliş­kin me­se­le­ler izah edi­lir­ken es­ki­den beri şe­riat, hukuk ku­ral­ları, dü­zen­le­me­ler ye­rine de kul­la­nı­la­gel­miş­tir. Bu­nunla be­ra­ber bu ma­nada bu­güne kadar çe­şitli şe­kil­lerde kul­la­nı­lan ‘ilahi din­ler’, ‘üç se­mavi dinin men­subu’ gibi ta­bir­le­rin, özel­likle gü­nü­müzde yan­lış an­la­ma­lara se­be­bi­yet ver­me­mek için terk edil­mesi ge­rek­mek­te­dir. Zira ha­ki­kat odur ki tek ilahi hak dinin İslam dini ol­duğu, İslam’dan başka din ara­yan­lar­dan bu dinin kabul edil­me­ye­ceği ve o kim­se­le­rin ahi­rette hüs­rana uğ­ra­ya­cağı Kur’an-ı Kerim’de hiç­bir te­red­düde yer bı­rak­ma­ya­cak şe­kilde açıkça be­lir­til­mek­te­dir (Âli İmran/ 85).

Yine “üç hak din” diye; İslam, Hı­ris­ti­yan­lık ve Ya­hu­di­lik din­le­rin­den bah­set­me­nin ke­sin­likle yan­lış ol­du­ğunu, zira tek bir ilahi hak dinin var ol­du­ğunu bil­me­miz ge­re­kir. Kur’an-ı Kerim bütün pey­gam­ber­le­rin teb­liğ et­tiği dinin adı­nın İslam ol­du­ğunu, on­la­rın üm­met­le­rin­den bu da­veti kabul edip, Allah’a tes­lim olan­la­rın isim­le­ri­nin de Müs­lü­man ol­du­ğunu, bu­nunla be­ra­ber mu­a­me­lata iliş­kin hü­küm­ler ba­kı­mın­dan farklı üm­met­lere farklı ku­ral­lar, dü­zen­le­me­ler ge­ti­ril­di­ğini, açıkça beyan et­mek­te­dir.

Bu ger­çek­ler al­tında di­ya­log­cu­luk ha­re­ke­tine mes­ned ola­rak gös­te­ril­meye ça­lı­şı­lan Ba­kara Sû­re­si­nin 62. Ayeti ile Âli İmran Sû­re­si­nin 64. Ayet­le­rine ya­kın­dan ba­ka­bi­li­riz. Bu ki­tap­larda be­lir­til­di­ği­nin ak­sine Ba­kara su­resi 62. Ayette Hı­ris­ti­yan, Ya­hudi ve Sa­bi­i­le­rin cen­net­lik ol­duğu söy­len­mi­yor. Daha önce Müs­lü­man ola­rak isim­len­di­ril­diği halde son­ra­dan Hı­ris­ti­yan, Ya­hudi ve Sabii şek­linde isim­len­di­ri­len­ler­den geç­mişte (aminu) kim Allah’a iman et­mişse, ahi­ret gü­nüne iman et­mişse ve salih amel iş­le­mişse -ki bu Kuran’ın, İslam’ın özü ve öze­tine yap­tığı atıf­tır- bu kim­se­ler, Müs­lü­man ol­duk­ları için on­lara korku ve hüzün yok­tur de­ni­li­yor. Pey­gam­be­ri­miz­den ön­ceki geç­miş üm­met­ler için ge­çerli olan aye­tin şü­mu­lünü, bu­günkü Hı­ris­ti­yan ve Ya­hu­di­ler için de ge­çerli kılma tu­zağı, işte bu tür çe­şitli anlam sap­tır­ma­ları ile or­taya ko­nul­mak­ta­dır. Bunun ne kar­şı­lığı ya­pıl­dı­ğını da yine Kur’an haber ve­ri­yor: Az bir dünya kar­şı­lığı…

De­ni­li­yor ki; “La ilahe il­lal­lah deyip de Mu­ham­me­dun Ra­sû­lul­lah de­me­yen kimse de cen­net­lik­tir.”

Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) bu­yu­ru­yor ki: “Kim, La ilahe il­lal­lah derse cen­nete girer.” Kim bu­yu­ru­yor? Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v). Pey­gam­be­ri­mizi kabul et­me­den O’nun sözü kabul edi­le­bi­lir mi? “La ilahe il­lal­lah” cüm­le­si­nin içinde Mu­ham­me­dun Ra­su­lul­lah cüm­le­si­nin mün­de­miç ol­duğu aşi­kâr değil mi? Evet, La ilahe il­lal­lah demek; ancak Mu­ham­me­dun Ra­sû­lul­lah de­mekle müm­kün­dür. Çünkü Mu­ham­me­dun Ra­sû­lul­lah de­me­yen, La ilahe il­lal­lah de­me­miş­tir.

Al-i İmran Sû­re­si­nin 64. Aye­tinde “Ara­mız­daki ortak söze gelin.” da­ve­ti­nin ya­pıl­dığı aye­tin ba­şında bu­lu­nan Allah (c.c)’ın “gul/söyle” buy­ruğu, her ne­dense gör­mez­den ge­li­ni­yor. Allah’ın “söyle” emri ile da­vette bu­lu­nan kim­dir? Ra­sû­lul­lah (s.a.v). Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’a ve O’nun da­ve­tine uyun, de­ni­li­yor. Bir kimse, müş­rik­le­rin sö­zünü nak­let­mekle nasıl ki müş­rik ol­mazsa, Müs­lü­man­la­rın söy­le­di­ğini nak­let­mekle de Müs­lü­man olmaz. O se­beple “ortak söze”, doğru söz ve doğru mana ile bir­likte gel­mek ve ‘La ilahe il­lal­lah’ cüm­le­sini bu şe­kilde kabul etmek la­zım­dır. O zaman iman tamam olur. Allah’a ve Allah’ın gön­der­dik­le­ri­nin ta­ma­mına iman et­me­yen “La ilahe il­lal­lah” de­me­miş­tir.

Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v)’in var­lı­ğını ve pey­gam­ber­li­ğini, Kur’an-ı Kerim’in son hak kitap ol­duğu ger­çe­ğini inkâr eden­ler ve O’na tabi ol­ma­yan­lar; Allah’ın gön­der­dik­le­rini inkâr et­tik­le­ri­nin, böy­lece Allah’ı inkâr et­tik­le­ri­nin far­kında de­ğil­ler mi?

Bir araya Hak ve ha­ki­kate tabi olmak için ge­lin­me­ye­cekse ve her­kes ken­disi ola­rak ka­la­caksa neyin di­ya­lo­gunu yapıp ne elde etmek is­ti­yor­su­nuz? Bu “üç dinin” men­sup­la­rına göre Hak ve ha­ki­kat nedir? “Üç din” diye bah­se­di­len din men­sup­la­rı­nın bir araya gel­mesi nasıl izah edi­li­yor? Niçin sa­dece “üç din” diye isim­len­di­ri­len din men­sup­ları bir araya ge­li­yor? Sa­bi­i­ler ve diğer din men­sup­ları ne­re­de­dir­ler? On­ları neye ça­ğı­rı­yor­lar bu “üç dinin” men­sup­ları?

Be­lirt­mek ge­re­kir ki çe­şitli ayet­lerde Ya­hudi ve Hı­ris­ti­yan­lara, İb­ra­him (a.s) ile il­gili ha­tır­lat­ma­lar, bun­la­rın ken­di­le­rini O’na ham­let­me­leri ne­deni ile­dir. Ay­rıca bu nev­zu­hur bir davet değil, ortak ata­mız İb­ra­him (a.s)’dan beri devam ede gelen bir da­vet­tir, as­lı­nıza dönün, ma­na­sına olup, bunun böyle ol­du­ğunu siz de bi­li­yor­su­nuz, ha­tır­lat­ma­sı­dır. Bu­rada yeri gel­miş­ken be­lir­te­lim ki “İb­ra­himî Din­ler” ta­biri ha­ki­kate ay­kı­rı­dır. Zira İb­ra­him (a.s) bir­den çok dine değil, bir dine men­sup olup, tek bir dini teb­liğ etmiş ve in­san­ları yine o dine davet et­miş­tir. O din de İslam’dan baş­kası de­ğil­dir.

Âli İmran Su­resi 67. Ayeti Ke­rime’de Cenab-ı Hak “İb­ra­him ne Ya­hudi idi ne de Hı­ris­ti­yan’dı. O hanîf bir Müs­lü­man’dı. Allah’a ortak ko­şan­lar­dan da de­ğildi.”bu­yur­mak su­re­tiyle Ya­hudi ve Hı­ris­ti­yan­la­rın İb­ra­him (a.s)’a tabî ol­ma­dı­ğını, İb­ra­him (a.s)’a tabî olmak is­ti­yor­larsa şirki terk edip, Tev­hid ehli yani Müs­lü­man ol­ma­ları ge­rek­ti­ğini bil­dir­mek­te­dir. Bu da ancak Hz. Mu­ham­med (s.a.v)’e tabi ol­makla müm­kün­dür.

Bazı ya­zı­larda İslam ta­ri­hinde her­hangi bir ki­şi­nin, ka­bul­leri ile da­i­re­sine gir­diği, inan­dığı şeye göre ken­di­sine hu­kukî mu­a­me­lede bu­lu­nul­ma­sını, farklı an­lam­lara bü­rün­dü­re­rek, Hı­ris­ti­yan ve Ya­hu­di­lere yö­ne­lik ola­rak “Ol­du­ğun yerde kal, Müs­lü­man ol­ma­san da olur, sen de kendi (batıl) di­ni­nin ge­rek­le­rini ye­rine ge­ti­rir­sen, kur­tu­lur­sun” aki­de­sine dö­nüş­tür­mek ça­bası gö­rül­mek­te­dir. Oysa durum hiç de öyle değil; “Hak din İslam’dır, ku­ral­ları budur, bu ku­ral­lara sa­mi­mi­yetle uyar­san, dün­yada da ahi­rette de se­la­mete, kur­tu­luşa erer­sin, ha­ki­kat bu ol­makla bir­likte sen, Allah’ın ver­diği ira­deni bu dün­yada öz­gürce kul­lanma hak­kına sahip ol­du­ğun için is­te­di­ğin ‘dine’ -dünya gö­rü­şüne- ina­na­bi­lir­sin. Biz senin inan­dı­ğın, kabul et­ti­ğin dinin ku­ral­la­rını sana uy­gu­la­rız” şek­lin­deki dü­zen­le­me­den, yani Hak din İslam’ı kabul et­me­yen zimmî ki­şi­nin hu­kukî sta­tü­sünü be­lir­le­yen du­rum­dan, ahi­rete mü­te­al­lik ola­rak ehl-i ne­câta iliş­kin sonuç çı­kar­mak, kasıt yoksa ne kadar büyük bir yan­lış­lık ve saç­ma­lık­tır.

Yine de­ni­yor ki “Cen­net kim­se­nin te­ke­linde de­ğil­dir.” evet, “Cen­net Allah’ın te­ke­lin­de­dir.” ve Cen­nete sa­dece Müs­lü­man­la­rın gi­re­ce­ğini Allah Teala beyan et­mek­te­dir.

Yine her­hangi bir kimse değil, Allah (c.c), din­leri-yaşam bi­çim­le­rini, dünya gö­rüş­le­rini- Hak ve batıl diye ikiye ayı­rı­yor. Hak dinin İslam ol­du­ğunu, diğer bütün din­le­rin batıl ol­du­ğunu Allah, Kur’an’ı Kerim’de çe­şitli ayet­lerde biz­lere tek­rar tek­rar ha­tır­la­tı­yor. Hangi yolun doğru, han­gi­le­ri­nin yan­lış ol­du­ğunu O (c.c) beyan edi­yor. Batıl din­leri şey­ta­nın yolu ola­rak O (c.c) tarif edi­yor, baş­kası değil!

Ba­kara su­re­si­nin 62. aye­tinde geç­miş üm­met­lere yö­ne­lik ola­rak ge­çerli olan hükmü, şim­diki ve ge­le­cek­teki in­san­lar için de şamil kılma ya­lanı ve tu­zağı kabul edil­diği tak­dirde, o zaman hak ve ha­ki­ka­tin, son pey­gam­be­rin, son ki­ta­bın hükmü or­ta­dan kalk­mı­yor mu? Evet. Peki, bu sa­pık­lık de­ğil­dir de ya nedir?

Bir takım sapık, müf­sit kim­se­le­rin geç­mişte kendi ku­run­tusu veya çe­şitli lo­ca­lar­dan si­pa­riş üze­rine yap­tık­ları yo­rum­lar, hiç­bir zaman hak ve ha­ki­ka­tin ye­rini tu­ta­maz.

Kimse, ne kendi ku­run­tu­suna ne de baş­ka­la­rı­nın ku­run­tu­suna uy­ma­lı­dır. Kişi ancak Allah ve Ra­sû­lüne uyarsa, korku ve hü­zün­den berî ola­ca­ğını bil­me­li­dir.

Ba­kara Su­resi 62. Ayette Hı­ris­ti­yan­lar, Ya­hu­di­ler, Sa­bi­i­ler cen­net­lik­tir, den­mi­yor. Hı­ris­ti­yan Ya­hudi ve Sa­bi­i­ler­den geç­mişte Allah’a ve ahi­ret gü­nüne iman edip, salih amel iş­le­yen­le­rin du­rumu hak­kında bilgi ve­ri­li­yor. Geç­mişte Allah’ın razı ol­duğu gibi iman eden­lere korku yok­tur ve onlar üzül­me­ye­cek­ler­dir, de­ni­yor.

Peki, Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) gel­dik­ten sonra Allah’ın razı ol­duğu iman nasıl ol­ma­lı­dır? Tıpkı daha ön­ce­ki­ler gibi, hâ­temu’l en­biyâ olan, pey­gam­ber­ler zin­ci­ri­nin son hal­ka­sına iman edin, ki­tap­lar zin­ci­ri­nin son hal­kası olan Kur’an-ı Kerim’e iman edin ve Hz. Mu­ham­med (s.a.v)’e ve ge­tir­dik­le­rine tabi olun, O (s.a.v)’nu sevin, pey­gam­ber­ler ve ki­tap­lar ara­sında hiç­bir ayı­rım yap­ma­yın ki kur­tu­la­sı­nız diye bir­çok ayette Cenab-ı Hak, bu­yur­mu­yor mu?

Kur’an-ı Mübin’in diğer ayet­le­rini gör­mez­den ge­le­rek, âlem­lere rah­met ola­rak gön­de­ri­len Pey­gam­ber Efen­di­mizi (s.a.v) hâşâ dış­la­ya­rak, ehl-i necât olu­na­bi­lir demek ya ce­ha­let­tir ya sa­pık­lık­tır. Her ha­lü­karda bu söz hak değil, ba­tıl­dır. Her­kes ken­di­si­nin şa­hi­di­dir, buna göre kendi du­ru­munu mu­ha­sebe et­me­li­dir. Hakk’ı hak bilip Hakk’a tabi ol­mayı, ba­tılı batıl bilip ba­tıl­dan ka­çın­mayı Allah (c.c) he­pi­mize lüt­fet­sin. Âmin.

Hâşâ Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v)’i devre dışı bı­ra­ka­rak Ya­hudi ve Hı­ris­ti­yan­ları (her ne­dense sa­dece bun­ları) cen­nete gön­der­mek is­te­yen­ler, ken­di­le­rini cen­net­ten mah­rum et­tik­le­ri­nin ve ken­di­le­rini sa­pık­lıkla he­lake yö­nelt­tik­le­ri­nin far­kın­da­lar mı?

Hakk’ı ve ha­ki­kati inkâr edip, ken­di­le­rini kan­dı­ran­lar ve bun­la­rın ha­line “fetva” ve­ren­ler, top yekûn bir al­da­nış içinde bu­lun­du­ğu­nu­zun far­kında mı­sı­nız?

Allah ve Re­su­lü­nün sa­ra­hatle be­lirt­tiği şe­kilde iman ve amel et­me­miz ge­rek­ti­ğini, Allah ve Ra­sûlü bir şeye hük­metti mi artık ona tes­li­mi­yet­ten başka se­çe­nek ol­ma­dı­ğını ehl-i ilmin bil­mesi lazım gel­mez mi?

Hiç­bir zaman ger­çek ile yalan, hak ile batıl bir olur mu? Şaş­kın­lık­tan ve şa­şı­lık­tan kur­tulma vak­ti­dir. Tövbe vak­ti­dir. Uya­nık olma vak­ti­dir.

Nasıl ki geç­mişte, ister ken­di­li­ğin­den ister si­pa­riş üze­rine ya­pı­lan bir takım ku­run­tu­lara iliş­kin yo­rum­lar söy­len­miş, ya­zıl­mış ve on­lar­dan bir takım alın­tı­lar bugün yan­lış gö­rüş­le­rin te­mel­len­di­ril­mesi için mes­ned ola­rak kabul et­ti­ril­mek is­te­ni­yorsa, yarın da is­mi­nin önünde çe­şitli un­van­lar bu­lu­nan ve “ta­vuk­tan kur­ban ola­bi­le­ce­ğini” ifade eden za­vallı kim­se­le­rin söz­leri de mu­te­ber ad­de­di­le­bi­lir.

Ancak bütün bun­lar, Hak ve ha­ki­kati de­ğiş­ti­re­bi­lir mi? Hayır. En ma­su­mane(!) ya­pıl­mak is­te­nen, hükmü ter­sine çe­vi­re­rek “daha rahat ya­şa­ma­ları tel­kini ile”, Müs­lü­man­la­rın ken­di­le­ri­nin zımmî sta­tü­sünde bu­lun­ma­la­rını kabul et­tir­mek ola­bi­lir. Bu kabul edildi mi daha ne­leri kabul et­tir­mez­ler ki? Bunun bir psi­ko­lo­jik harp tak­tiği ola­rak kul­la­nıl­dığı bi­lin­me­li­dir. O se­beple küf­rün oyun­la­rına alet ol­ma­mak ge­re­kir.

De­ni­li­yor ki “Di­ya­lo­ğun he­defi, tek bir dine var­mak, din­leri teke in­dir­ge­mek ol­ma­malı.” Ancak “Allah ka­tında ye­gâne din İslam’dır.” aye­tiyle Allah Teala Haz­ret­leri dini teke in­dir­ge­miş zaten. “Bunun dı­şında ebedî kur­tu­luş için başka se­çe­nek­ler ol­duğu”nu ileri sür­mek ha­ki­kate büh­tan­dır.

Bu ko­nuya iliş­kin or­taya ko­nu­lan gö­rüş­ler­den an­la­şı­lan odur ki iki şeyi bir­bi­riyle ka­rış­tır­ma­mak ge­re­ki­yor:

  1. Dünya bir imtihan dünyası olarak Müslüman, Hıristiyan, Yahudi vs. herkesin kendi özgür iradesi ile “dinini, yolunu” seçebileceği bir alandır. Kişi ya Allah’ın razı olduğu dini, kendisini cennete götürecek dini yani İslam’ı seçer veya diğerlerini seçer. İstediği dini seçmede ve onun gereklerine göre yaşamada serbesttir. Bununla beraber bilmelidir ki iman edenlerin sonu cennet, inkâr edenlerin sonu cehennemdir.
  2. Ahiret ise Allah’ın Rahîm sıfatının tecellisi olarak sadece Allah’ın razı olduğu İslam dinine kendi özgür iradeleri ile teslim olan Müslümanların cennetle mükâfatlandırılacağı, diğerlerinin ise cehennemle cezalandırılacağı bir alandır. Dolayısıyla İslam dininin, dünyada zımmîlere tanıdığı fıkhî statüden yola çıkarak akidevî olarak onların kendi kabul ve davranışlarına, Allahın rıza gösterdiği ve ahirette kurtuluşa ereceklerini söylemek hakikati ters yüz etmektir.

Ya­hudi ve Hı­ris­ti­yan­lar bu­günkü dün­yayı par­sel­le­dik­leri gibi ken­di­le­rini ra­hat­lat­mak için cen­neti de par­sel­le­mek is­ti­yor­lar. Buna alet olun­ma­ma­lı­dır.

Bu kitap ve ma­ka­le­lerde ve­ri­len çe­şitli ör­nek­ler, ya ba­şın­dan ya so­nun­dan ke­si­le­rek veya bütün için­deki an­lamı sap­tı­rı­la­rak “na­maza yak­laş­ma­yın” aye­tine iliş­kin Bek­taşi fık­ra­sını ha­tır­lat­mak­ta­dır.

Kuran’ın, “Hı­ris­ti­yan ve Ya­hu­di­lerle diğer din sa­lik­le­rini yani vel­ha­sıl tüm in­san­lığı ebedî kur­tu­luş için tek se­çe­nek ola­rak İslam’a davet et­me­di­ğini” iddia etmek, ancak ce­ha­letle müm­kün­dür. Allah cüm­le­mizi mu­ha­faza bu­yur­sun. Âmin.

Ali İmran su­re­si­nin, as­lında baş­tan sona okun­ması, ha­ki­ka­tin an­la­şıl­ması için ge­rekli ve ye­terli ol­makla bir­likte, özel­likle di­ya­log ko­nu­sunda, an­lamı ta­ma­men sap­tı­rı­la­rak sık sık ifade edi­len 64.Ayet-i Ce­lîle ve de­vamı ayet­le­rin 91. Ayete kadar okun­ması da me­se­le­nin an­la­şıl­ması için ki­fa­yet edi­ci­dir. Hele 85 ilâ 91. Ayet­le­rin te­fek­kür edi­le­rek okun­ması du­ru­munda, in­sa­nın tüy­le­rini ür­per­te­cek şe­kilde hem düne, hem bu­güne hem de ya­rına iliş­kin ha­ki­kat­le­rin ifade edil­diği gö­rü­le­cek­tir. Ku­ru­lan ifsat tu­zak­la­rını ve fit­ne­leri boşa çı­ka­ran bu ayet­leri lüt­fen dik­kat­lice oku­yup, te­fek­kür edi­niz.

As­lına ba­kı­lırsa 64. aye­tin ken­disi me­se­leye ha­ki­kat na­za­rıyla, Kuran’ın diğer ayet­le­rini de dü­şü­ne­rek bakan göz­lere tek ba­şına ye­ter­li­dir. Şöyle ki:

“De ki: “Ey kitap ehli! Bi­zimle sizin ara­nızda ortak bir söze gelin. Yal­nız Allah’a iba­det ede­lim. Ona hiç bir şeyi ortak koş­ma­ya­lım. Allah’ı bı­ra­kıp ta ki­mi­miz ki­mi­mizi ilah edin­me­sin.” Eğer onlar yine yüz çe­vi­rir­lerse, deyin ki: “Şahit olun biz Müs­lü­man­la­rız.” (3/64)

Evet, Ayet-i Ke­rime her şeyi tek ba­şına an­la­tı­yor: “Özel­likle Ayet “De ki” diye baş­lı­yor. Ey Pey­gam­ber (s.a.v), de ki Sen o ehl-i ki­taba bir da­vette bulun ve de ki: müş­rik ol­ma­yın Müs­lü­man olun. Sizin de as­lı­nız Müs­lü­man’dı. Ancak siz Allah’ı bı­ra­kıp Allah’tan baş­ka­sına ta­pı­nı­yor­su­nuz. Allah’ı Tev­hid et­mi­yor­su­nuz. O’nun Ehad ol­du­ğunu, İhlâs Sû­re­sinde bil­di­ri­len ha­ki­kat­leri kabul et­mi­yor­su­nuz. Tev­hi­din ne ol­duğu ve nasıl ol­ması ge­rek­ti­ğini bil­di­ren Kur’an-ı Kerim’e ve Pey­gam­ber (s.a.v)’e uy­mu­yor­su­nuz, Müs­lü­man olun ki ebedi kur­tu­luşa ere­si­niz.”

Kur’an’ın “ehli ki­taba, pey­gam­bere iman edin” de­me­di­ğini iddia etmek, ancak abesle iş­ti­gal et­mek­tir. Allah’a ima­nın ne ol­du­ğunu ve nasıl ola­ca­ğını, ahi­rete ima­nın ne ol­duğu ve nasıl ola­ca­ğını, amel-i sa­li­hin ne ol­duğu ve nasıl ola­ca­ğını Pey­gam­ber (s.a.v) öğ­re­ti­yor. Bir kere en başta da­ve­tin sa­hibi Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v). “Şirki bı­ra­kın Tev­hide gelin.” diyen ve Tev­hi­din ne ol­du­ğunu öğ­re­ten ve öğ­re­te­cek olan Hz. Pey­gam­ber (s.a.v). “Eğer benim da­ve­time uyar­sa­nız yani bana uyar­sa­nız Allah’ı razı eder­si­niz, o zaman Müs­lü­man olmuş olur­su­nuz, yok eğer benim da­ve­timi terk eder­se­niz, sizi tah­rif edil­miş olan­dan sı­yı­rıp as­lı­nızı ha­tır­la­tıp, şim­diki za­manda neye tabî ola­ca­ğı­nı­zın ku­ral­la­rını or­taya koy­du­ğum halde ben­den, da­ve­tim­den yüz çe­vi­rir­se­niz Allah’tan yüz çe­vir­miş olur­su­nuz. O zaman şirk ba­tak­lı­ğında de­be­le­nip du­rur­su­nuz. Siz böyle ya­pa­cak olur­sa­nız yo­lu­nuz ser­best­tir. Ama bilin ve şahit olun ki bu açık da­veti yap­tı­ğım halde davet et­ti­ğim ha­ki­kate ka­tıl­maz­sa­nız, Müs­lü­man olan ve ebedî cen­net­lik ola­cak olan­lar sa­dece biz­le­riz, siz­ler de­ğil­si­niz.” de diyor Pey­gam­be­rine Cenab-ı Allah. Çağrı budur ve bu­na­dır.

Fa­tiha su­resi -ki Kur’an’ın özü, özeti, anah­ta­rı­dır- ga­zaba uğ­ra­yan Ya­hu­di­lere ve sapık olan Hı­ris­ti­yan­lara uy­ma­yıp, on­la­rın batıl yo­lun­dan değil de, ken­di­le­rine nimet ve­ri­len­le­rin dos­doğru hak yolu olan İslam yo­lun­dan git­me­miz ge­rek­ti­ğini bize günde en az beş vakit, kırk re­katta ha­tır­lat­mak­ta­dır. Ancak buna rağ­men “Av­rupa Bir­liği uyum sü­reci” içe­ri­sinde Ya­hudi ve Hı­ris­ti­yan­lar razı ol­maz­lar, on­ları üzer diye bazı me­al­len­dir­me­lerde; sa­pık­la­rın Hı­ris­ti­yan, ga­zaba uğ­ra­yan­la­rın Ya­hudi ol­duğu bi­linçli bir şe­kilde göz ardı edil­mek­te­dir.

Oysa Kur’an-ı Azi­müş­şan, hem bu dün­yada hem de ahi­rette le­hi­mize veya aley­hi­mize şa­hit­lik ya­pa­cak­tır.

Allah Teala, gö­nül­le­rin özünü bil­diği için, hiç kimse Allah(c.c)’ı al­da­ta­ma­ya­ca­ğına göre, kendi ken­di­sini de al­dat­maya te­ves­sül et­me­meli ve bil­meli ki en büyük men­faat, ebedi olan men­fa­at­tir.

Bi­len­lerle bil­me­yen­ler bir ol­ma­dığı gibi, hak yolun yol­cusu ile batıl yolun yol­cusu da bir de­ğil­dir. Kur’an, Fur­kan’dır. Hak ile ba­tılı bir­bi­rin­den ayı­rır ve Hakk’a davet eder. Sa­dece Hakk’ı gö­ze­te­rek, Hakk’a tabi ola­bi­len­lere ne mutlu!

Hak ve ha­ki­kate tabi ola­bil­mek için her­hangi bir me­se­le­nin or­taya ko­nu­luş şek­li­nin doğru ve isa­betli olup ol­ma­dı­ğını sor­gu­la­ma­mızla, araş­tır­ma­mızla baş­lı­yor me­su­li­ye­ti­miz. İd­ra­ki­mizi ön­ce­likle bu hu­susa tek­sif et­me­li­yiz. Or­taya ko­nu­lan bir me­se­le­nin bo­yut­ları veya so­ru­lan so­ru­la­rın cevap şık­ları ara­sında bir ter­tip veya bir ek­sik­lik ola­rak doğru ce­va­bın bu­lun­ma­ya­bi­le­ceği ih­ti­ma­lini de göz ardı et­me­den, doğru de­ğer­len­dirme ve ge­rek­ti­ğinde so­ruyu da doğ­rult­mak su­reti ile doğru so­ru­nun doğru ce­va­bını verme ira­de­sini hep bir­likte gös­ter­me­li­yiz.

Ye­gâne kuv­vet ve kud­ret sa­hi­bi­nin Cenab-ı Hakk ol­du­ğunu asla ha­tı­rı­mız­dan çı­kar­ma­ya­rak, bizim Allah Teala’ya sa­mi­mi­yetle tes­li­mi­ye­ti­mi­zin, içi­mizde bir in­şi­raha ve önü­müzde dos­doğru yü­rü­ne­cek yol­la­rın açıl­ma­sına ve­sile ola­ca­ğını bil­me­li­yiz.

Sa­pık­lık­tan ko­run­ma­mız için biz­lere ema­net edi­len Kur’an ve Sün­net’in ye­gâne yol gös­te­ri­ci­li­ğine kendi ira­desi ile gö­nül­den tes­lim olan Müs­lü­man­lar, yani yal­nızca Kur’an-ı Kerim’in ha­ki­kat ve hi­da­yet reh­beri ol­du­ğuna iman edip, Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’ın sün­net öl­çü­sünü ha­yat­la­rında ken­di­le­rine reh­ber edi­nen­ler, ebedi sa­a­det ve se­la­met yurdu olan cen­nete doğru yol ala­bi­lir­ler.

Muh­te­rem Kar­deş­le­rim!

Efen­di­miz (s.a.v)’in da­ve­tine ica­bet ede­rek, ba­tıla karşı nö­be­ti­mizde uya­nık ola­lım ve asla unut­ma­ya­lım:

Hak ge­lince, batıl zail ol­maya mah­kûm­dur.

Cenab-ı Hakk bu­yu­ru­yor: Gev­şe­me­yin, üzül­me­yin. İna­nı­yor­sa­nız en üstün siz­si­niz.

Efen­di­miz (s.a.v) bu­yu­ru­yor: İslam üs­tün­dür, asla üs­tün­lük kabul etmez.

Hem bu dün­yada hem de uk­bâda; kesin ve ebedî sa­a­det, se­la­met ve za­fere eri­şe­cek olan­lar, yal­nızca Müs­lü­man­lar­dır, ves­se­lam.

(*) Sayı: 10, 2008.