Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Söyleşi

“Ümmetimin Ruhbanlığı Cihaddır” (Hadis-⁠i Şerif)

Ahmet Yaşar Hocaefendi ile Tasavvufa Dair…

Söyleşi:

Söyleşiyi yapan: Abdurrahman Kaya, Murat Ustakurt

36. Sayı · 2014/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Muhterem Hocam sohbetimize tahsil hayatınıza adım attığınız günlere giderek başlayalım. O dönemdeki imkânlar, hocalarınız… Bu hususlarda bizleri bilgilendirebilir misiniz?

Evet. Of’un Bal­lıca (Me­li­nos) kö­yünde ai­le­nin tek erkek ev­ladı ola­rak dün­yaya gel­dim. Babam ilme ve ilim eh­line hür­met ve hiz­meti olan ve bir­çok mü­der­ris ye­tiş­tir­miş bir ai­le­den ge­li­yordu. Çok iyi de­re­cede Arapça ve Farsça li­san­la­rını bi­li­yordu. Tah­sil ha­ya­tıma ilk adımı onunla attım. Dört yaş­la­rımda hasta ya­ta­ğında ya­tar­ken bana Kur’an okut­maya baş­ladı. Beş ya­şıma gel­di­ğim vakit Kur’an-ı Kerim’i ya­vaşça oku­maya baş­la­mı­şım. Ben altı ya­şında iken de babam rah­met­lik oldu. Biz dördü kız olmak üzere beş kar­deş an­ne­mi­zin ko­ru­ma­sına kal­dık.

Tam bir Os­manlı ha­nı­me­fen­disi olan annem ilme çok me­raklı ol­du­ğun­dan bizi okut­maya azami gay­ret sarf etti. Bizim de­de­mi­zin ba­bası da mü­der­ris ola­rak ha­ya­tını ge­çir­diği için evi­mizde bir oda do­lusu kitap vardı. Annem bu ki­tap­la­rın sa­hip­siz kal­ma­sını is­te­mi­yordu. Ama ma­a­le­sef de­de­min ki­tap­ları o de­vir­ler­deki bas­kı­lar yü­zün­den evden ka­çı­rıp giz­le­dik­leri yerde olum­suz şart­lar se­be­biyle tah­rip oldu, bir kısmı ise ema­net alan­lar ta­ra­fın­dan geri ge­ti­ril­medi ve bu kü­tüp­ha­ne­den bana hiç bir kitap kal­madı. Gerek annem ge­rekse diğer bazı köy­lü­ler oku­ma­mız için Der­nek na­hi­ye­sin­den Sü­ley­man ÇIKRIK is­minde bir Ho­ca­e­fendi’yi ge­tir­di­ler. Bu arada ilim tah­sil eden beş ar­ka­daş olduk.

Kö­yü­mü­zün med­re­sesi (Me­li­nos Med­re­sesi) Trab­zon’daki ilk med­re­se­ler­den. Çok sa­yıda âlim ye­tiş­miş bu­ra­dan. Bizim oku­maya niyet et­ti­ği­miz yıl­larda çok harab bir hal­deydi. Malum, dinî tah­sil yasak. Med­re­se­ler ka­pa­tıl­mış, harab-bîtab. Biz Med­re­seyi ne­re­deyse baş­tan aşağı onar­dık. Dö­şe­me­leri kendi im­kân­la­rı­mızla ye­ni­le­meye ça­lış­tık. Fakat geniş im­kân­lar yoktu o zaman. Hiç unut­mam bazı za­man­lar ders ya­par­ken alt­tan gelen rüz­gâr yer­deki ki­limi ha­re­ket et­ti­rirdi. O günkü şart­larda eli­miz­den bu kadar ge­li­yordu.

Sü­ley­man ÇIKRIK Ho­ca­e­fendi’den sonra kö­yü­müze Çay­kara’nın Hop­şara kö­yün­den meş­hur mü­der­ris Sü­ley­man SULA Hoca’yı ge­tir­di­ler. Kur’an-ı Kerim, biraz tec­vit ve sarf ders­le­rini ondan oku­duk. Bu arada ho­ca­mı­zın ha­nımı rah­met­lik oldu ve ho­ca­mız, ço­cuk­ları küçük ve an­ne­siz kal­dığı için, mec­bu­ren kö­yüne döndü.

Bu iki ho­ca­mı­zın köy­den ay­rıl­ma­sın­dan sonra köylü biz­leri okut­mak için ne kadar hoca ara­dı­larsa da bul­maya mu­vaf­fak ola­ma­dı­lar. Bul­duk­ları ho­ca­la­rın ba­zı­ları geldi fakat kısa bir müd­det sonra köy­den ay­rıl­dı­lar. Bunun üze­rine köyün ileri ge­len­leri tek­rar Sü­ley­man SULA efen­diye ısrar etmek üzere Hop­şera’ya git­ti­ler. Bu arada Sü­ley­man Ho­ca­e­fendi kendi kö­yünde ders okut­maya baş­la­mıştı. Bu se­beple ta­le­be­le­rini bı­ra­ka­ma­ya­ca­ğını söy­ledi. Ve ge­len­lere Şur kö­yünde Mu­ham­med SULA is­minde bir Ho­ca­e­fen­di­nin çok iyi bir âlim ol­du­ğunu ve yasak dö­nem­lerde 19 sene Kars’ın Pen­di­van kö­yünde ho­ca­lık yapıp orada bir­çok ta­lebe oku­tup bir kaç ta­ne­sini de ica­zet ala­cak se­vi­yeye kadar ge­tir­di­ğini, eğer bu ho­cayı ala­bi­lir­se­niz bu ço­cuk­ları oku­ta­bi­lir­si­niz, der. Ve ho­ca­nın şu anda Kars’tan izine gel­di­ğini belki de hala ge­riye dön­me­miş ola­bi­le­ce­ğini söy­le­ye­rek hemen Şur kö­yüne git­me­le­rini ve ho­cayı ara­ma­la­rını söy­ler.

Muhammed SULA Hoca ile Tahsil Hayatı

Tâbii ki bu gün­ler fet­ret dö­nem­leri idi. Değil Arap­ça­nın elif­ba­nın dahi okun­ma­sı­nın yasak ol­duğu gün­lerdi. Bu se­beple köy­lü­ler biz bun­ları nasıl oku­tu­ruz diye meş­ve­ret et­ti­ler ve bazen yatsı na­ma­zın­dan sonra bazen sabah na­ma­zın­dan sonra de­ği­şik ev­lerde ve sa­at­lerde büyük çile ve me­şak­kat­ler içe­ri­sinde ho­ca­mı­zın fe­da­kâr­lık­ları ile oku­maya baş­la­dık.

Ho­ca­mı­zın yap­tığı bu fe­da­kâr­lık­lara karşı çevre kom­şu­lar­dan ba­zı­ları ha­set­lik et­ti­ler, ki­mi­leri ho­ca­mızı ka­ra­kola şi­kâ­yet et­ti­ler, ki­mi­leri de biz hoca tu­ta­ca­ğız da fi­lân­cı­lar mı oku­ya­cak öy­leyse biz hoca tut­ma­ya­lım ka­ra­rına var­dı­lar.

Ho­ca­mıza 5 lira aylık ve­ri­li­yordu. An­ne­miz bu işe ta­ham­mül ede­me­yip yine ders oku­yan 5 ta­le­be­nin ve­li­le­rine gi­de­rek ben kim­se­siz­ken ho­ca­nın ay­lı­ğı­nın 1 li­ra­sını ve­ri­rim der. Bunun üze­rine diğer ta­lebe sa­hip­leri de ‘Biz de 1 er lira ve­re­lim de ho­cayı gön­der­me­ye­lim.’ der­ler. Ho­ca­mıza ıs­rarla bu tek­lifi kabul et­ti­rir­ler. Bunun üze­rine ho­ca­mız ma­hal­le­deki med­re­sede ka­la­rak va­zi­fe­sine devam eder. Ders­le­ri­mizi belli za­man­larda evi­mi­zin ya­nın­daki se­ran­de­rin al­tında ye­raltı gibi bir odada ho­ca­mızla be­ra­ber oku­maya baş­la­dık. Bir müd­det bu­rada ders­lere devam ettik. Daha sonra ders­le­ri­mizi med­re­sede oku­maya baş­la­dık.

Ken­disi ilim yo­lunda çok gay­retli bir Ho­ca­e­fendi idi. Biz­lere ders ver­diği müd­detçe (hemen hemen 20 sene) belki de köy­den dı­şarı hiç çık­ma­mış­tır. Of’a dahi in­me­miş­tir. Ce­naze na­maz­la­rına bile “İlim farz-ı ayın­dır; ce­naze ise farz-ı ki­fa­ye­dir.” di­ye­rek git­me­di­ğine şa­hi­dim.

Ho­ca­mı­zın ica­zet ver­mesi ile on yedi sene süren ilim tah­si­li­mizi ta­mam­la­dık. Fakat ilmi tah­si­li­nin sonu ol­ma­dığı için bir yan­dan ilim tah­si­line devam eder­ken bir yan­dan da kö­yü­mü­zün orta ma­hal­le­sinde fahri imam­lık gö­re­vine baş­la­dık. Bu arada Ho­ca­mız ra­hat­sız­landı. Fakat yine de med­re­se­den ay­rıl­mak is­te­me­mişti. “Ben ta­le­be­le­ri­min ara­sında ölmek is­te­rim.” derdi. O gün­lerde okut­tuğu ta­le­be­leri de bize gön­derdi. İlk dönem orta ma­hal­lede dört sene ta­lebe okut­tum. İki sene kö­yü­müzde hiz­met­ten sonra köy hal­kı­nın ta­le­beye karşı ha­set­lik­leri se­bebi ile köy­den ay­rıl­maya ve Ye­mi­şa­lan kö­yüne git­meye mec­bur kal­dık. Bu­rada üç sene ders okut­tuk. Bu­ra­dan tek­rar ilk va­zife yerim olan orta ma­hal­leye dön­düm. Bu­rada okut­tu­ğu­muz ta­le­be­lere ica­zet ver­dim. Orta ma­hal­lede beş sene kal­dık­tan sonra Of’un Çamlı Kaban ma­hal­le­sinde de beş sene ka­la­rak ta­lebe okut­tuk. Bu­ra­dan tek­rar Ye­mi­şa­lan kö­yüne dö­ne­rek iki sene hiz­met ettim.

Sıkıntılı Günler

O gün­ler dinî tah­sile ke­sin­likle göz yu­mul­ma­yan gün­ler. Jan­darma kim­seye nefes al­dır­mı­yordu. Ders yap­tı­ğı­mız za­man­lar her zaman bir bas­kın yi­ye­ce­ğiz diye en­dişe içe­ri­sinde olur­duk. Kö­yü­mü­zün bazı te­pe­le­rinde nö­bet­leşe bek­ler­dik. Yolda bir atlı gö­re­cek olsak hemen bir­bi­ri­mize haber salar. Ted­bir al­maya baş­lar­dık. Bu hu­sus­taki bir ha­tı­ramı an­la­ta­yım: nö­bet­çi­ler va­zi­fe­sini tam yap­ma­mış ola­cak, bir se­fe­rinde bas­kına uğ­ra­dık. Ar­ka­daş­la­rın kimi ka­pı­dan kimi pen­ce­re­den kaçtı. Ben hiç­bir yere gi­de­me­dim. Me­mur­lar içeri gir­di­ler. Bak­tı­lar, zabıt tut­tu­lar. Ho­cayı gö­tü­re­ce­ğiz de­di­ler. Köylü bu işe razı ol­madı. Onlar da epey ıs­rarcı ol­du­lar. Bizim mol­la­lar­dan bir hacı Ahmet vardı. “Siz ho­cayı illa gö­tü­re­cek mi­si­niz! Gö­tü­rün ama önce şu pen­ce­re­den dı­şa­rıya hele bir bakın” dedi. O de­virde ta­le­be­le­rin dik­kat­leri da­ğıl­ma­sın diye med­re­se­le­rin pen­ce­re­leri dı­şa­rı­dan ya­pı­lırdı. Onun için me­mur­la­rın dı­şa­rı­dan ha­ber­leri yok. Bir de bak­tı­lar ki bütün köylü ka­pıda. Ka­la­ba­lık on­ları cay­dırdı. Fakat yine de hemen pes et­me­di­ler. Her bi­ri­miz­den birer Of ka­bağı is­te­di­ler. Biz­ler de ge­tir­dik, aldı git­ti­ler. Unut­mam ben o za­man­lar ak­ran­la­rıma göre kü­çük­tüm. Ka­bağı zor ta­şı­mış hatta yere dü­şür­müş­tüm.

En çok sı­kıntı çek­ti­ği­miz mev­zu­lar­dan biri de ki­taptı. O de­vir­lerde bu günkü gibi rahat kitap bul­mak yoktu. Ders okur­ken on beş ki­şiye bir kitap dü­şü­yordu. Biz de ki­tabı alır on beş gün­lük der­si­mizi yazar diğer ar­ka­daşa ve­rir­dik. Gün­düz ders var mec­bur gece ya­zar­dık tabi. Ya­zar­dık da gaz yok, ışık yok. Biz de or­man­dan çalı çırpı top­lar, yakar onun ışı­ğın­dan is­ti­fa­deye ça­lı­şır­dık. Bir gün yine böyle ki­tabı aldım. Gece ateşi alev­len­dir­dim yaz­maya baş­la­dım. Ama ateş hemen sö­nü­yor. Bir daha… bir daha… ateş alev­le­nip sö­nü­yor. Yan ta­ra­fı­mızda otu­ran yaşlı bir nine vardı. Allah rah­met ey­le­sin. Pen­ce­re­den beni gör­müş. Zey­tin­ya­ğıyla ça­lı­şan bir lamba ge­tirdi bana. Bir ge­cede on beş gün­lük der­simi yaz­mış­tım. O gece ne kadar se­vin­miş o ne­neye ne kadar dua et­miş­tim an­la­ta­mam.

Tasavvufi Hayatla Tanışma

Kö­yü­müz­deki ho­ca­mız Mu­ham­med SULA Efendi ma­ne­vi­yat eh­line çok say­gı­lıydı. Bize ta­sav­vuf eh­li­nin hal­le­rin­den çok bah­se­derdi. Biz de çok küçük ve genç yaşta ol­du­ğu­muz için Ho­ca­mıza bir şey so­ra­ma­yıp et­raf­taki yaş­lı­lara sorup öğ­ren­mek is­te­yince Of’un Taş­han na­hi­ye­sine bağlı Map­sona kö­yünde Hacı Ahmet Efendi is­minde bir nakşî şey­hi­nin bu­lun­du­ğunu ve kâmil insan ol­du­ğunu an­lat­tı­lar. Kö­yü­müz­den o köye yaya ola­rak üç sa­atte gi­di­lirdi. Biz de hafif kar ya­ğışı al­tında Beş ta­lebe ar­ka­da­şımla Taş­han na­hi­ye­sine ora­dan cüz’i he­di­ye­ler ala­rak bir Cuma günü Ho­ca­e­fen­di­nin kö­yüne var­dık. Evini so­ra­ca­ğı­mız an üsten aşağı beyaz sa­kallı yaşlı bir zatın gel­di­ğini gö­rünce ar­ka­daş­lar­dan onu ta­nı­yan bi­risi, işte hoca efendi dedi. Elini öptük. O da: ‘Cu­maya gi­de­cek­tim, belki mi­sa­fir­le­rim gelir dedim. Onun için bek­li­yor­dum.’ dedi ve bi­zimle evine döndü. Eli­miz­deki küçük he­di­ye­leri ge­tir­meye uta­nı­yor­duk. O da Rasûl-i Ekrem Efen­di­mi­zin “He­diye mak­bul­dür ne kadar az olursa olsun.” Hadis-i Şe­ri­fini okudu. Cuma na­ma­zına git­tik. Dö­nünce evinde ilk ola­rak ona in­ti­sap ettik, bir müd­det böyle devam ettik.

Zaten bizim za­ma­nı­mızda Of’ta yer­leş­miş bir Nakşî ge­le­neği vardı. Yusuf Efendi, Fer­şat Efendi, Ka­la­mor Meh­med Efendi, Şeyh İs­mail Efendi… Bizim böl­ge­nin eski ho­ca­ları. Hemen hepsi Gü­müş­ha­nevî Der­gâ­hın­dan ye­tiş­mişti di­ye­bi­li­rim.

Ho­ca­mız Hacı Mu­ham­med Sula Efendi de, mer­hum Hacı Ab­dur­rah­man Efendi’ye bağlı idi. Bizim ica­zete bir kaç gün kala Hacı Ab­dur­rah­man Efendi’yi ica­zete davet etti. Med­re­sede dev­rin âlim­leri ve büyük zat­lar ile soh­bet­ler oldu. İkindi na­ma­zını kıl­dık­tan sonra ho­ca­mız Hacı Ab­dur­rah­man Efendi’ye “Benim gücüm yet­tiği kadar maddî ilmi bun­lara ta­mam­la­mak için say-ı gay­ret gös­ter­dim. Ma­ne­vi­yat­la­rını da sana tes­lim edi­yo­rum.” dedi. Mezun ola­cak olan 45 ar­ka­da­şı­mızla bir halka ha­linde in­ti­sab biati ya­pıldı. Böy­le­likle ir­ti­ba­tı­mız baş­ladı.

Çok zaman geç­me­den, Orta Ma­halle ca­mi­inde ilk gö­revde iken, birde bak­tık ki hiç ha­ber­siz ak­şama yakın bir va­kitte bi­risi med­re­seye doğru ge­li­yor. Hacı Ab­dur­rah­man Efendi ol­du­ğunu an­la­yınca kar­şı­la­dık. Üç gün med­re­sede bi­zimle kalıp çev­reye kadın-erkek soh­bet­ler verdi. Neşr-i ta­ri­kat etti. Ora­dan kendi ha­ne­mize gel­dik. Bir-iki akşam evde kal­dık. Ondan sonra o biz­lere gelir biz de de­vamlı zi­ya­re­tine gi­der­dik.

Tek­rar bir sefer de Of’a geldi. İlk­ba­har idi. Evin bah­çe­sinde otur­duk, le­taif ders­le­rini bize bir armut ağa­cı­nın al­tında tarif ve tav­siye etti. “Ça­lı­şın, ak­şam­le­yin eve ge­lince de in­san­lara Hakka giden yolu tarif edip mana yo­lunda reh­ber­lik yapın” de­yince, bizim had­di­miz değil bunu nasıl yü­rü­te­bi­li­riz diye dü­şü­nür­ken bu­yur­du­lar ki: “Bir insan 40 günde kesbi ke­mâ­lât ka­za­nır da bu kadar ilme hiz­met eden niçin ka­zan­ma­sın. Bizim yo­lu­muz Kur’an, Sün­net yo­lu­dur. Kur’an, Sün­net yo­lunda da ilim­siz mu­vaf­fa­ki­yete va­rıl­maz. Allah yar­dım eder siz gay­ret edin” der. Ve ar­ka­sın­dan in­san­lara zikir dersi ver­mek ve yar­dımcı olmak için bir ica­zet­name yaz­mış ve biz­lere du­a­larda bu­lun­muş. Biz de on­lara ha­ya­tı­mız bo­yunca gös­ter­dik­leri yolda men­faat gö­zet­me­den say-ı gay­ret ede­ce­ği­mize söz ver­dik. Ha­yatta ol­duğu müd­det soh­bet­le­rine ve zi­ya­ret­le­rine el­ham­dü­lil­lah devam ettik. İn­şa­al­lah son ne­fe­si­mize dek ka­pı­la­rında nö­beti devam et­ti­rip ebedi ha­yatta da kom­şu­lu­ğunda bir araya top­lan­mayı Mevlâ nasip eder.

Muhterem Hocam sohbetimizin bu kısmında Hakka ulaştıran yollar hakkında okurlarımızı bilgilendirir misiniz? Hocam tasavvuf nedir, nasıl doğmuştur ve tasavvufu nasıl anlamalıyız?

Ta­sav­vuf; Rasûl-i Ekrem Efen­di­mi­zin güzel ah­lakı ile ah­lak­lan­mak, güzel amel­leri gibi amel­lerde bu­lun­mak ve ha­ya­tını Rasûl-i Ekrem’in ha­yatı gibi tan­zim ede­rek ya­şa­maya gay­ret et­mek­tir.

Allah Teala haz­ret­leri Kur’an-ı Kerim’de biz­lere Pey­gam­be­ri­mize uy­mayı em­re­dip bu­yur­muş­tur ki “Ey Ha­bi­bim on­lara de ki Allah’ı se­ver­se­niz bana tabi olun ki; Allah da siz­leri sevip gü­nah­la­rı­nızı af­fet­sin.” (Al-i İmran-31)

Cenab-ı Allah bütün in­san­lı­ğın dünya ve ahi­ret sa­a­de­tine ka­vuş­ması için ve in­san­lı­ğın cen­net âle­minde Cemal-i İla­hiyi sey­ret­meye ka­vuş­ması için Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v)’i canlı bir kitap gibi biz­lere gön­der­miş ve Ra­sû­lul­lah (s.a.v) Efen­di­miz de in­san­lığa örnek ol­muş­tur. Ra­sû­lul­lah (s.a.v) Efen­di­miz ha­yatı bo­yunca Allah Teala ona ne­leri em­ret­miş ise on­ları ya­şa­mış, ne­leri de ya­sak­la­mışsa on­ları ter­ket­miş ve ha­ya­tı­mıza tat­bik ede­ce­ği­miz hu­sus­larda hiç bir şeyi eksik bı­rak­ma­mış­tır. As­habı da ona ta­ma­mıyla tabi ol­muş­tur.

Sa­a­det asrı diye ad­lan­dı­rı­lan bu asırda İslâm bütün hü­küm­le­riyle ya­şa­nı­yordu. Bu se­beple gü­nü­müz­deki gibi Ta­sav­vuf ehli olan­lar veya ol­ma­yan­lar diye de­ği­şik züm­re­ler bu­lun­mu­yordu. Zira Asr-ı Sa­a­dette İslâm’ın bu günkü gibi ta­sav­vuf veya Şe­riat de­ni­len ayrı ayrı kı­sım­ları bu­lun­mu­yordu. Ben Müs­lü­ma­nım fakat Ta­sav­vuf ehli de­ği­lim veya ben Müs­lü­ma­nım ama şe­riat ehli de­ği­lim gibi laf­lar veya dü­şün­ce­ler de mev­cut de­ğildi.

Böyle bir mü­kem­mel­lik içe­ri­sinde As­habı Kiram ta­ra­fın­dan İslam Dini ya­şa­nır­ken mü’min­le­rin başka bir araş­tır­maya da ih­ti­yaç­ları ol­mu­yordu.

Be­şe­ri­ye­tin ön­deri Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efen­di­miz dün­ya­dan ay­rıl­dık­tan sonra mü’min­ler onun güzel ah­lak­la­rın­dan ve sün­net yo­lun­dan zaman içinde sap­maya baş­la­dı­lar.

Mey­dana gelen bu ek­sik­lik­leri sey­re­den ulema ayet ve ha­dis­le­rin ışı­ğında in­san­ları tak­vaya, sün­nete ve güzel ah­laka davet et­meye ve ye­ni­den sün­net yo­lunu ihya ede­cek olan eği­tim mü­es­se­se­le­rini kur­maya baş­la­dı­lar.

Bu se­beple iki ayrı mü­es­sese mey­dana geldi ve iki ayrı isim mey­dana çıktı. Ta­sav­vuf ehli olan­lar ve ta­sav­vuf ehli ol­ma­yan­lar gibi. Bu durum bir­çok yan­lış an­la­şıl­maya se­be­bi­yet verdi ve mü’min­ler ara­sında ta­sav­vuf­tan uzak ka­lan­lar, “Ben Müs­lü­ma­nım fakat ta­sav­vuf ehli de­ği­lim” gibi yan­lış ifa­de­lerde bu­lun­maya baş­la­dı­lar.

Daha son­ra­ları şe­ri­a­tın ah­kâ­mını terk edip ya­şa­ma­yan­lar da, “Ben Müs­lü­ma­nım fakat şe­ri­atçı de­ği­lim” di­ye­rek üçüncü bir ay­rı­lığı baş­lat­tı­lar.

Ne­ti­cede sanki bir­bi­rin­den ay­rıy­mış gö­rü­nen hâl­buki aynı şeyin farklı ifa­de­leri olan bir takım isim­ler mey­dana çıktı.

Evet, İslâm’da ta­sav­vuf ve şe­riat ay­rı­lığı diye bir şey böy­lece baş­la­mış oldu. Böy­le­likle mü’min­ler İslâm’ın tev­hid aki­de­si­nin dı­şına çı­ka­rak tev­hid aki­de­sini par­ça­la­mış ol­du­lar. Ne­ti­cede yüce Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v)’in “Ay­rı­lık helak ol­mak­tır.” hük­mü­nün ha­ki­kati de zuhur etmiş oldu.

Müs­lü­man­lar bu ta­vır­la­rın­dan do­layı he­lake doğru sü­rük­le­nip pe­ri­şan bir hale düş­tü­ler. Bir­bir­le­rini it­hama ve ten­kide baş­la­dı­lar. Hı­ris­ti­yan­lara bile iman­dan pay ver­meye kal­kan bazı müs­lü­man­lar bir­bir­le­rine karşı şef­kat ve mer­ha­meti bı­ra­kıp ten­kit ve it­ham­lara baş­la­dı­lar. Ve ara­la­rın­daki bağ­ları ko­pa­ra­rak bir­bir­le­rin­den uzak­laş­tı­lar

Hâl­buki aki­de­miz bize kâ­fir­lere karşı şid­detli ol­ma­mızı, mü’min­lere karşı ise şef­kat ve mer­ha­metli ol­ma­mızı ve he­pi­mi­zin Allah’ın ipine sım­sıkı sa­rıl­ma­mızı em­ret­mekte idi.

Bu hu­susu öne­mine bi­naen tek­rar ede­lim.

Şe­riat her nok­tada başı çek­mek­te­dir. Ta­ri­ka­tın öl­çüsü de şe­ri­at­tır. Kur’an ve Sün­net­tir.

Efen­di­mi­zin ak­vali, yani Cenab-ı Hakk’ın vahiy ile bil­dir­diği O’nun da biz­lere teb­liğ et­tiği emir ve ya­sak­ları şe­ri­at­tır.

Ra­sû­lul­lah’ın bu vahiy doğ­rul­tu­sun­daki hal ve ha­re­ket­leri yani bil­gi­nin ha­yata tat­bik edil­mesi ta­ri­kat­tir.

Efen­di­miz’in İslâm’ı ya­şa­yış tarzı, yani O’nun hali ha­ki­kat­tir.

Ve ni­ha­ye­tinde kul­luk ser­ma­ye­mi­zin başı Allah’ı bil­mek­tir ki; bu da ma­ri­fe­tul­lah­dır.

Bu yol­la­rın her bi­rine bütün ola­rak Sırat-ı Müs­ta­kim de­ni­lir ki bun­la­rın ayrı ayrı dü­şü­nül­me­leri müm­kün de­ğil­dir.

Hocam, az evvel de ifade ettiğiniz gibi bozulmaların başladığı tarihlerde bir takım ilim ehli ortaya çıktı ve insanları takvaya daveti kendilerine vazife bildiler. Bu hareket insanlar için rehberin ne denli ehemmiyete sahip olduğunun bir misalidir. Takva yolunda rehberin, yol göstericinin, diğer bir ifade ile mürşidin konumu nedir?

Evet, ba­zı­ları mür­şide ne ih­ti­yaç var­dır der­ler, hâl­buki yolu bil­me­yen bir in­sana yolu bilen bi­ri­nin yol gös­ter­mesi veya tarif et­mesi za­ru­ri­dir. Bu za­ru­ret­ten do­la­yı­dır ki Cenab-ı Allah in­san­lara pey­gam­ber­le­rini yol­la­mış­tır.

Cenab-ı Allah Hz. Musa (a.s)’ı Hızır (a.s)’dan ilim tah­sil et­meye gön­de­re­rek bi­len­ler­den fay­da­lan­ma­mız ge­rek­ti­ğini biz­lere örnek ola­rak gös­ter­miş­tir.

Yine Mirac’a gi­der­ken Ceb­rail (a.s)’ın Pey­gam­ber (s.a.v) Efen­di­mize yol gös­ter­mesi de buna bir başka mi­sal­dir.

Mür­şid de­ni­len ki­şi­nin de ilimle mü­ceh­hez ola­rak Şe­riat, Ta­ri­kat, Ha­ki­kat ve Ma­ri­fe­tul­lah ilim­le­rini bil­mesi la­zım­dır. Mür­şid bu il­miyle be­ra­ber bil­me­yen­lere yol gös­te­rir. Ta­sav­vufu daima ilmî ola­rak de­ğer­len­dir­me­li­yiz. Bir ko­nuda ilim­den uzak­la­şıl­ması oraya heva ve he­ve­sin gir­me­sine sebep olur.

Hocam bu safhada biat meselesine de temas eder misiniz?

Mür­şide biat me­se­lesi şöy­le­dir: Bir insan araş­tı­ra­rak bul­duğu mür­şi­din il­mine iti­mat ede­rek mür­şid­den fay­da­lan­mak is­te­yince, bir­bir­leri ile ma­nevî bir ir­ti­bat kur­mak ve kar­deş­lik bağ­la­rını kuv­vet­len­dir­mek için bir­bir­leri ile kar­deş­lik biatı ya­par­lar.

Pey­gam­ber (s.a.v) Efen­di­mi­zin Mu­ha­cir­lerle Ensar ara­sında kar­deş­lik bi­a­tını em­ret­tiği ve on­la­rın da bir­bir­le­rine seni dünya ve ahi­ret kar­deş­li­ğine kabul ettim di­ye­rek biat et­tik­leri gibi mürid, şey­hi­nin gös­te­re­ceği yolda yü­rü­ye­ce­ğine, mür­şid ise ayet ve ha­dis­le­rin ışı­ğında ona yol gös­te­re­ce­ğine söz ve­re­rek bir­bir­leri ile bir an­laşma ya­par­lar.

Bu an­laşma, söy­len­diği ve her­ke­sin de zan­net­tiği gibi ka­yıt­sız ve şart­sız de­ğil­dir. Bi­la­kis Kur’an ve sün­netle ka­yıtlı ve şart­lı­dır. Bu se­beple mür­şid de bir beşer ola­rak ya­nıl­dığı vakit mürid onu ikaz etmek mec­bu­ri­ye­tin­de­dir.

Mürid, mür­şi­dini ha­ta­sın­dan do­layı ikaz et­mezse asi­ler­den olur. Çünkü Emr bil maruf ve nehy anil mün­keri terk et­miş­tir. Mür­şid Kur’an ve Sün­net yo­lun­dan ay­rı­lıp bidat yo­luna kas­den gi­rerse ve mü­rid­le­ri­nin ikaz­la­rına rağ­men ha­ta­sın­dan dön­mezse mürid mür­şidi ile ara­sın­daki biatı bo­za­rak Kur’an ve Sün­net yo­lunda yü­rü­meye devam eder. Yoksa ba­zı­la­rı­nın de­dik­leri gibi ya­pı­landa hik­met ara­mak yan­lış bir dav­ra­nış olur.

Ko­nu­sunda ke­mâ­lât sa­hibi olan bir ilim sa­hi­bin­den fay­da­lan­mak; bir­çok ilim sa­hi­bin­den fay­da­lan­mak­tan daha kolay ol­duğu için bir mür­şide it­ti­bada fay­da­lar gö­rül­müş­tür.

Sohbetin sonuna yaklaşırken, üzerinde oldukça söz söylenen ve tasavvuf yolunda da mühim bir yere sahip olduğu bilinen rabıta meselesi için neler söylenebilir?

Ra­bıta hak­kın­daki me­se­le­leri çöz­mek için ra­bı­ta­nın ger­çek ma­na­sını öğ­ren­me­li­yiz. Kı­saca ifade etmek ge­re­kirse ra­bıta bir mu­hab­bet ba­ğı­dır. Çünkü mu­hab­bet in­sanı sev­di­ğine ka­vuş­tu­rur. Allah için gönül bir yere bağlı olursa o mu­hab­bet şahsa değil Allah’a olur. Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v) “Amel­le­rin en fa­zi­let­lisi Allah için sev­mek ve Allah için buğz et­mek­tir” bu­yur­muş­tur.

Sevgi ve mu­hab­be­tin de­vamı için; ki­şi­nin sev­di­ğini daima ha­tırda tut­ması şart­tır. As­lında in­san­la­rın kalp­le­rinde bir­çok ra­bı­ta­lar var­dır. Kişi bu ra­bı­ta­lar­dan kur­tul­ması için, sev­di­ğini Allah için sev­meli ve gön­lünde tek bir ra­bıta bu­lun­dur­ma­lı­dır. Bunu sağ­la­ya­maz­sak yu­ka­rıda da be­lirt­ti­ği­miz gibi gön­lü­müzde bir­çok ra­bı­ta­lar mey­dana gelir.

Ce­nabı Hak Kur’an-ı Ke­rimde “İn­san­ları süs­le­nip al­da­tan şey­ler: nef­sani ar­zu­ları, kadın, evlat, mal ve ma­kam­la­rı­dır” (Al-i İmran-14) bu­yur­duğu gibi insan bun­lara ben­ze­yen şey­lerle ve gön­lüne mu­hab­beti yer­le­şen diğer şey­lerle ra­bıta ha­lin­de­dir.

İnsan bu bah­se­di­len ra­bı­ta­lar­dan kur­tul­mak için Allah’ın dost­la­rın­dan bi­ri­sini Allah için se­vince o mu­hab­bet diğer ra­bı­ta­ları azal­tır. Aza­lan bu ra­bı­ta­lar ara­dan kal­kınca Allah için olan ra­bıta o şahsı da ara­dan kal­dı­rır. Va­sı­ta­lar ara­dan kal­kınca Ceb­rail’in Sitre-yi Mün­te­hada artık ben bu­ra­dan ileri ge­çe­mi­yo­rum di­ye­rek Habib ile Mah­bu­bu­nun ara­sın­dan çe­kil­diği gibi, mür­şid­ler de mu­hab­bet ta­mam­la­nınca ara­dan kay­bo­lur­lar.

Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v) “İnsan sev­diği ile be­ra­ber­dir” bu­yur­mak­ta­dır. Ki­şi­nin sev­diği, Allah’ı se­vi­yorsa o kişi Allah yol­cu­su­dur. O’nu se­ven­ler de aynı yolun yol­cu­su­dur.

As­lında ra­bıta mu­hab­bet de­mek­tir. Bütün eşya ra­bıta ha­linde yaşar. Bit­ki­le­rin güneş, hava, su ve top­rakla ra­bı­tası ol­mazsa ye­şe­re­mez. Bütün mah­lû­kat da bun­larla ra­bıta ha­lin­de­dir. Yıl­dız­la­rın gü­neşle olan ra­bı­tası gibi.

As­lında ra­bıta tev­hid yo­lu­dur. Bütün mah­lû­kat bir­bi­rine rab­te­dil­miş ve bir tev­hidi ha­kikî zuhur et­miş­tir.

Na­mazda; ce­ma­a­tin imama tâbî ol­ması ra­bı­ta­nın bir şek­li­dir. Na­maz­dan sonra ima­mın, dua eder­ken ce­ma­a­tin de ya­pı­lan duaya âmin de­mesi ra­bı­ta­nın diğer bir şek­li­dir. Eğer ra­bıta şirk gibi ha­talı bir şe­kilde dü­şü­nü­lürse ce­ma­atle namaz kılan her insan bu ha­tayı iş­le­miş olurdu. Allah Teala bir Ayet-i Ke­ri­mede “Allah’a vasıl olmak için bir ve­sile ara­yın” (Maide-35) bir diğer ayeti ke­ri­mede ise “Sa­dık­larla be­ra­ber olun” (Tevbe-119) bu­yur­muş­tur.

Allah-u Zül­ce­lal’i zik­re­dip mu­hab­be­tine nail olan ki­şi­le­rin ara­sında bu­lu­nan­lara huzur, mü­na­fık kâfir ve fa­sık­la­rın ya­nında otu­ran­lara ise gaf­let gel­di­ğini araş­tı­ran­lar ko­lay­lıkla tes­bit eder­ler.

Üşü­yen ki­şi­le­rin güneş ışı­ğın­dan fay­da­lan­dığı gibi isyan dal­ga­la­rın­dan kaçıp bir araya top­la­nan mü’min’ler de bir­bir­le­ri­nin mu­hab­be­tin­den fay­da­la­nır­lar.

Re­sul­lul­lah (sav) Efen­di­miz bu se­beble “Ce­maat rah­met­tir” bu­yur­muş­tur. Ce­maat olan Mü’min­ler ay­naya ba­kınca ay­nayı değil ay­nada gö­rü­le­nin sı­fat­la­rını mü­şa­hade eder­ler. İn­san­lar da Allah’ın sı­fat­la­rı­nın ay­na­sı­dır. Allah için bir araya ge­len­ler Allah’ın sı­fat­la­rı­nın te­cel­li­le­rin­den fay­da­la­nır­lar.

Allah’u Teala sev­dik­le­rine bazı sı­fat­la­rıyla te­celli eder. En azın­dan mür­nin kul­la­rına hi­da­yeti ile te­celli ede­rek kalp­le­rini hi­da­yet gü­neşi ay­dın­latr­nak­ta­dır.

Allah’u Teala’nın te­cel­li­ya­tında zaman cari ol­ma­dığı için; her zaman karşı kar­şıya gelen mü’min’ler bir­bir­le­rin­den ma­nevi feyz alır­lar. Mü’min­le­rin ölümü ile de bu te­cel­li­yat on­lar­dan ke­sil­mez. Onun için kabir zi­ya­ret­leri de caiz gö­rül­müş­tür. Mü’min­ler Allah’ın sı­fat­la­rı­nın te­cel­li­sine maz­har olur­lar. Allah’ın Şâfî sı­fa­tına maz­har olan­lara yak­la­şan­lara şifa ak­se­der. İlim sı­fa­tına maz­har olan­lara yak­la­şan­lara ilim ak­se­der. Böy­le­likle Cenab-ı Hakk’ın sı­fat­la­rı­nın te­cel­li­sine ne kadar çok maz­har olu­nursa baş­ka­ları o şa­hıs­tan değil de te­cel­li­ler­den yani biz­zat Allah’ın ni­met­le­rin­den fay­da­lan­mış olur.

Selef ve halef hak mez­hep­leri ra­bı­ta­nın caiz ol­du­ğunda it­ti­fak et­miş­ler­dir.

Çok sa­yıda mü­el­lif, Mü­fes­sir ve mu­had­dis ra­bı­tayı kabul et­miş­tir. Sa­ha­be­nin ic­ması da bunu isbat et­mek­te­dir.

Ule­ma­nın it­ti­fa­kın­dan sonra böyle bir bahse gi­re­rek in­kârda bu­lun­mak de­lil­siz bir iddia ve kalb kör­lü­ğün­den­dir.

Son bir soruyla sohbetimizi noktalayalım isterseniz hocam. Cemiyetimizde Tasavvuf ehli insanların bu yola girdikten sonra adeta kendi kabuklarına çekildiklerine inanılıyor. Tasavvuf gerçekten dünyaya ait işlerden el etek çekmek midir?

Hayır. Ta­sav­vu­fun ba­şında Rasûl-i Ekrem gel­mek­te­dir ve biz de ona it­tiba et­mek­te­yiz.

Ta­sav­vu­fun ba­şında Hz. Ebu Be­kir­ler Hz. Ömer­ler Hz. Ali­ler gel­mek­te­dir. Bütün ta­ri­kat­la­rın da­yan­dık­ları temel ay­nı­dır ve bun­lar­dır. Eğer ta­sav­vuf kendi ka­bu­ğuna çe­kil­mek ol­saydı Rasûl-i Ekrem cihad et­me­ye­cekti. Bu ko­nuda Rasûl-i Ekrem şöyle bu­yur­mak­ta­dır: “Üm­me­time ruh­ban­lık yok­tur. Üm­me­ti­min ruh­ban­lığı ci­had­dır.”

İn­ziva ha­yatı, kendi ka­bu­ğuna çe­kil­mek as­lında kolay bir şey­dir. Dü­şü­nün, bir kişi bütün nef­sanî arzu ve is­tek­le­rin­den vaz­ge­çip ka­bu­ğuna çe­kil­miş. Olay bu de­ğil­dir; her şey­den vaz­geç­mek için cep­heye gi­de­cek­sin, ko­şa­cak­sın, ma­lını ve ge­re­kirse ca­nını ve­re­cek­sin. Esas ruh­ban­lık, in­ziva ha­yatı cihad ile müm­kün olur.

Şöy­lece bi­ti­re­lim ki aslen Ta­sav­vuf laf değil hâl­dir. Onu ancak ya­şa­yan bilir ve ancak ya­şa­yan­lar­dan öğ­re­ni­lir. Ulema da bu hu­susta ya­şa­yış­ları ile örnek ol­maya ça­lış­mış­lar­dır. Bu hayat tar­zın­dan his­se­dar ola­bi­lir­sek ger­çek olanı araş­tır­maya baş­lar ve ha­ki­kat­leri öğ­re­ni­riz.

(*) Sayı: 5, 2007.