Ebu’l-Hasen el-Harakânî (ks) Hazretleri

8. Sayı · 2007/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed (Ca’fer) el-Ha­ra­kânî, Bis­tâm’ın ku­ze­yin­deki Ha­ra­kân kö­yünde dün­yaya geldi. 352/963 yı­lına rast­la­yan ve­la­deti, Bâ­ye­zid-i Bis­tamî’in ve­fa­tın­dan 91 yıl son­ra­dır.

Kay­nak­larda ümmî ol­duğu Bâ­ye­zîd-i Bis­tâmî’nin ma­nevî bir işa­reti üze­rine Kur’an-ı Kerim oku­maya baş­la­dığı kay­de­dil­mek­te­dir. Ha­ra­kân’dan Bis­tâm’a gidip Bâ­ye­zîd’in tür­be­sini zi­ya­ret eden Ha­ra­kânî’nin, Bâ­ye­zîd-i Bis­tâmî’nin ru­ha­ni­ye­tin­den feyz ala­rak “üveysî” ta­rikla ye­tiş­tiği ve şey­hi­nin Bâ­ye­zîd ol­duğu kabul edi­lir.

Bâ­ye­zîd’in ta­sav­vuf tar­zını be­nim­se­yen Ha­ra­kânî’nin Hakk’a ermek için zor ri­ya­zet­lere, çetin mü­câ­hede ve çi­le­lere kat­lan­dığı bi­lin­mek­te­dir. Ha­ra­kânî, hırka ve sec­cade gibi ta­sav­vu­fun şeklî un­sur­la­rına önem ver­me­miş­tir. İlim ve ir­fanı se­be­biyle, “za­ma­nın kutbu ve gavsı” un­van­la­rıyla anı­lan bir gönül sul­ta­nıydı.

Ebu’l-Kasım Ku­şeyrî, Ebu’l-Abbas Kas­sâb gibi mu­ta­sa­vıf­larla, Gaz­neli Sul­tan Mah­mud gibi dev­let ri­ca­liyle mu­a­sır­dır. Fe­ri­düd­din Attar’ın, Tez­ki­retü’l-ev­liyâ’sında ver­diği bil­giye göre, Gaz­neli Sul­tan Mah­mûd, Şeyh Ha­ra­kânî’yi zi­ya­ret ede­rek ken­di­sin­den feyz alan­lar ara­sın­da­dır.

Şeyh Ha­ra­kânî’nin şöh­re­tini duyan Gaz­neli Mah­mud, adam­la­rıyla bir­likte, biraz da onu im­ti­han mak­sa­dıyla Ha­ra­kân’a gelir. Sul­tan ya­nına gel­di­ğinde Şeyh Ha­ra­kânî, ona özel bir ilgi gös­ter­me­diği gibi, ayağa da kalk­maz. Sul­tan pek çok so­ru­lar sorar ve şeyhi sınar. Al­dığı tat­min­kâr ce­vap­lar ve şey­hin me­ha­beti kar­şı­sında ir­ki­lir, en­di­şesi sevgi ve say­gıya dö­nü­şür. Şeyhe bir kese altın ih­sanda bu­lun­mak is­terse de Ha­ra­kânî bunu red­de­der. Bunun üze­rine, “ondan bir ha­tıra olsun diye” her­hangi bir eş­ya­sını ister. Ha­ra­kânî de Sul­tan’a bir göm­le­ğini verir. Gö­rüşme ta­mam­lan­dık­tan sonra Sul­tan, arz-ı veda eder­ken Şeyh Ha­ra­kânî onu ayakta uğur­lar. Sul­tan, şey­hin ken­di­sini yolcu eder­ken ayağa kalk­tı­ğını gö­rünce sorar:

— Efen­dim, gel­di­ği­mizde ayağa kalk­ma­dı­nız; ama yolcu eder­ken ayak­ta­sı­nız. Bunun se­bebi nedir? Şeyh Ha­ra­kânî, şu ce­vabı verir:

— İlk ge­li­şi­nizde pa­di­şah­lık gu­ruru ve bizi im­ti­han ni­ye­tiyle gel­di­niz. Ama şimdi der­viş­le­rin ha­liyle ay­rı­lı­yor­su­nuz. Der­viş­lik dev­le­tine ve te­vazu ha­line saygı ge­re­kir.

Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr’ın Ha­ra­kânî’yi zi­ya­rete git­ti­ğinde mec­li­sinde sus­mayı ter­cih et­tiği, “Neden ko­nuş­mu­yor­sun?” so­ru­suna, “Bir hu­susta iki ter­cü­mana gerek yok.” diye cevap ver­diği nak­le­di­lir.

Ese­rinde Ha­ra­kânî’ye geniş yer ayı­ran Attâr da, Ab­dül­ke­rim el-Ku­şeyrî’nin, “Ha­ra­kân’a git­ti­ğimde Ebü’l-Hasen’in hey­beti ve haş­meti bana o kadar tesir etti ki dilim tu­tuldu.” de­di­ğini nak­le­der.

Nak­şi­ben­diyye sil­si­le­sinde önemli yeri olan Ha­ra­kânî; Ay­nül­ku­dât el-He­me­dânî, Nec­med­dîn-i Dâye, Attâr, Mev­lânâ Ce­lâ­led­dîn-i Rûmî gibi büyük mu­ta­sav­vıf­ları de­rin­den et­ki­le­miş, 10 Mu­har­rem 425 (5 Ara­lık 1033) ta­ri­hinde yet­miş üç ya­şın­day­ken ahi­rete ir­ti­hal ey­le­miş­tir. Ve­fa­tın­dan sonra da et­kisi uzun süre devam et­miş­tir.

  1. yüzyılda Bistâm’ı ziyaret eden İbn Batûta şehre gelince Bâyezîd-i Bistâmînin zaviyesinde kaldığını, Ebü’l-Hasen el-Harakânî’nin kabrinin de bu şehirde olduğunu bildirir.

Ha­ra­kânî, di­ğer­gamdı, dert­li­nin der­diyle il­gi­len­meyi se­verdi. Derdi ki: “Tür­kis­tan’dan Şam’a kadar olan sa­hada bi­ri­nin par­ma­ğına batan diken benim par­ma­ğıma bat­mış­tır, bi­ri­nin aya­ğına çar­pan taş benim aya­ğıma çarp­mış­tır. Onun acı­sını ben de du­ya­rım. Bir kalpte üzüntü varsa, o kalp benim kal­bim­dir.”

Ken­di­sine “Sûfî kim­dir?” diye so­ran­lara: “Hırka ve sec­cade ile sûfî olun­maz, me­ra­sim ve âdet­lerle ta­sav­vufa yol bu­lun­maz. Sûfî, mahv ve fenâ ile ben­lik­ten ge­çen­dir. Zira abası ve hır­kası olan pek çok­tur. Lâzım olan kalp sa­fi­ye­ti­dir. El­bi­se­nin ne fay­dası var? Çul giy­mekle ve arpa ye­mekle adam olun­saydı eşek­le­rin de adam ol­ması ge­re­kirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yer­ler.”

Sıdk’ı gö­nülde olanı ko­nuş­mak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yap­mak, riya’yı da ame­lini halk için yap­mak şek­linde ta­nım­lardı.

İn­citme ve in­cinme ko­nu­sunda şun­ları söy­lerdi:

— İn­san­lar üç züm­re­dir:

  1. Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.
  2. Sen kendisini incitirsen o da seni incitir.
  3. Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.

Ta­sav­vufî um­de­leri Ne­bevî üs­lûpla şöyle an­la­tırdı:

“Çok ağ­la­yın, az gülün; çok susun, az ko­nu­şun; çok verin, az yiyin; ba­şı­nızı yas­tık­tan uzak tut­maya ça­lı­şın.”

El-Ha­ra­kânî, cez­beli ve coş­kulu meş­rebi ile Sıd­dîkî üs­lûbu ge­liş­tirdi ve ema­neti Gaz­zâlî’nin de şeyhi olan Ebû Ali Fa­ri­medi’ye tes­lim etti.