Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Fıkıh Din midir?

36. Sayı · 2014/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Hoca, ta­le­be­sine sa­dece kuru ilim ver­mez, ona ihlâs, takvâ ve ilmi ile âmil olmak gibi gü­zel­lik­ler de ka­zan­dı­rır.

İs­lâmî ilim­le­rin tah­sî­linde ge­le­nek, onun ehil üs­tâ­zın­dan alın­ma­sı­dır. Bunda feyiz ve be­re­ket ol­duğu bi­lin­mek­te­dir. Çünkü hoca, sa­dece kuru ilim ver­mez. İrşâd, îkâz ve tev­cîh­le­riyle, örnek söz ve amel­le­riyle ta­le­be­sine saygı, edeb, ihlâs, takvâ ve ilmi ile âmil olmak gibi gü­zel­lik­ler de ka­zan­dı­rır. Bu ge­le­nek­teki icâ­zet usûlü, ta­le­be­nin sanki bütün bu gü­zel­lik­lere sahip ol­du­ğu­nun bel­gesi gi­bi­dir. Bir üstâd ter­bi­ye­sinde ye­tiş­me­yen­le­rin, özel­likle ilmî de­ğer­len­dir­me­lerde i’tidâl ve in­sâfı ko­ru­ya­ma­dık­ları, ifrât veya tef­rîte dü­şe­rek sert, kes­kin ve kı­rıcı ola­bil­dik­leri gö­rül­müş­tür.

“İlmi ho­ca­dan tah­sîl” ge­le­ne­ğinde bu hu­susa İbn Hazm ez-Zâ­hirî örnek gös­te­ri­lir. İlmi üs­tâd­sız elde eden bu zât, ten­kit ve de­ğer­len­dir­me­le­rinde sert ve kes­kin dil­li­li­ğiyle şöh­ret bul­muş­tur. Ni­te­kim mah­ke­mede et­ti­ri­len ye­mine, nas­larda yer al­ma­yan bazı la­fız­lar ilâve et­tik­leri için İmâm Ebû Ha­nîfe ve İmâm Şafiî’yi ten­kit eder­ken: “Bil­mi­yo­ruz bun­ları ne­re­den al­mış­lar? Bu la­fız­la­rın ne Kur’an’la ne sahîh ve sakîm bir sün­netle alâ­kası var, ne de Ebû Ha­nîfe’den önce bun­ları bi­risi söy­le­miş­tir. Ken­disi hak­kında bir emir veya tav­siye bu­lun­ma­yan ko­nu­larda çok ko­nu­şa­nın ha­tası da çok olur, sa­pık­lık­tan Allah’a sı­ğı­nı­rız.”1 di­ye­rek ne­zâ­ket ve saygı sı­nır­la­rını zor­la­mış­tır. Eser­le­rinde bu üs­lûba sıkça rast­la­mak müm­kün­dür. Bu yüz­den “İbn Hazm’ın dili, Hac­câc’ın kı­lıcı” ben­zet­mesi ya­pıl­mış­tır.2 İmâm Şâ­tıbî onun bu ha­lini, ilmi üs­tad­lar­dan al­ma­yı­şına bağ­la­mak­ta­dır.3

Za­ma­nı­mızda, kendi gay­ret­le­riyle, me­al­ler ve Türkçe eser­ler yar­dı­mıyla dinî bil­gi­le­rini ge­liş­ti­ren bazı genç­le­rin “Artık di­nimi doğ­ru­dan aslî kay­nak­ları olan Kur’an ve sün­net­ten öğ­re­ne­bi­li­yo­rum.” di­ye­rek asır­la­rın eşsiz bi­ri­kimi fıkhî kay­nak­lara iti­bar et­me­me­le­rini hattâ biraz da ha­fife alma edâsı içinde “Fıkıh din mi?” de­yi­ver­me­le­rini de yine bir hoca ter­bi­ye­sin­den geç­me­miş ol­ma­la­rına bağ­la­mak müm­kün­dür. Bu ko­nuda tav­si­ye­lere ka­palı olan­lara söy­le­ne­cek sö­zü­müz yok. Ancak câhil ce­sa­re­tiyle bunu söy­le­yen ve hik­meti yitik malı kabul edip onu bul­du­ğunda al­maya hazır olan­lara, “fık­hın din­den olup ol­ma­dığı” ko­nu­sunda bir­kaç kelâm et­me­nin ge­rekli ol­du­ğunu dü­şü­nü­yo­rum.

Fıkıh ve Din

Bi­lin­diği gibi “fıkıh”, İslâm’ın amelî ta­ra­fını il­gi­len­di­ren hü­küm­le­rin top­la­mını ifade eden bir kav­ram­dır. Ana rah­mine dü­şü­şün­den kabre gi­ri­şine kadar ki­şi­nin, gerek Allah’a ge­rekse kul­lara karşı olan hak ve va­zi­fe­le­rin­den ay­rın­tılı şe­kilde bah­se­den fık­hın, ele al­dığı her me­se­leye âyet veya ha­dîs­ten bir delîl bul­ması müm­kün de­ğil­dir. Çünkü nas­lar sı­nırlı, olay­lar sı­nır­sız­dır. İn­sa­nın dün­yevî ve uh­revî ha­ya­tını ilahî öl­çü­lere göre dü­zen­le­mek için gelen İslâm’ın, müs­lü­ma­nın kar­şı­laş­tığı her yeni me­se­leyi hü­küm­süz bı­rak­ma­ması, dînen câiz olup ol­ma­dı­ğını be­lirt­mesi ge­re­kir. Tâ ki müs­lü­man, ken­din­den is­te­nen­leri yap­sın, is­ten­me­yen­ler­den uzak dur­sun da ebedî sa­â­de­tini ka­zan­sın. Bu bağ­lamda sı­nırlı sa­yı­daki naklî de­lil­le­rin, sı­nır­sız olay­la­rın hü­küm­le­rini bi­re­bir ihâta et­mesi müm­kün ol­ma­dı­ğın­dan, İslâm, fıkha büyük iş­lev­lik ve can­lı­lık ka­zan­dı­ran ic­ti­hâd yo­lunu meşrû’ kıl­mış­tır.

Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz (s.a.v) Muâz b. Cebel’i Yemen’e vali ola­rak uğur­lar­ken, ken­di­sine arz edi­len da­va­ları neye göre hal­le­de­ce­ğini sor­muş, o da: “Allah’ın ki­ta­bına göre, onda bu­la­maz­sam Ra­sûlü’nün sün­ne­tine göre hüküm ve­ri­rim, onda da bu­la­maz­sam ic­ti­hâd ede­rim.” de­miş­tir. Pey­gam­ber Efen­di­miz de bun­dan mem­nûn ol­muştu.4 İşte ba­zı­la­rı­nın ge­rek­siz görüp “Din mi?” de­diği hâl-i hâ­zır­daki zen­gin fıkhî ser­vet, Ra­sûl­lul­lah (s.a.v)’ın tas­vîb ve tas­dî­kin­den geçen o ic­ti­hâd yolu sa­ye­sinde damla damla bi­rik­miş ve bir deniz ol­muş­tur. Buna örnek ola­rak “vakıf” me­se­le­sini ele ala­lım. Vakıf mev­zuu delil ola­rak bir­kaç ayet-i ke­rime ve hadis-i şe­rife da­ya­nır. Şöyle ki: “Sev­di­ği­niz şey­ler­den (Allah yo­lunda) har­ca­ma­dıkça birre (iyiye) ere­mez­si­niz.”5 ayet-i ke­ri­mesi in­di­ğinde Ebû Talha (r.a), Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’a gelip, en kıy­metli mülkü olan “Bey­rûhâ” bah­çe­sini Allah yo­lunda ta­sad­duk etmek is­te­di­ğini söy­le­miş, Ra­sû­lul­lah (s.a.v) da onu, Ebû Talha’nın ak­ra­ba­sına tak­sim et­mişti.6 Yine Hz. Pey­gam­be­rin tav­si­yesi üze­rine Hz. Ömer (r.a) Hay­ber’deki ara­zi­sini; sa­tıl­ma­mak, hibe edil­me­mek ve miras ya­pıl­ma­mak şar­tıyla vak­fet­mişti. Aslî de­lîli böyle bir­kaç ayet ve hadis olan vakıf ko­nu­sunda, uy­gu­la­mada or­taya çıkan ih­ti­yaç­tan do­layı, zaman içinde il­gili hü­küm­ler ic­ti­had yo­luyla ge­niş­le­miş ve Ömer Na­sûhî Bil­men mer­hû­mun Is­tı­lâ­hât-ı Fık­hiyye’sinde dokuz yüz on altı mad­deye ulaş­mış­tır.7 Gerek il­mi­hal­lerde ge­rekse fetvâ ve fıkıh eser­le­rinde yer alan ko­nu­la­rın hemen hep­si­nin do­ğuşu ve ge­liş­mesi böy­le­dir.

De­ğer­len­dirme

Yu­ka­rıda arz edil­diği şe­kilde, bir ge­lişme seyri takip eden fıkıh me­se­le­le­ri­nin top­lamı demek olan fıkhı “Din mi?” di­ye­rek top­tan red­det­mek, zin­cir­leme ola­rak önce ic­ti­hâ­dın sonra da ic­ti­hâda meş­rû­i­yet ka­zan­dı­ran de­lil­le­rin red­dine gö­tü­rür. İc­ti­hâd yolu red­de­dil­di­ğinde de gü­nü­müzde or­taya çıkan yeni me­se­le­lere dinî hüküm bulma yolu ka­pan­mış ve İslâm, mev­cut naklî de­lil­ler içine hap­se­dil­miş ola­cak­tır.

Diğer ta­raf­tan “Fıkıh din mi?” di­yen­ler ha­yata sa­dece ayet ve ha­dis­lerle baş­la­sa­lar bile za­manla yine bir fıkıh kül­li­yâtı olu­şa­cak, aynı dü­şün­cede bi­ri­leri gelip “Fıkıh din mi?” di­ye­rek on­la­rın da fık­hını rafa kal­dı­ra­cak, her­kes et­ti­ğini bu­la­cak­tır. İşte bu, ilim ge­le­ne­ğine, âdâb ve er­kâ­nına ya­kış­ma­yan bir dav­ra­nış olur. Zira ilim ge­le­ne­ğinde son­ra­ki­ler, ön­ce­ki­lere red­di­ye­ler yaz­mış; ama hiç, yok sayıp ta­ma­men red­detme say­gı­sız­lı­ğında bu­lun­ma­mış­tır. Son­ra­ki­le­rin ilim bi­nâsı yük­sek ise, te­me­linde ön­ce­ki­le­rin ilim tuğ­la­ları ol­du­ğunda şüphe yok­tur. Hele, ön­ce­ki­le­rin eser­leri üze­rin­den aka­de­mik pâ­ye­ler elde eden­le­rin “Fıkıh da din mi?” de­me­leri, bin­diği dalı kes­mek olur. Son­söz ola­rak de­ni­le­bi­lir ki:

İslâm’ın; i’tikâd ve ah­lâ­kıyla, ibâ­det ve mu­â­me­lâ­tıyla bir bütün ola­rak ka­bulü farz olan bir din ol­ması dik­kate alı­na­rak, mün­fe­rit bazı fıkhî ic­ti­hâd­la­rın aynı de­re­cede bağ­la­yıcı ola­ma­ya­ca­ğını ifade etmek mak­sa­dıyla “Fıkıh din mi?” so­ru­su­nun kabul edi­le­bi­lir ta­rafı olsa da, İslâm’ın amelî yö­nüne ait hü­küm­leri bün­ye­sinde top­la­yan bir bilim dalı ola­rak -biraz da ha­fife alır bir ta­vırla- “Fıkıh din mi?” sözü kabul edi­le­bi­lir bir yak­la­şım de­ğil­dir. Çünkü bu, İslâm’ın amelî yö­nünü yok sa­ya­cak dü­şün­ce­lere kapı açan fâsid bir yak­la­şım­dır. i

1 el-Mu­hallâ, 9/386.

2 Zi­riklî, el-A’lâm, 4/254.

3 el-Mu­vâ­fa­kât, 1/95.

4 Ebû Dâvûd, Ak­diye, 11.

5 Âl-i İmrân, 3/92.

6 Bu­hârî, Zekât, 44; Müs­lim, Zekât, 42.

(*) Sayı: 30, 2013.