Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Önce Lâ/Hayır Diyelim

36. Sayı · 2014/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Hamd ü se­na­lar; kendi var­lı­ğın­dan başka hiç­bir var­lık ol­ma­yan Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­le­rine olsun ki; ha­ya­tı­mı­zın de­vamı için dün­yayı bir mi­sa­fir­hane ola­rak ya­rat­tık­tan sonra biz­lere var­lık ihsan edip mi­sa­fir­ha­ne­sine kabul bu­yur­muş­tur.

Salât ve se­lam­la­rı­mız bütün pey­gam­ber­ler üze­rine ve hu­sû­sen Pey­gam­be­ri­miz Hz. Mu­ham­med Mus­tafa (s.a.v) üze­rine olsun. Zira bütün pey­gam­ber­ler in­san­lık âle­mine, in­san­ları yok­luk âle­min­den var­lık âle­mine gön­de­ren Allah Zül­ce­lâl’ı ta­nıt­maya ça­lış­mış­lar­dır. İn­san­lar­dan bir kısmı pey­gam­ber­le­rin teb­liğ­le­rine it­tiba ede­rek Allah Zül­ce­lal’i ta­nı­yıp iman eder­ken bir kısmı ise ta­nı­ma­makta ısrar et­miş­ler­dir. Bun­dan do­layı in­san­lar Allah’ı (c.c) ta­nı­yan­lar ve Allah’ı ta­nı­ma­yan­lar diye iki kısma ay­rıl­mış­tır.

Salât ü se­lam­la­rı­mız; aşere-i mü­beş­şe­reye, Ra­sû­lul­lah’ın âl ve as­ha­bına, tâ­biîn ve tebe-i tâ­biîn üze­rine de olsun. Onlar Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­le­rini in­san­lığa ta­nıt­mak için ne zor şart­lar al­tında ça­lış­mış­lar ve ne büyük mü­ca­de­le­ler ver­miş­ler­dir. Biz­ler de; onlar, ha­yat­la­rını tev­hid yo­lunda nasıl devam et­tir­miş­lerse o yol üzere yü­rü­meye gay­ret ede­lim.

Cenab-ı Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de;

“Bizi sırat-ı mus­ta­kime hi­da­yet et. Ken­di­le­rine nimet ver­di­ğin kim­se­le­rin yo­luna, ga­zaba ve da­lâ­lete uğ­ra­yan­la­rın yo­luna değil.” (Fa­tiha Sû­resi, 6-7) bu­yur­mak­ta­dır.

Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri biz­leri, ken­di­sini ta­nı­ma­ya­rak da­lâ­lete ve ga­zaba uğ­ra­yıp ce­ha­let çu­kur­la­rına düş­mek­ten mu­ha­faza bu­yur­sun.

Allah Teâlâ Haz­ret­leri biz­leri, Tev­hid ni­meti ile şe­ref­le­nen­ler­den yani “Bizi sırat-ı mus­ta­kime hi­da­yet et” ayet-i ce­li­lesi ile davet edil­di­ği­miz hi­da­yet yo­luna ica­bet ede­rek duaya sa­rı­lıp yal­var­maya baş­la­yan­lar­dan ey­le­sin. Mü’min­ler ola­rak ke­sin­likle bi­le­lim ve ina­na­lım ki; mu­vaf­fa­ki­yet sa­dece Allah’tan­dır.

Dua ile be­ra­ber as­rı­mıza en yakın dö­nemde bu emr-i ila­hiye hak­kıyla uymuş olan tebe-i ta­bi­in­ler­den, ar­dın­dan ta­bi­in­ler­den ve on­lar­dan önce sa­ha­bi­ler­den ve on­lar­dan önce de Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efen­di­miz’den ve Allah Teâlâ’nın ona öğ­ret­tiği ilim­ler­den öğ­ren­di­ği­miz; biz­leri yok­luk âle­min­den var­lık âle­mine gön­de­ren ve bütün eş­yayı da var ede­nin yal­nız bir var­lık ol­duğu ha­ki­ka­tini bil­meye, kav­ra­maya ve dü­şün­meye ça­lı­şı­rız.

O vakit Allah Teâlâ’nın “Bizi sırat-ı mus­ta­kime hi­da­yet et.” ayet-i ce­li­lesi ile dua et­ti­ği­miz yol­cu­luğa gir­miş olu­ruz. Böy­lece Allah Teâlâ (c.c)’yı ta­nı­ya­ma­ya­rak da­lâ­let ve sa­pık­lık yol­la­rına sapıp ebedî ce­hen­nem çu­kur­la­rına dö­kü­len­ler gibi ol­mak­tan kur­tu­la­rak; biz­lere ve bütün var­lığa var­lık veren Var­lığa ilmen ka­vu­şup “Lâ mev­cûde il­lal­lah”ın sır­rını kav­ra­yıp ha­ki­ka­tine ka­vuş­mak için,

Rab­bi­mi­zin Mu­ham­med Sû­resi’nin 19. ayet-i ce­li­le­sinde Ra­sû­lüne hi­ta­ben biz­leri tev­hide davet etmek için “Bil ki; mu­hak­kak Allah’tan başka ilah yok­tur.” bu­yur­duğu “Bil ” em­rine im­ti­sal ede­riz.

Bu ilmî da­vete işa­ret edip yap­tı­ğı­mız bu kısa izah­larla ye­tin­me­ye­rek, Allah’tan başka ilah ol­ma­dı­ğını kul­la­rına öğ­ret­mek için Rab­bi­mi­zin kâ­i­nata ser­diği eser­le­rini araş­tır­maya baş­la­yın. O eser­lerle hal li­sanı ile ko­nuş­tu­ğu­nuzu dü­şü­nün. On­la­rın en kü­çü­ğün­den en bü­yü­ğüne kadar: “Sen kimin ese­ri­sin?” diye sor­du­ğu­nuz vakit ala­ca­ğı­nız cevap “Ben Allah’ın ese­ri­yim.” ola­cak­tır.

Böy­lece “Lâ ilâhe il­lal­lah”ın ma­nası olan “Lâ mev­cûde il­lal­lah” bir eseri yok­luk­tan mey­dana ge­ti­ren var­lı­ğın Allah ol­du­ğunu öğ­ren­di­ği­miz gibi, o var­lık­lara so­ra­ca­ğı­nız “Sizi halk eden kim?” so­ru­suna ce­va­ben de bü­tü­nün­den “Allah’tır.” se­da­sını du­yar­sı­nız. Bunun ar­dın­dan “Bütün bu iş­le­rin faili (ya­panı) kim­dir?” diye so­runca da yine “Allah’tır.” ce­va­bını alınca “Lâ fâile illa hû” yani “var­lığı halk et­tiği gibi var­lı­ğın iş­le­rini de halk eden yal­nız O’dur” ifa­de­siyle iş­le­rinde de Allah Teâlâ’yı tev­hid ede­rek sı­fat­la­rın­daki ilmi yol­cu­luğa baş­la­rız.

Kul bu güzel eser­leri mey­dana ge­ti­re­nin ne güzel bir halik ol­du­ğunu ve ben­zer­siz güzel işler yap­tı­ğını dü­şü­ne­rek an­bean Allah Teâlâ’yı daha güzel bir şe­kilde ta­nı­ya­rak Allah Zül­ce­lal’den başka bir ilah ol­ma­dığı inancı ile yol­cu­lu­ğuna devam edip, var­lık­lar ya­ra­tıl­ma­dan ön­ceki ulu­hi­yet âle­mine bilgi ile ulaş­tığı vakit “Lâ ilahe il­lal­lah”ın ezelî ma­nası olan “Lâ mev­cûde il­lal­lah” yani Allah’tan başka var­lık ol­ma­dığı inan­cını kal­biyle tas­dik eder ve di­liyle ikrar eder.

Bun­dan sonra ken­di­mize dönüp bize var­lık veren yal­nız Allah Teâlâ’dır inancı ve bil­gisi is­ti­ka­me­tinde kul­luk va­zi­fe­le­ri­mizi ye­rine ge­tir­mek için; ilim, iti­kat ve amelde kul­lukta ke­ma­lata ermiş olan Hz. Mu­ham­med Mus­tafa (s.a.v) Efen­di­mize bü­tü­nüyle tabii ola­rak tev­hid yo­luna girip kul­lukta ve tev­hidde ke­ma­lata ka­vuş­mak için yol­cu­lu­ğu­muza devam ede­riz.

Bu yolda bir son ol­ma­dığı için gay­ret­le­ri­miz ne­ti­ce­sinde hangi ma­kama kadar ula­şa­bi­lir­sek Rab­bi­mi­zin lütf-i ilâ­hi­sine o kadar ka­vuş­muş olu­ruz.

Bu ve­sile ile dik­ka­ti­nizi önemli bir ko­nuya çe­ke­rek bir yan­lışa düş­me­nize veya bir ha­ta­dan kur­tul­ma­nıza da ve­sile olmak is­te­rim. Gü­nü­müz­deki bazı ya­zar­lar ve bazı kür­sü­leri işgal edip Allah’ın ilim yo­lun­dan hiç­bir ha­beri ol­ma­yan “Lâ ilahe il­lal­lah”ın ma­na­sını “Lâ mev­cûde il­la­lah” Allah’tan başka hiç­bir var­lık yok­tur ma­nası ile tas­dik ve ikrar ede­me­dik­leri için inkar eden ve bu id­di­a­ları ile ce­ha­let­le­rini bütün âleme ilan eden­lere so­ru­nuz: “Allah Teâlâ (c.c) Haz­ret­leri bu âlem­leri ya­rat­ma­dan önce or­tada bir var­lık var mıydı?” Acaba ken­di­leri mi var idi?

Allah Teâlâ Haz­ret­le­rin­den başka bir var­lı­ğın ol­ma­dığı apa­çık bir ha­ki­kat ol­duğu için her akıllı var­lık, akıllı olu­şu­nun ge­reği ola­rak ken­di­sini ya­ra­ta­nın yal­nız Allah Teâlâ Haz­ret­leri ol­du­ğunu bilir, bunu bütün ha­ki­kati ile öğ­re­nip kal­biyle tas­dik ve di­liyle de ikrar ede­rek; müs­ta­ki­len beni Allah ya­rat­tığı için bende sa­dece O’nun ku­lu­yum inancı ile ikrar ve tas­di­kine uygun ola­rak ya­şa­maya baş­lar. İnsan bu mer­ha­lede kul­luk va­zi­fe­le­rinde mu­vaf­fak ol­ması için Ra­su­lul­lah (s.a.v)’a bü­tü­nüyle it­tiba eder.

İn­sanı, yok­luk âle­min­den var­lık âle­mine gön­de­ren ve bu âlemde var­lı­ğı­nın devam et­me­sini sağ­la­ya­cak olan im­kân­ları ihsan eden var­lık Allah Teâlâ Haz­ret­leri ol­duğu için insan “Lâ ilâhe il­lal­lah”ı “her var­lı­ğın var­lı­ğını devam et­tir­mesi Allah’ın iz­niy­le­dir” ma­na­sıyla ikrar eder. Ve asla o var­lığı ve­re­nin ve devam et­ti­re­nin bir baş­kası ol­du­ğunu dü­şün­mez

Şayet insan böyle bir gaf­lete dü­şerse o zaman şirk ba­tak­lı­ğına düşüp ebe­di­yen he­laka uğ­ra­ya­cağı gibi bu dün­yaya gö­zünü ka­pa­yıp, kabir çu­ku­runda çü­rü­yüp yok ol­duk­tan sonra ken­di­sine tek­rar var­lık ve­re­cek olan da Allah’tır.

O zaman bu bazı yazar ve kürsü işgal eden­ler, inkâr et­tik­leri “Lâ mev­cûde il­lal­lah”ın ha­ki­ka­tini ve in­kâr­la­rı­nın ce­va­bını dün­yada ko­nu­şup dur­duk­ları gibi şim­di­den ha­zır­la­ma­lı­dır­lar.

Siz­ler ma­ri­fe­tul­lah il­mi­nin ucu bu­cağı ve sı­nırı ol­ma­dığı inancı ile ya­şa­mayı kabul, tas­dik, ikrar ve ispat te­fek­kü­rünü; baş­ka­la­rı­nın ya­lan­la­rına al­da­nıp da sakın terk et­me­yin.

Bu ya­zı­mız siz­lere bu ha­ki­kat­leri ha­tır­la­tan sa­tır­baş­la­rın­dan mey­dana gelen kısa cüm­le­ler­den iba­ret­tir. Bun­lar; ka­ran­lık (nifak ehli ta­ra­fın­dan ka­rar­tıl­mış) tev­hid ka­pı­la­rını nasıl aça­ca­ğı­mızı, Allah’a nasıl kul­luk ya­pa­ca­ğı­mızı dü­şün­meye baş­la­ya­rak tev­hi­din esa­sı­nın an­la­tıl­dığı ha­cimli ki­tap­lar­daki ha­ki­kat­lere derin ara­yış ve an­la­yışla ulaş­mak için birer işa­ret­tir.

Artık ken­di­mize dö­ne­rek; ken­di­mizi nasıl ye­tiş­ti­re­ce­ği­mizi ve ne­leri nasıl ya­pa­ca­ğı­mızı öğ­re­nip bu yolda nasıl iler­le­ye­ce­ği­mizi araş­tır­ma­lı­yız. Ön­ce­likle bil­me­li­yiz ki Allah biz­leri müs­ta­ki­len (yani hiç kim­se­den bir yar­dım al­ma­dan) ya­rat­tığı gibi, biz de kul­luk gö­rev­le­ri­mizi nasıl ye­rine ge­ti­re­ce­ği­mizi öğ­re­nip ya­şa­ya­rak sa­dece müs­ta­ki­len O’na kul­luk yap­mak mec­bu­ri­ye­tin­de­yiz.

Her şey­den önce her akıl sa­hibi insan Aziz ve Hakim olan Allah Teâlâ Haz­ret­le­rine kul ol­ma­nın ne büyük bir izzet ve ne büyük bir şeref ol­du­ğunu öğ­ren­meli, öğ­ren­dik­le­rine de inan­ma­lı­dır. Bun­dan sonra kul ol­ması için terk et­mesi em­re­di­len şey­le­rin bü­tü­nünü terk edip, yap­ması em­re­di­len bütün hu­sus­ları ye­rine ge­tir­mek için ça­lış­maya baş­la­ya­rak iba­det etme me­su­li­ye­tini idrak et­me­li­dir.

İçinde ya­şa­dı­ğı­mız dün­ya­nın ha­line ba­kınca; bu pe­ri­şan hale ge­li­şin, se­bep­siz kav­ga­lar ve da­va­la­rın, her türlü pe­ri­şan­lı­ğın, zul­mün ve hak­sız­lık­la­rın baş se­be­bi­nin; in­san­la­rın Allah Teâlâ’ya kul ol­ma­nın en üstün bir şeref ol­du­ğunu, ki­şi­nin bu kul­luk va­zi­fe­le­rini hak­kıyla ye­rine ge­ti­re­rek ri­sa­let mer­te­be­si­nin de öte­sine yük­se­le­bi­le­ce­ğini dü­şün­me­mek ol­du­ğunu fark eder.

Ra­sûl­ler bile im­ti­han âlemi olan bu dün­yaya, Allah’a kul olma ya­rış­ma­sına ka­tıl­mak için gön­de­ril­miş­ler­dir. Kul­luk ma­kamı, kul­luk edi­len Allah ile kul­luk ede­nin ara­sın­daki bütün en­gel­le­rin aşıl­ması ile elde edi­le­bi­lir.

Allah’tan başka var­lık­la­rın istek ve ira­de­leri ma’bud ile âbid ara­sın­dan çık­ma­dıkça kul­luk ta­mam­la­na­ma­ya­cağı için, Allah Teâlâ Haz­ret­leri biz­leri Fa­tiha Sû­resi’ndeki “Yal­nız sana kul­luk eder ve yal­nız sen­den yar­dım is­te­riz” ayeti ile uya­rıp, du­a­nın en mak­bul anı olan na­mazda da bu şe­kilde dua et­meyi biz­lere em­re­de­rek “la mev­cûde il­lal­lah”ı tas­dik ve ikrar ede­rek ya­şa­mayı biz­lere tav­siye bu­yur­muş­tur.

Dünya ha­ya­tını biraz dü­şü­ne­rek mü­şa­hede et­ti­ği­miz vakit makam ve mev­ki­le­rin sı­nırlı, mu­vak­kat ve al­da­tıcı ol­du­ğunu gö­rü­rüz. Bun­dan do­layı kul ön­ce­likle yu­ka­rıda ifade et­ti­ği­miz şe­kilde en üstün ma­ka­mın kul­luk ma­kamı ol­du­ğunu öğ­re­nip ondan sonra dünya ma­kam­la­rına yer­leş­meli yani sahip ol­ma­lı­dır. Ancak o zaman ger­çek ma­nada Allah’a kul olu­nur.

Allah Teâlâ Haz­ret­leri kul­la­rına sa­yı­sız ih­san­larda bu­lun­duğu gibi kul da Rab­bi­nin güzel sı­fat­la­rıyla va­sıf­la­nırsa, bu­lun­duğu âlemde in­san­lığa huzur ve sa­a­det bah­şe­der.

Allah Teâlâ Haz­ret­le­rine kul­lu­ğunu ta­mam­la­dık­tan sonra hi­la­fet ma­ka­mına otu­ran ada­leti ile meş­hur ol­du­ğun­dan “adl” ün­va­nına sahip olan Hz. Ömer’in (r.a) ha­ya­tına ba­kı­nız da; kul olup ma­kama gel­me­nin üs­tün­lü­ğünü öğ­re­ni­niz. Bir de Allah’a kul ol­ma­dan bu ma­kam­lara gelen iş­gal­ci­le­rin hal­le­rine ba­ka­rak et­ra­fı­nızı ku­şa­tan fitne yağ­mur­la­rın­dan ko­ru­na­rak yö­nü­nüzü tayin etmek için hem dua hem de inan­dı­ğı­nız gibi ya­şa­maya azami bir şe­kilde gay­ret edi­niz.

Bi­li­niz ki; Allah Zül­ce­lâl Haz­ret­leri ya­rat­tığı her şeyi iki yön, ola­rak ya­rat­mış­tır. Bu iki yön ön­ce­likle madde ve mana ola­rak ifade edi­lir.

Madde âlemi, mana âle­mini ta­nı­maya ve­sile olmak için ve mana âle­mine talip olan­lara hiz­met etmek için ya­ra­tıl­mış­tır. Bun­dan do­layı Allah Teâlâ Haz­ret­leri ya­rat­tığı akıllı kul­la­rını maddî var­lık­lar­daki sır­ları ve hik­met­leri keş­fet­mek için dü­şün­meye davet et­miş­tir.

İn­san­lık âle­mine ba­kınca iş­ve­ren ve işçi sı­nı­fını gö­rü­rüz. Bun­lar ara­sında ça­lışma şart­la­rını be­lir­le­yen akit­ler ya­pıl­mış­tır. Amir­ler ve me­mur­la­rın yetki ve ko­num­ları be­lir­len­miş­tir.

Bir işçi sa­dece bir iş­ve­re­nin iş­çisi ola­bil­mesi için iş ak­dinde be­lir­ti­len şart­lara bağlı ola­rak ça­lış­mak mec­bu­ri­ye­tin­de­dir. Bir işçi iki kişi ile belli şart­larla an­la­şırsa bu müş­te­rek bir işçi hük­müne tabi olur. Do­la­yı­sıyla sa­dece bir iş­ve­re­nin iş­çisi sa­yıl­maz.

Şir­ket­ler de bunun gi­bi­dir. Or­tak­lık için ko­nu­lan şart­lara büyük küçük bütün or­tak­la­rın uy­ması ge­re­kir. Bu şart­lar­dan bi­rine mu­ha­le­fet eden bütün şart­ları red etmiş sa­yı­lır.

Bizim de Allah Zül­ce­lâl Haz­ret­leri ile yap­tı­ğı­mız kul­luk ak­di­nin be­lirli şart­ları var­dır. Ama biz bu şart­la­rın bi­rini değil belki bir­ço­ğunu hatta bü­tü­nünü red­det­ti­ği­miz veya kal­dı­rıp at­tı­ğı­mız halde Allah Teâlâ ile olan an­laş­ma­mı­zın bo­zul­du­ğunu ha­tı­rı­mıza bile ge­tir­mi­yo­ruz.

Hâl­buki her fer­din; Allah beni müs­ta­ki­len ya­rat­tığı için ben de sa­dece O’na kul ol­ma­lı­yım diye inan­ması ge­re­kir. Beş vakit na­mazda oku­nan Fa­tiha Sû­resi’nde “Rab­bim! Yal­nız sana kul­luk ya­pa­rım.” cüm­lesi üze­rinde biraz dü­şü­ne­rek Allah Teâlâ Haz­ret­leri ile yap­tı­ğı­mız kul­luk an­laş­ma­sına mu­va­fık bir hayat üzere olup ol­ma­dı­ğı­mızı tes­pit et­me­li­yiz.

İn­san­la­rın “Allah bi­zim­le­dir.” sö­züne olan gü­ve­ni­nin ne mana ifade et­ti­ği­nin ha­ki­kati üze­rine çok iyi dü­şün­me­li­yiz.

Mu­hak­kak ki; Allah bi­zim­le­dir. Ama mühim olan bizim Allah’la bir­likte ol­ma­mız­dır. Eğer biz Allah ile olan ak­di­mize mu­va­fık bir hayat ya­şa­ya­mı­yor­sak, Allah nasıl is­ti­yorsa öyle ya­şama ka­ra­rına va­ra­rak bu inan­cı­mızı devam et­ti­re­mi­yor­sak; ben Allah’ın ku­lu­yum veya Allah bi­zim­le­dir sözü hiç bir mana ifade etmez.

Şimdi “Ben Allah’ın ku­lu­yum.” sö­zünü biraz dü­şü­nüp izaha ça­lı­şa­lım. Bu top­lum içe­ri­sinde Allah’a kul ol­ma­nın şart­la­rı­nın ne ol­du­ğunu bil­me­yen, bi­le­me­yen ve duy­ma­yan­lar ma­a­le­sef kü­çüm­se­ne­me­ye­cek kadar çok­tur. Şunu da he­pi­miz bil­mek­te­yiz ki; hiç­bir sû­retle şart­lar ye­rine ge­ti­ril­me­den, şart ko­şu­lan iş­le­rin ye­rine ge­ti­ril­mesi müm­kün de­ğil­dir.

Şunu da bil­me­li­yiz ki; bütün iba­det­ler için ayrı ayrı ko­nul­muş şart­lar ve rü­kün­ler var­dır.

Rükün o iba­de­tin ken­di­si­dir. Şart­lar ise o iba­deti iba­det ha­line ge­ti­ren hu­sus­lar­dır.

Şimdi günde beş vakit devam ile memur ol­du­ğu­muz ve di­ni­mi­zin di­reği ola­rak bil­di­ği­miz na­mazı dü­şü­ne­lim. Na­ma­zın şart­la­rın­dan biri olan ab­desti kas­ten terk ede­rek ömür boyu namaz kıl­sak, bu namaz bizi Allah’a yak­laş­tı­rır mı yoksa Allah’tan uzak­laş­tı­rır mı, cen­nete mi yoksa ce­hen­neme mi gö­tü­rür diye biraz te­fek­kür ede­lim. He­pi­niz fıkıh ki­tap­la­rın­dan öğ­ren­miş­si­niz­dir ki; kas­ten ab­dest­siz ola­rak namaz kılan kimse küfre gider. Aynı şe­kilde kıb­leye dö­ne­rek namaz kıl­mak da na­ma­zın şart­la­rın­dan­dır. Kişi ben is­te­di­ğim ta­rafa kı­la­rım derse bu da küfre gider. İba­det­le­rin han­gi­sini dü­şü­nür­se­niz dü­şü­nün oruç, hac, zekât gibi hepsi belli şart­lar dâ­hi­linde ye­rine ge­ti­ri­len va­zi­fe­ler­dir. Bun­la­rın her­hangi bi­ri­nin şar­tını kas­ten terk etmek kü­für­dür. Bu şart­ları ye­rine ge­tir­me­den ya­pı­lan iba­det­le­rin bize fayda sağ­la­ması bir yana, onlar amel def­te­ri­mize isyan ola­rak kay­de­di­lir­ler.

Biz­ler “Allah’ın ku­lu­yuz.” di­yo­ruz. Allah’a kul ol­ma­nın şart­ları aynı za­manda ima­nın, İslam’ın, namaz ve diğer iba­det­le­rin de şar­tı­dır. İma­nın şart­ları ye­rine ge­ti­ril­me­den iba­det­le­rin şart­la­rına uygun ola­rak ye­rine ge­ti­ril­me­si­nin de kula hiç­bir fayda sağ­la­ma­ya­ca­ğını bil­meli ve buna ina­nıp kal­bi­mizle de tas­dik et­me­li­yiz.

Kul­lu­ğun şart­la­rını öğ­ren­me­miz için “Lâ ilâhe il­lal­lah”ın ma­na­sını ol­duğu gibi öğ­re­nip kal­bi­mizle tas­dik, di­li­mizle ikrar ve ha­ya­tı­mızla ispat et­me­li­yiz.

Allah Teâlâ Mu­ham­med Sû­resi’nde Ha­bibi va­sı­ta­sıyla biz­lere ses­le­ne­rek “Fa’lem en­nehu lâ ilâhe illâ Hû” (Bil ki, Mu­hak­kak Allah’tan başka ilah yok­tur.) bu­yur­muş­tur.

Bu ayet-i ke­ri­me­deki “Lâ” ke­li­me­si­nin sı­nır­sız bir ma­nası ol­du­ğunu bil­me­li­yiz. Mü’min, bu ke­li­me­nin ihata et­tiği ma­nayı kav­ra­ya­rak ne­lere “hayır” di­ye­ce­ğini bil­me­li­dir. Veya mü’min bir şeye neden hayır de­di­ğini bil­me­li­dir. Ki­şi­nin neyi ifade et­ti­ğini bil­me­den söy­le­ye­ceği “Lâ-Hayır”, kas­te­di­len ma­nayı ifade et­me­di­ğin­den do­layı o kimse ger­çek ma­nada “Lâ” demiş ol­ma­ya­cak­tır. Bu se­beple ola­cak­tır ki; Allah Zül­ce­lâl ayet-i ke­ri­me­nin ilk ke­li­me­sini “bil” ola­rak emir bu­yur­muş­tur.

Allah Teâlâ’ya kul olmak için O nasıl is­ti­yorsa öyle kul olu­na­bi­le­ce­ğini, Allah’tan baş­ka­la­rı­nın istek, irade ve tek­lif­le­ri­nin bü­tü­nüne hayır de­me­nin kul­lu­ğun temel şartı ol­du­ğunu bil­mek, kendi heva, heves ve is­tek­leri ile Allah Teâlâ’dan başka var­lık­la­rın heva, heves ve is­tek­le­rine de hayır demek ge­re­kir. Olum­suz­luk eki, bir ke­la­mın ev­ve­line ge­ti­ril­mişse, o hu­susla il­gili tek bir istek ve ira­deyi ayır­maya kulun yet­kisi yok­tur.

Bütün heva, heves ve is­tek­lere hayır de­dik­ten sonra ”il­lâl­lah” deriz. Allah Teâlâ Haz­ret­leri; kul­lu­ğun iki ana şar­tını öğ­re­nip kalb ile tas­dik, dil ile ikrar ve ya­şa­yı­şı­mızla is­patı em­ret­miş­tir.

Kul­lu­ğun bu iki temel şar­tın­dan bi­rin­ci­sine “Nefy” yani hayır den­miş­tir. İkinci şar­tına ise “İsbat” yani Allah’ın is­te­diği gibi ya­şa­mayı kabul etmek ma­na­sına gelen evet den­miş­tir.

Onun için bir in­sa­nın batıl bir din­den hak din olan İslam’a geç­mesi için ba­tı­lın a’dan z’ye bütün adet ve ge­le­nek­le­rini red­de­dip, on­lara hayır de­mesi la­zım­dır. Bunu de­me­den Allah’ın dini olan İslam’ın rah­met ka­pı­sın­dan içeri gir­mesi asla müm­kün de­ğil­dir.

Bir misal ver­mek ge­re­kirse: Küçük yaşta Hz. Ali’nin Ra­sû­lul­lah’a mü­ra­caat edi­şini ha­tır­la­ya­lım.

Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efen­di­mize ge­le­rek: “Ya Ra­sû­lal­lah, bana imanı tarif eder misin, Müs­lü­man ol­mayı bana öğ­re­tir misin?” der. Ra­sû­lul­lah da “Ya Ali önce “Lâ” de­me­li­sin.” der. Hz Ali, Ya Ra­sû­lal­lah “Neye Lâ di­ye­yim?” der.

Ra­sû­lul­lah, “Ba­ba­la­rı­nın, de­de­le­ri­nin, ata­la­rı­nın tap­tığı put­lara ve sahip ol­duk­ları bütün dü­şün­ce­lere Lâ de­me­li­sin” der. Hz Ali “Bana mü­sa­ade et bu gece bir dü­şü­ne­yim.” der.

Çünkü dü­şün­me­den akide kalbe yer­leş­mez. Gider dü­şü­nür ve er­tesi gün gelip iman eder. Onun için ev­vela bir mü’min bütün iman ve İslam şart­la­rı­nın te­me­li­nin “hayır” ve “evet” üzere bina edil­di­ğini bilip, on­ları kal­biyle tas­dik edip, di­liyle ikrar ede­rek ha­ya­tıyla da ispat et­me­li­dir.

Eğer kalble tas­dik yoksa ik­ra­rın­dan bir fayda sağ­la­ya­ma­ya­cağı gibi Allah ka­tında da ya­lancı ve mü­na­fık­lar­dan olur.

Mü­na­fı­kun Sû­resi’nin ilk ayet­le­rinde “Mü­na­fık­lar sana gel­dik­leri vakit biz şa­hi­diz sen Allah’ın Ra­sû­lü­sün, der­ler. Ama Allah şa­hit­tir ki; onlar ya­lan­cı­lar­dır.” buy­rul­mak­ta­dır. Allah Teâlâ Haz­ret­le­ri­nin bun­lara “ya­lancı” de­me­si­nin asıl se­bebi; bun­la­rın kalp­le­riyle Ra­sû­lul­la­hın ri­sa­le­tini tas­dik et­me­me­le­ri­dir.

Allah Teâlâ Haz­ret­leri on­ları red­det­tiği halde gü­nü­mü­zün bazı in­san­ları, ra­sûle kal­ben iman et­me­den, dille de ik­rarda bu­lun­ma­dan ba­zı­la­rı­nın mü’min ol­duk­la­rını ve cen­nete gi­re­cek­le­rini söy­le­mek­te­dir­ler. Bu ga­fil­le­rin söy­le­diği söz­leri iyi dü­şü­ne­rek ni­yet­le­rini an­la­maya ça­lı­şın. Arap­la­rın bir sözü var­dır. “Bunun ko­nuş­tu­ğuna deve de güler.” der­ler­miş. Çünkü gül­me­yen tek hay­van de­ve­dir. Onun için kalble tas­di­kini, dille ik­rarla ta­mam­la­yıp ha­ya­tıyla ispat et­me­yen­le­rin cen­nete gi­re­cek­le­rini ifade etmek asla müm­kün de­ğil­dir.

Kalble tas­dik, dille ik­rarda bu­lu­nup da bu tas­dik ve ik­ra­rını ya­şa­yı­şıyla ispat et­me­yen­lere “Fâsık” ismi ve­ri­lir. Yani Allah’a ita­ati terk edip, Allah’ın ita­a­tin­den çık­mış in­san­lar fasık is­mini alır­lar. Allah mu­ha­faza bu­yur­sun.

İma­nın ve kul­lu­ğun şartı bir iman to­humu gibi tas­dikle kalbe eki­lir. Allah Teâlâ’nın “Ke­lime-i Tay­yibe mi­sâli, temiz bir ağaç fi­da­nı­nın bah­çeye di­kil­me­sine ben­zer.” bu­yur­duğu gibi. Kalbe di­ki­len bu fidan dil ile ikrar, güzel ahlak ve salih amel­lerle büyür. O zaman kalble tas­dik de mey­ve­sini ver­miş olur.

Kul­lu­ğun temel iki rüknü ise Kur’an ve Sün­netle amel et­mek­tir.

Kur’an ve sün­nete uygun bir hayat ya­şa­ma­dan Allah’a kul­lu­ğun rü­kün­le­ri­nin ye­rine gel­mesi müm­kün de­ğil­dir. Ba­zı­ları ile amel edip ba­zı­la­rını terk etmek ile kul­luk asla tam ola­rak ya­pıl­mış olmaz.

Allah Teâlâ insan yav­ru­sunu ya­rat­mayı murad edince var ol­ması için öl­çü­ler, kanun ve ku­ral­lar koy­muş­tur. Bun­la­rın bü­tünü bir araya ge­lince insan yav­rusu sağ­lıklı ola­rak dün­yaya gelir.

Eğer Allah’ın koy­duğu öl­çü­ler­den biri eksik olursa veya be­şeri bir mü­da­hale ya­pı­lırsa ya o yavru dün­yaya gel­mez veya özürlü bir halde dün­yaya gelir.

Anne kar­nın­daki bir yavru be­şeri mü­da­ha­le­den uzak tu­tul­maya nasıl gay­ret edi­li­yorsa, Rab­bi­mize karşı kul­luğu da nef­sin heva, heves ve is­tek­leri ile be­şe­rin istek ve ar­zu­la­rı­nın mü­da­ha­le­sin­den uzak tut­maya gay­ret et­me­li­yiz.

Kur’an ve sün­net, ha­ya­tı­nız olsun. Kalble tas­di­ki­mizi, dille ikrar ve haya-tı­mızla ispat eder­sek Allah’a karşı kul­luk gö­re­vi­mizi in­şal­lah ye­rine ge­tir­miş olu­ruz.