Ezherliler ve Bizim Talebe-⁠i Ulûm – I

42. Sayı · 2016/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Neşre Hazırlayan: Abdullah Taha İmamoğlu*

Son dönem Os­manlı eği­tim ta­rihi açı­sın­dan önemli olan bu ma­ka­leyi med­rese ta­le­be­le­riyle Ezher ta­le­be­le­rini kı­yas­la­dığı için neş­ret­meyi uygun bul­duk. Bu yazı 1883 ilâ 1946 yıl­ları ara­sında ya­şa­yan Ka­zanlı Halim Sabit (Şibay) ta­ra­fın­dan ka­leme alın­mış ve 9 Tem­muz 1325/22 Tem­muz 1909 ta­ri­hinde Sırat-ı Müs­ta­kim [Se­bilü’r-Reşad] der­gi­sinde ya­yım­lan­mış­tır.1

Mısır ga­ze­te­le­rin­den bi­rinde -sonra da Türkçe bir ga­ze­tede- ga­liba Tanin’de o kadar ha­tı­rımda kal­ma­mış. Ez­her­li­le­rin Fran­sızca öğ­ren­meye baş­la­dık­la­rını oku­muş­tuk. Biz tabii bunu bütün ar­ka­daş­la­rı­mızla be­ra­ber al­kış­la­mış, se­vin­miş­tik. Fakat bu alkış bu se­vin­ci­miz Fran­sızca öğ­ren­meye baş­la­dık­la­rın­dan değil belki bir lisan-ı ec­nebi öğ­ren­meye merak et­tik­le­rin­den ve bunun lü­zu­munu ha­ki­ka­ten tak­dir ey­le­dik­le­rin­den ileri ge­li­yordu. Asıl is­te­di­ği­miz, se­vin­di­ği­miz nokta da bu­ra­sı­dır. Yoksa bil­hassa Fran­sızca öğ­ren­meye baş­la­dık­la­rın­dan değil. Bizim bu hu­susta ay­rıca bir dü­şün­ce­miz var­dır.

Şimdi ib­tida nazar-ı mü­ta­lâya ala­ca­ğı­mız bir cihet var­dır ki o da acaba Ez­her­li­ler bu lü­zumu en evvel ken­di­leri mi keş­fet­ti­ler! Zan­ne­de­rim ki bu mu­vaf­fa­ki­yete maz­har ola­ma­mış­lar­dır. Zira Ez­her­li­le­rin nez­dinde tıpkı bizde ol­duğu gibi böyle ken­di­leri için şid­detli fakat hafî bir su­rette lazım olan şey­leri tak­dir ede­bi­le­cek kadar kü­şa­yiş [açık­lık, fe­rah­lık] gö­rül­mü­yordu. Bu­güne kadar gör­dük­leri ter­biye, al­dık­ları ders mâ lehum ve mâ aley­himi bil­di­re­cek de­re­ce­den daha da uzak bu­lu­nu­yordu. Zaten bir şeyin lü­zu­munu, ehem­mi­ye­tini tak­dir ede­bil­mek için en evvel o şeye olan ih­ti­yacı pek ya­kın­dan ola­rak bil­mek icab eder. Ez­her­li­ler için me­sela bir ec­nebi li­sa­nı­nın lü­zu­munu his­set­mek henüz müm­kün ol­mu­yordu. Zira onlar on beş yirmi sene uğ­ra­şa­rak bil­dik­leri daha doğ­rusu ez­ber­le­dik­leri bir çok ka­vaid-i sar­fiye ve nah­vi­ye­nin, öte beri ilm-i kelam ve man­tık ba­his­le­ri­nin, ilm-i fıkıh ve usûl me­se­le­le­ri­nin kuv­ve­tiyle ve bun­la­rın mecmûʻ mü­rek­ke­bin­den hasıl olmuş bir me­leke ile bütün me­sail-i ic­ti­ma­iye ve fel­se­fi­yeyi hal­le­de­bi­le­cek bir ik­ti­darı haiz bu­lun­duk­la­rını zan­ne­di­yor­lardı. Dine karşı irad edi­len bazı şüp­he­leri de öy­lece kendi ken­di­le­rine def ede­bi­le­cek­le­rini dü­şü­nü­yor­lardı. Fil­ha­kika son gün­lerde bunun pek zor bir iş ol­du­ğunu yavaş yavaş his­set­meye baş­la­mış­lardı. Lakin yine lü­zumu de­re­ce­sine var­dır­mı­yor­lardı. Zira ara­la­rında ha­mi­yetli dinli, ha­kîm­ler fi­lo­zof­lar vardı. Ki bütün o hü­cüm­lara karşı göğüs geren on­lardı. Ez­her­li­ler ise uzak­tan uzağa ancak âsârı bi­li­yor gö­rü­yor­lardı. Asıl hücum on­lara vasıl ol­mu­yordu. Onun için ih­ti­yacı da yek­ne­sak his­se­de­mi­yor­lardı. Ancak sema-yı mat­bu­ata ak­se­den bazı alâ­i­mini mü­şa­hede edi­yor­lardı.

Bir­kaç satır ev­ve­lisi ‘tıpkı biz de ol­duğu gibi’ di­ye­rek­ten ken­di­mizi Ez­her­li­lere teş­bih et­miş­tim. Fil­ha­kika o nok­ta­larda bizim Türk ta­le­be­siyle Ezher ta­le­besi ara­sında büyük bir mü­şa­he­bet var­dır. Fakat son nok­ta­larda bizim za­vallı Türk ta­lebe-i ulûmu on­lar­dan ay­rı­lı­yor. Fakat ay­rı­lı­yor da sağ ta­rafa doğru gi­di­yor değil belki sol ta­rafa doğru… İs­te­nil­me­yen bir ta­rafa doğru gi­di­yor…

Bu ay­rı­lık bir­kaç ci­het­ten göze çar­pı­yordu. Evet, bizim his­si­miz ka­pa­lıydı. Yahut iptal edil­mişti. Ha­riç­ten dâ­hilde ma­ne­vi­ya­tı­mıza doğru atı­lan ok­la­rın ce­ra­hat­la­rını duy­mu­yor, bil­mi­yor­duk. Bi­na­e­na­leyh biz o va­kit­ler mu­ha­tap de­ğil­dik. Zira uyu­yor­duk. Mü­kel­lef de­ğil­dik. Çünkü bize hitap te­vec­cüh et­mi­yordu. O ce­ra­hat­ler ya­kındı. Ken­dine il­ti­yam­pe­zir [yara ka­pa­na­bi­lir iyi ola­bi­lir] olu­yor yahut bazı ta­bip­ler ta­ra­fın­dan te­davi olu­nu­yordu. Bizim bun­dan da ha­be­ri­miz yoktu. Biz tatlı tatlı uyu­yor, bazen rü­ya­mızda Adalılar,2 Isamlar3 bil­mem neler ile uğ­ra­şır du­ru­yor­duk. Nasıl ki, uy­ku­muz­dan ba­şı­mızı kal­dır­dı­ğı­mız vakit uyku ser­sem­li­ğiyle biz­zat ce­ra­hat-i ma­ne­vi­ye­le­ri­mi­zin emr-i te­da­vi­sini il­ti­zam eden bir tabib-i ha­kîmi be­ğen­me­mez­lik gibi bazı ha­ta­larda bu­lun­muş­tuk.

Sa­ni­yen; bizim ta­lebe-i ulû­mun doğ­ru­dan doğ­ruya te­masta bu­lun­duğu il­mi­ye­miz içinde öyle dâhî mü­te­fek­kir fi­lo­zof­lar ye­tiş­medi. Bu ci­het­ten de ha­riç­ten, dâ­hil­den vürud eden su­al­ler biz de dikiş tut­tu­ra­mı­yor bir ta­raf­tan ge­li­yor diğer ta­raf­tan uçup gi­di­yordu. Biz mü­kel­lef mu­ha­tap de­ğil­dik. Sabî [çocuk] idik, onun için hiç bir şey­den ha­be­ri­miz ol­mu­yordu.

Sa­li­sen; semâ-yı mat­bu­a­tı­mızda kesif bir sis, müt­hiş bir zul­met is­tila et­mişti. Onun için bize dair aley­hi­mizde ara­mızda içi­mizde mil­yon­larca sil­sile-i ha­vâ­dis te­kev­vün et­tiği halde hiç­bi­ri­nin alâ­imi se­ma­mızda ini­kâs et­mi­yordu. Biz böyle ka­palı bu­lu­nu­yor­duk.

İşte bütün bu se­bep­ler­den, bu fark­lar­dan do­layı bizim ta­lebe-i ulûm velev Ez­her­li­ler kadar olsun o ih­ti­yacı his­set­me­di­ler.

Ez­her­li­ler ile bizim ta­lebe-i ulû­mu­muz ara­sında şu hiss-i ih­ti­yaç nok­ta­sında bir fark te­kev­vün etti. Tabi bu pek hafi, pek gizli idi. Lakin âsârı pek ʻali, pek aşi­kar bir su­rette nü­ma­yan [gö­rü­nen] oldu.

İn­kı­lab-ı ahî­ri­mizi mü­te­a­kip İt­ti­hat ve Te­rakki Ce­mi­yeti, ta­lebe-i ulû­mu­mu­zun hâli pe­ri­şa­ni­sini nazar-ı dik­kate al­mıştı. On­ları şu te­vâli-i leyl ü nehar ile düş­müş bu­lun­duk­ları gi­rîve-hâ­hi­den [uçu­rum is­te­yen] kur­tar­mak is­ti­yordu. Ca­nı­mız­dan vü­cu­du­muz­dan sev­gili mu­kad­des di­ni­mi­zin im­da­dına ye­ti­şe­bi­le­cek ve umûm kar­deş­le­ri­mize ne­sâ­yih-i ha­yır­hâ­hâ­nede bu­lu­na­bi­le­cek ma­ne­vi­ya­tı­mıza karşı vukua gelen hü­cum­lar­dan bizi bi-hak­kın vi­kaye et­meye muk­te­dir ulema ye­tiş­tir­mek arzu edi­yordu. Bunun mey­dana gel­mesi için her türlü fe­da­kâr­lığı, iyi­liği de de­ruhte ey­li­yordu.

Dü­şü­ne­lim bu mühim te­şeb­büse karşı ta­lebe-i ulûm, ho­ca­e­fen­di­ler vic­dan­la­rında ne gibi his duy­ma­lıy­dı­lar. Yahut bu te­şeb­büsü nasıl te­lakki ey­le­me­liy­di­ler?

İl­mi­ye­mizde olan saf­vet ve vic­da­niye ve se­la­met-i kal­biye nazar-ı iti­bara alı­nırsa ve te­şeb­büs-i mü­himme karşı bir hiss-i ih­ti­ram du­ya­cak­ları, bi­na­e­na­leyh bunu al­kış­larla, is­tik­bal-i mem­nu­ni­yetle te­lakki ey­le­ye­cek­leri tah­min edi­li­yordu. Hatta ta­lebe-i ulû­mun fıt­rat­la­rında olan cid­di­yet ve gay­ret­le­riyle hiç mü­te­na­sip ol­ma­yan hayat-ı pe­ri­şa­ni­leri buna rağ­men de kıl­let-i is­ti­fa­de­leri dü­şü­nü­le­cek olursa her­halde on­la­rın bu te­şeb­büse pey­rev [uyan] ol­ma­ları kuv­ve­den fiile çık­ması için de bütün kuv­vet­le­rini diriğ [esir­geme] et­me­ye­cek­leri is­tin­tac olu­nu­yordu. Fil­ha­kika aklın, man­tı­ğın ve­re­ceği ne­ti­cede bu idi. Fakat mea’t-te­es­süf onlar öyle yap­ma­dı­lar. Tah­min­ler, ne­ti­ce­ler büs­bü­tün başka çıktı. Bu te­şeb­büs telʻîn olundu.

Fil­ha­kika mü­te­şeb­bis­lerce bu ha­ta­nın bir­kaç zatın şah­si­yet­le­rin­den te­ca­vüz et­me­diği ya­ki­nen malum idiyse de il­miye içinde böy­le­le­ri­nin bu­lun­ması ken­di­le­rini sa­mi­mi­yetle se­ven­ler için te­es­süf­leri mucib ol­muş­tur. Tabii te­şeb­büs de sek­teye uğ­radı. Ez­her­li­ler böyle yap­ma­dı­lar. Bizim Türk ta­lebe-i ulû­muna nis­betle fi­kirce ile­ride bu­lun­duk­la­rını gös­ter­di­ler. Bun­dan bir­kaç ay ev­ve­lisi idi. el-Ezher’in ıs­la­hını gaye-i emel ede­rek te­şek­kül etmiş bu­lu­nan ce­mi­yet işe baş­ladı. Evrâk-ı ha­vâ­diste gö­rül­düğü vec­hile Ez­her­li­lere mah­sus olmak üzere bir mek­tep açtı. Bu­rada Fran­sız li­sanı, ulûm-ı fel­se­feye, ve­sair dinle mü­na­se­bâtı bu­lu­nan ilim­ler, fen­ler öğ­re­til­mek is­te­ni­li­yordu. Ez­her­li­ler bu fır­satı ga­ni­met bil­di­ler. Mek­tebe her ta­raf­tan ta­lebe-i ulûm ko­şuştu. Mek­tep doldu. Kemâl-i cid­di­yetle oku­maya ça­lış­maya baş­la­dı­lar. İşte Ez­her­li­ler böyle yap­tı­lar. Biz hep şöyle kah­ve­ha­ne­lerde se­ri­lip du­ra­lım. Ba­ka­lım işin ne­ti­cesi ne olur? Bu hal bizi ne­reye doğru sü­rük­ler? [Devam ede­cek]

  1. Yrd. Doç. Dr., Trakya Üniversitesi Hadis Ana Bilim Dalı. ↩︎
  2. Ezherliler ve Bizim Talebe-i Ulum, “Sırat-ı Müstakim [Sebilü’r-Reşad]”, 9 Temmuz 1325, c. II, sy. 46, s. 312-315. ↩︎
  3. İmam Birgivî’nin (ö. 981/1573) Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulan nahiv eseri İzhâru’l-Esrâr’ın Adalı Şeyh Mustafa b. Hamza tarafından yapılan Netâicü’l-Efkâr isimli şerhidir. ↩︎
  4. Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulan bir diğer nahiv eseridir. ↩︎