Muhabbetullâh En Üstün ve En Yüce Bir Makamdır

45. Sayı · 2017/1

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Allah ve Ra­sû­lünü sev­me­nin hükmü farz-ı ayn­dır. İmana ve tâat u iba­dete önem ve ehem­mi­yet ka­zan­dı­ran da bu sevgi ve mu­hab­bet­tir. Yani tâat u iba­det bu sevgi ve mu­hab­be­tin bir mey­ve­si­dir. Sev­me­den, ker­hen ya­pı­lan iba­det ki­şiyi nasıl he­de­fine ulaş­tı­rır ki? Demek ki hem ima­nın hem de tâat u iba­de­tin te­me­linde Allah ve Ra­sû­lü­nün sevgi ve mu­hab­beti var­dır.

“Allah on­ları sever, onlar da Allah’ı se­ver­ler. Mü’min­lere karşı alçak gö­nüllü kâ­fir­lere karşı güçlü ve onur­lu­dur­lar. Allah yo­lunda cihat eder­ler ve kı­na­ya­nın kı­na­ma­sın­dan kork­maz­lar.”1

Mü’min­le­rin Allah’a karşı olan tâat ve iba­det­leri hep Allah’a olan sevgi ve mu­hab­be­tin bir ne­ti­ce­si­dir. Çünkü seven sev­di­ği­nin bir de­di­ğini iki etmez. Hemen ye­rine ge­ti­rir. Mü’min­ler bir­bir­le­rine karşı se­ve­cen, uyumlu, yu­mu­şak huylu, mü­te­vazı, yar­dım­se­ver­dir­ler. Hep bir­likte bir vücut gi­bi­dir­ler. Ancak bu bir­lik ve be­ra­ber­lik­le­rini da­ğıt­mak, din­den ve kim­lik­le­rin­den uzak­laş­tır­mak, on­ları bir­bi­rine dü­şür­mek için fitne ve fesat to­hum­la­rını ekmek is­te­yen Allah ve Pey­gam­ber düş­man­la­rına karşı güçlü, haşin, vakur ve onur­lu­dur­lar. Onlar, Müs­lü­ma­nım, de­mek­ten ve İslam’ı kâmil ma­nada ya­şa­mak­tan asla ve asla çe­kin­mez­ler. İslam’ı ya­şama nok­ta­sında aleyh­le­rinde söy­le­nen ve söy­le­ne­cek olan­lar­dan hiç mi hiç en­dişe et­mez­ler. Kı­na­yan­la­rın kı­na­ma­sına al­dı­rış et­mez­ler. Hiç kork­ma­dan, İslam’ı açık bir dille açık­la­maya devam eder­ler. İslam’ın tüm in­san­lığa ya­yıl­ması için mal­ları ve can­ları ile cihad eder­ler.

“İn­san­lar ara­sında Allah’tan baş­ka­sını Ona ortak ko­şan­lar ve on­ları Allah’ı sever gibi se­ven­ler var­dır. Mü’min­le­rin Allah’a (karşı olan) sev­gisi ise daha kuv­vetli daha şid­det­li­dir.”2

Yani sizin Allah’a karşı olan sev­gi­niz, on­la­rın put­la­rına (kendi li­der­le­rine, kendi yö­ne­ti­ci­le­rine) olan sev­gi­sin­den daha şid­detli daha kuv­vet­li­dir, diyor Haz­ret-i Allah (c.c). Eğer mü’minin Allah’a karşı olan sev­gisi daha kuv­vetli, daha güçlü, daha şid­detli değil ise o zaman bu âye­tin hük­müne göre, ima­nı­mız­dan şüphe et­me­miz ge­re­ke­cek­tir ya da ima­nı­mı­zın za­fi­ye­tini ka­bul­lenme za­rû­reti hâsıl ola­cak­tır. Bu âye­tin hük­müne is­ti­na­den bazı âlim­le­ri­miz bi­ri­nin bir kim­seyi Allah’ı sever gibi sev­me­si­nin küfür alâ­meti ol­du­ğunu de­miş­ler­dir.

Ta­bi­atta sevgi hâ­kim­dir, diye bir söz var­dır. Bu söz doğ­ru­dur. Me­sela, ço­cu­ğu­muzu sev­di­ği­miz için bağ­rı­mıza ba­sı­yo­ruz. An­ne­miz ba­ba­mız ba­kıma muh­taç hale gel­di­ğinde on­ları sev­di­ği­miz­den, on­lara hiz­met için her türlü zah­mete seve seve kat­la­nı­rız. Eş­le­ri­mize olan sev­gi­miz, dost­la­rı­mıza karşı olan sev­gi­miz bizi bir araya ge­ti­ri­yor. Bir­bi­ri­mi­zin işini gör­dü­rü­yor, ne güzel! Peki, bu ve ben­zeri sev­dik­le­ri­mizi ya­ra­tan kim? Allah. Sev­mek için sev­giyi ya­ra­tan kim? Yine Allah. Sev­di­ren kim? Yine Allah. O halde bir mü’minin, Allah’ı her şey­den daha çok, daha şid­detli sev­mesi ge­rek­mez mi? Bütün sev­gi­ler Allah’adır. Bütün öv­gü­ler medh ve se­na­lar Allah’adır. Ham­dın her çe­şidi Allah’adır. El­ham­dü­lil­lâhi rabbi’l-âle­mîn.

Allah’ın dost­luğu sa­dece tâat u iba­det ile ka­za­nı­la­maz. Asıl dost­luk, Allah’ın haram ve ya­sak­la­rın­dan hic­ret et­mekle müm­kün­dür. Çünkü Allah’ın ku­lunu sev­miş ol­ması, kulun da Allah’ı sev­me­sine se­bep­tir. Yani Allah, ku­lunu sev­me­dikçe kul Allah’ı sev­miş sa­yıl­maz. Bizim Allah’ı sev­me­miz­den zi­yade Allah’ın bizi sev­miş ol­ması önem­li­dir. Allah Teâla şöyle bu­yu­ru­yor: “Allah on­ları se­vi­yor onlar da Allah’ı se­ver­ler.”3

Allah, ku­lunu sev­diği zaman onu dost edi­nir ve onu düş­man­la­rına (nef­sine, şey­ta­nına, insan şey­tan­la­rına, nef­sânî ve şe­he­vânî ar­zu­la­rına) karşı korur. Ona yar­dım eder. Onu müp­te­zel du­ruma dü­şür­mez. Onu nef­sânî ve şey­tânî istek ve ar­zu­ları ile baş başa bı­rak­maz. Ni­te­kim Allah Teâla şöyle bu­yu­rur:“Allah sizin düş­man­la­rı­nızı en iyi bi­len­dir. Allah (size) dost ve yar­dımcı ola­rak kâ­fi­dir.”4

Kur’ân’ın ifadesi ile Allah Teâlâ’nın sevgili kulları şunlardır

  • “Allah, muttakî (mütedeyyin) olan (kullarını) sever.” Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de üç yerde zikredilir.

2- “Allah, muh­sin olan (kul­la­rını) sever.” Bu da dört yerde zik­re­di­lir.

  • “Allah, sabreden kullarını sever.”
  • “Allah, çokça tevbe edenleri pak ve tertemiz olan kullarını da sever.”
  • “Allah, mütevekkil (tevekkül eden) kullarını sever.”
  • “Allah, adil (davranan) kullarını sever.” Bu da üç yerde zikredilir.
  • “Şüphesiz ki Allah, kendi yolunda birbirine kenetlenmiş, bir bina gibi saf bağlayarak (düşmana karşı) savaşan kullarını sever.”

Konu ile alâ­kalı ola­rak Efen­di­miz (s.a.v)’den ri­va­yet edi­len bazı hadis-i şe­rif­leri de nak­let­mek is­ti­yo­rum:

“Allah, her­hangi bir ku­lunu sev­diği zaman o ku­luna her­hangi bir günah zarar ver­mez. Gü­nah­tan tevbe eden bir kimse de gü­nahı ol­ma­yan bir kimse gi­bi­dir.” Efen­di­miz bu hadis-i şe­rifi îrat et­tik­ten sonra şu me­al­deki âyet-i ce­lî­leyi okudu: “Mu­hak­kak ki Allah çokça tevbe eden­leri sever.” Yani Allah, bir ku­lunu se­vince öl­mez­den önce o ku­luna tev­beyi nasip eder. O da şart­la­rına uygun ve sa­mimi bir tevbe ya­pınca gü­nah­ları ona zarar ver­mez ve o gü­nahı iş­le­me­miş gibi olur veya Allah sev­diği ku­lunu günah iş­le­meme nok­ta­sında korur ve mu­ha­faza eder de­mek­tir.

“Allah, bir kulu se­verse ona bela verir, eğer kul bu be­laya karşı sab­re­derse (bu defa) onu seçer. Eğer o kul buna razı olursa (bu defa da) o ku­lunu ih­ti­yar eder (ter­cih eder).”

“Allah, bir ku­lunu se­verse o kulun nef­sin­den (ken­di­sin­den) ona bir vaiz kılar (verir). Onun kal­bine, onu kö­tü­lük­ler­den alı­ko­ya­cak bir kuv­vet koyar ki o kuv­vet ona iyi­liği em­re­der kö­tü­lük­ten de onu alı­ko­yar.”

“Allah, bir ku­lunu sev­di­ğinde onu ib­tila (im­ti­han) eder. (Ona dert ve sı­kın­tı­lar verir.) Bi­na­e­na­leyh onu aşırı bir de­re­cede sev­di­ğinde bu defa onu ik­tina eder. “İk­tina nedir?” diye so­rul­du­ğunda, “Ne aile ef­radı bı­ra­kır ne de mal ve ser­vet.” diye cevap ve­rildi.”

“Allah, bir kulu için hayır murat ederse ona nef­si­nin ayıp­la­rını (ve ku­sur­la­rını) gös­te­rir.”5

Kur’ân-ı Kerim’in ifadesi ile, Allah’ın sevmediği kimseler de şunlardır

  • “Allah, zalim olan kimseleri sevmez.” Bu âyet-i celîle, Kur’ân-ı Kerim’de yedi yerde geçmektedir.
  • “Allah, haddi (hududu) aşanları sevmez.” Bu âyet-i celile üç yerde geçmektedir.
  • “Allah, kâfirleri (kâfire gönül veren kâfir âşıklarını da) sevmez.” Bu âyet-i celile de iki yerde geçmektedir.
  • “Şüphesiz ki Allah, kibirlenen ve övünen insanları sevmez.” Bu âyetin zikri iki yerdedir.
  • “Şüphesiz ki Allah; hain, günahkâr olan kimseleri sevmez.”
  • “Şüphesiz ki Allah, müfsitleri (yeryüzünde bozgunculuk yapanları) sevmez.”
  • “Şüphesiz ki Allah, müsrifleri (israf edenleri) sevmez.”
  • “Şüphesiz ki Allah, hainleri (her türlü hıyanet içinde olanları) sevmez.”
  • “Şüphesiz ki Allah şımaranları (şımaran ve böbürlenen kimseleri) sevmez.”

Sevgi ve mu­hab­be­tin ma­halli kalp­tir. Dil ile sa­dece ifade edi­lir. Kalpte var olan bu sevgi ve mu­hab­be­tin, ha­ya­tın her ala­nını kap­la­ması, be­de­nin bütün uzuv­la­rında mü­şa­hede edil­mesi ge­re­kir. Bunun ge­re­ği­nin bir gös­ter­gesi ola­rak Allah Teâlâ, “Ra­sû­lüm de ki: “Eğer (siz) Allah’ı se­vi­yor­sa­nız bana tâbi olun ki Allah da sizi sev­sin ve gü­nah­la­rı­nızı ba­ğış­la­sın.”6 bu­yu­rur.

Allah’ı sev­mek bir iddia işi de­ğil­dir. İlâhî bir me­saja bağ­lı­lı­ğın bi­za­tihi ken­di­si­dir. O mesaj da Allah Ra­sû­lü­nün yo­luna tâbi olmak, o yolu iz­le­mek, o yolun kö­lesi ve hiz­met­kârı ol­mak­tır. Cü­neyd-i Bağ­dâdî’nin de­diği gibi:

“Bütün yol­lar Hakk’a vasıl olma nok­ta­sında ka­pa­lı­dır (Çık­maz yol­lar, fe­la­kete sü­rük­le­yen yol­lar­dır). Hakk’a, rızâ-i Bârî’ye, mu­hab­be­tul­laha açık olan, iz­len­mesi ve uyul­ması za­ruri olan yol müs­tesna. O yol Efen­di­miz (s.a.v)’in yo­lu­dur. O yol, sırât-ı müs­ta­kim­dir. O yol, hablu’l-me­tîn­dir (Kopma bil­me­yen bir iptir). O yol, ‘ur­vetü’l-vüs­kâ­dır (Kopma bil­me­yen, sapa sağ­lam bir kulp­tur).”

O yol, ya­şa­yan bir Kur’ân olan Efen­di­miz (s.a.v)’in yo­lu­dur. O yol, en emin yol­dur.

Kulun, Allah’ı sev­me­si­nin bir başka alâ­meti de ölümü dost edin­mesi ve ölüm­den son­raki hayat için yoğun bir ça­lış­maya gir­miş ol­ma­sı­dır. Çünkü ölüm, Allah’a mü­lâki ol­ma­nın, ka­vu­şa­bil­me­nin anah­tarı, mü­şa­he­deye gi­ri­şin ka­pı­sı­dır. Bu­hârî ve Müs­lim’de nak­le­di­len bir hadis-i şe­rifte, Efen­di­miz (s.a.v) şöyle bu­yu­ru­yor: “Her kim ki Allah’a mü­lâki ol­mayı (ka­vuş­mayı) se­verse Allah da onun mü­lâ­ka­tını sever.”

Tir­mîzî’nin ri­va­ye­tine göre bir adam, Efen­di­miz (s.a.v)’e, “Seni se­vi­yo­rum.” De­yince Efen­di­miz (s.a.v), ona, “Fa­kir­lik ve yok­sul­luğa hazır ol.” dedi. Adam, “Allah’ı se­vi­yo­rum.” de­yince de Efen­di­miz (s.a.v), ona, “Bela ve mu­si­bet­lere hazır ol.” dedi.

Demek ki Allah’ı sev­me­nin bir be­deli de bela ve mu­si­bet­ler­dir. Allah’ı çok sev­me­nin bir ala­meti de Kur’ân-ı Kerim’i sev­mek­tir. Kur’ân’ı sev­mek, Ona karşı olan gö­re­vi­mizi icra et­mekle müm­kün­dür. Bu da Kur’ân-ı Kerim’i oku­mak, Onun ma­na­sına aşina olmak, ma­na­sını an­la­maya gay­ret etmek, ferdî, ai­levî ve top­lum­sal ha­ya­tı­mızı Ona göre dü­zen­le­mek, Onunla âmil olmak, baş­ka­la­rı­nın da Kur’ânî ve İs­lâmî bir ha­yatı ya­şa­ma­la­rını dert edin­mekle olur.

Allah’ı ve Kur’ân’ı sev­me­nin alâ­meti ise Allah Ra­sû­lünü sev­mek­tir. Allah Ra­sû­lünü sev­mek de şu âyet­le­rin hük­müne uy­makla müm­kün­dür:

“Allah Ra­sûlü size neyi verdi ise (neyi em­retti ise) onu alın. Size neyi de ya­sak­ladı ise ondan ka­çı­nın. Allah’tan kor­kun, şüp­he­siz ki Allah’ın ce­zası pek çetin olan­dır.”7

“Ra­sû­lüm de ki: “Eğer siz Allah’ı se­vi­yor­sa­nız bana uyun ki Allah da sizi sev­sin ve gü­nah­la­rı­nızı ba­ğış­la­sın. Allah ğa­fûr­dur, ra­hîm­dir.”8

“Mu­hak­kak ki Allah Ra­sû­lünde sizin için, Allah’ın rah­me­tini ve ahi­re­tin ni­me­tini ar­zu­la­yan­lar ve Allah’ı çokça zik­re­den­ler için güzel bir örnek, bir nu­mune var­dır.”9

Onun edebi ile edep­len­mek; Ona karşı tazim, hür­met ve say­gıda kusur et­me­mek Onun sev­dik­le­rini sev­mek, sev­me­dik­le­rini de sev­me­mekle olur.

Efen­di­miz (s.a.v)’i sev­me­nin ala­meti nedir? Onun sün­ne­tini, iz­le­diği yolu sev­mek ve seve seve Onun bu nurlu yo­luna revân ol­mak­tır.

Efen­di­miz (s.a.v)’in sün­ne­tini sev­me­nin ala­meti nedir? Ahi­ret ha­ya­tını sev­mek­tir ve ahi­ret ha­ya­tı­nın ka­pısı olan ölümü de sev­mek­tir.

Ahi­ret ha­ya­tını sev­me­nin ala­meti nedir? Dün­yayı sev­me­mek­tir. Dün­yaya gönül ver­me­mek­tir. Dün­yayı gaye edin­mek değil, ga­ye­ler üstü ga­yeye ula­şa­bil­mek için dün­yayı va­sıta (araç) ola­rak kul­lan­mak­tır.

Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’ın sev­gisi medhe la­yık­tır. Zira Allah sev­gi­si­nin ay­nı­sı­dır. Ev­li­yâ­ul­lâhı, âlim­leri, Allah’ın mut­tâkî olan kul­la­rını sev­mek de böy­le­dir. Çünkü mah­bu­bun (sev­gi­li­nin), mah­bûbu yine mah­bûb­dur. Mah­bû­bun el­çisi dahi se­vi­lir. Bütün bu sev­gi­ler, Allah sev­gi­sinde bir­le­şir. Çünkü sev­gi­nin kay­nağı Allah sev­gi­si­dir. Hz. Ali (r.a) der ki: “Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’a sün­ne­tini (yo­lunu) sor­du­ğumda şöyle bu­yur­du­lar: “Ma­ri­fet, benim ser­ma­yem­dir. Akıl, di­ni­min esa­sı­dır (as­lı­dır). Sevgi (mu­hab­bet), te­me­lim­dir. Aşk, şevk, mer­ke­bim­dir (bi­ne­ğim­dir). Zik­rul­lâh (Allah’ın zikri), enî­sim­dir (ün­si­ye­tim­dir). Gü­ven­mek, ha­zi­nem­dir. Mah­zun olmak, ar­ka­da­şım­dır. İlim, si­la­hım­dır. Sabır, abam­dır. Rıza, ga­ni­me­tim­dir. Aciz­lik, medâr-ı if­ti­hâ­rım­dır. Zühd-zâ­hid­lik, za­na­a­tım­dır (mes­le­ğim­dir). Yakîn (hakka’l-yakîn), gı­dam­dır. Doğ­ru­luk, şe­fa­at­çim­dir. Tâat u iba­det, sev­gim­dir. Cihad, ah­lâ­kım­dır. Gö­zü­mün nuru (ay­dın­lı­ğım), na­maz­dır.”10

Bir kısım Allah dost­la­rı­nın mu­hab­betle il­gili söz­leri şöy­le­dir:

Cü­neyd-i Bağ­dâdî diyor ki: “Yunus (a.s), iki gözü kör olun­caya kadar ağ­ladı. Sırtı kam­bur­la­şın­caya kadar iba­det etti. Kö­tü­rüm olun­caya kadar namaz kıldı ve şöyle bu­yurdu: “Ey Rab­bim! Senin izzet ve ce­la­line yemin ede­rim ki şayet benim ile Senin aranda ateş­ten bir deniz ol­saydı sana olan iş­ti­ya­kım­dan do­layı de­nize da­la­cak­tım.””

İshak b. Sa‘d b. Ebî Vak­kâs (r.a)’tan ri­va­yet edi­li­yor: “Babam bana dedi ki: “Ab­dul­lah b. Cahş, Uhud Sa­vaşı gü­nünde bana şöyle dedi: “Biz, Allah’a dua et­me­ye­lim mi?” Böy­lece bir ke­nara çe­kil­dik. Ab­dul­lah b. Cahş şu duayı yaptı: “Ya Rabbi! Is­rarla sen­den is­ti­yo­rum ki yarın düş­manla kar­şı­laş­tı­ğımda bana gücü, kuv­veti şid­detli, öf­kesi de şid­detli olan bir ki­şiyi rast­lat ki Senin yo­lunda onunla çar­pı­şa­yım. O da be­nimle çar­pış­sın. Sonra beni alıp bur­numu ve ku­la­ğımı kes­sin, kar­nımı yar­sın. Yarın mah­şerde, Senin hu­zu­runa var­dı­ğımda, “Ey Ab­dul­lah! Senin bur­nunu ve ku­la­ğını kim kesti?” diye so­ra­cak­sın. Ben de di­ye­ce­ğim ki: “Ey Rab­bim! Senin ve Ra­sû­lü­nün yo­lunda oldu.” Sen o zaman “Doğru söy­le­din.” di­ye­cek­sin.” (Vak­kâs (r.a) devam eder) Ben, Uhud gü­nü­nün ak­şa­mına doğru Ab­dul­lah’ı gör­düm. Burnu ve ku­lağı ke­sil­miş ol­duğu halde ipe ta­kıl­mıştı.” İşte mu­hab­be­tul­lâh, işte mu­hab­bet-i Ra­sû­lil­lâh…

Süf­yân-ı Sevrî (k.s), “Mu­hab­bet, Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’a tâbi ol­mak­tır.” der.

Se­riyyu’s-Sa­katî (k.s) şöyle der: “Allah’ı seven yaşar, dün­yaya mey­le­den şaşar, ahmak adam sabah ve akşam bir hiç uğ­runa koşar, akıllı o kim­se­dir ki dur­ma­dan hep kendi ayıp­la­rını eşer.”

Yahya b. Muaz (k.s), “Mu­hab­bet­ten har­dal ta­nesi ka­darı, mu­hab­bet­siz yet­miş se­ne­lik iba­det­ten daha se­vimli ge­li­yor bana.” der.

Zen­nûn-i Mısrî (k.s), Allah’a şöyle yal­va­rı­yor: “Ya Rabbi! Benim ca­nımı ala­ca­ğın zaman beni ölüm me­le­ğine tes­lim etme. Ca­nımı biz­zat sen al. Ya Rabbi! Beni ce­hen­neme ata­cak­san ce­hen­nemde baş so­rumlu melek olan “Mâlik’e” tes­lim etme. Ken­din beni ce­hen­neme at ya Rabbi! Şayet beni cen­ne­tine ko­ya­cak­san baş so­rumlu melek olan “Rıd­vân’a” da beni tes­lim etme. Beni cen­ne­tine ken­din koy ya Rabbi!”

Ya Rabbi! Sev­dik­le­rini bize sev­dir. Sev­dik­le­rinle biz­leri bu­luş­tur. Sev­dik­le­rinle biz­leri yaşat. Sev­dik­le­rinle biz­leri haş­ret ve sev­dik­le­rinle biz­leri Fir­devs cen­ne­tinde bu­luş­tur. Âmin…

  1. Mâide, 5/54. ↩︎
  2. Bakara, 2/165. ↩︎
  3. Âl-i İmrân, 3/54. ↩︎
  4. Nisâ, 4/45. ↩︎
  5. Deylemî, Hz. Enes’ten rivayet etmiştir. ↩︎
  6. Âl-i İmrân, 3/31. ↩︎
  7. Haşr, 59/7. ↩︎
  8. Âl-i İmrân, 3/31. ↩︎
  9. Ahzâb, 33/21. ↩︎
  10. Kâdı İyaz, Hz. Ali’den rivayet etmiştir. ↩︎