Seküler Dünyada Müslümanca Var Olmak II

66. Sayı · 2021/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

İslam’ı ve Dünyayı Fıkhetmek: Tefakkuh

Te­fak­kuh, İslam’ı ve dün­yayı te­enni ve fe­ra­setle an­lama ça­ba­sını, hakkı ve­ril­miş bir fık­hetme gay­re­tini ifade eder. Bir başka de­yişle te­fak­kuh, kendi il­mi­ha­li­mizi iyice öğ­re­nip ge­liş­tir­mek ve onu sa­hada nasıl tat­bik ede­ce­ği­mizi et­raf­lıca dü­şün­mek de­mek­tir. Bu an­lamda te­fak­kuh sa­dece ulema ve fu­ka­hâ­nın işi de­ğil­dir. Evet, onlar tek­nik ma­nada fı­kıhla iş­ti­gal edip şer‘î ah­kâmı is­tin­bât ede­cek ve muh­te­lif hâ­di­sâta dair iç­ti­hat ve fet­vada bu­lu­na­cak­lar­dır. Ancak her bi­linçli Müs­lü­ma­nın da şu iki aşa­mada so­rum­lu­luğu bu­lun­mak­ta­dır. Bi­rin­cisi, temel farz-ı ayn­la­rın öte­sinde sos­yal sta­tü­sü­nün ih­ti­yaç­la­rına ve eği­tim-kül­tür se­vi­ye­sine göre İslam’ı tah­sil edip der­sini iyi ça­lış­mak. Buna göre kişi ka­tıl­dığı fıkıh, hadis ve tef­sir ders­le­rin­den, soh­bet ve va­az­lar­dan, ule­ma­nın ki­tap­la­rın­dan, ho­ca­lar­dan al­dığı fet­va­lar­dan edin­diği bil­gi­leri haz­me­dip bun­lar üze­rinde te­fek­kür ede­cek­tir. İkin­cisi, bu bil­gi­ler içe­ri­sin­den amelle ala­kalı olan­ları kendi sa­ha­sında nasıl tat­bik ede­ce­ğini, on­ları dün­ya­sına nasıl yan­sı­ta­ca­ğını enine bo­yuna de­ğer­len­dir­mek. Bunun için de il­gili va­kı­ayı bir şir­ket pro­je­si­nin fi­zi­bi­lite ça­lış­ma­sın­daki has­sa­si­yeti kadar iyi in­ce­le­ye­cek ve o ko­nuda dün­yayı fık­het­meye ça­lı­şa­cak­tır. Kendi il­mi­ha­li­mizi öğ­re­nip ge­liş­tir­mek­ten kasıt da bu iki aşa­ma­dır. Şimdi bu iki aşa­ma­nın usûl-i fıkhını izah ede­bi­li­riz:

1. Tek­lif-i mâ lâ yutâk yok­tur: Kişi, gü­cü­nün yet­ti­ği­nin öte­sinde bir şey­leri ye­rine ge­tir­mekle mesul de­ğil­dir. Buna göre dün­ya­nın çok bo­zul­du­ğun­dan, za­ma­nın şart­la­rın­dan ve İslam’ı ya­şa­ma­nın zor­lu­ğun­dan dem vur­mak ge­çerli bir ma­ze­ret ol­ma­mak­ta­dır. Her zaman ve her yerde çok iyi bir Müs­lü­man olmak müm­kün­dür. Çünkü her­kes kendi şart­la­rına ve elin­deki im­kân­lara göre he­saba çe­ki­le­cek­tir.

2. Her fi­i­lin şer‘î bir hükmü var­dır: Allah Teâlâ di­ni­mizi ke­male er­di­rip ni­me­tini tas­ta­mam ihsan et­tik­ten sonra her ey­le­mi­miz farz, vâcip, men­dup, mübah, mek­ruh ve haram şek­lin­deki şer‘î hü­küm­ler­den bi­ri­nin al­tına yer­leş­mek­te­dir. Başka bir ta­birle Allah Teâlâ bizim mu­ay­yen bir fiili yap­ma­mız­dan ya ra­zı­dır, ya de­ğil­dir. Razı ol­du­ğunda da ya biz­den onu hu­susî ola­rak yap­ma­mızı is­te­mek­te­dir ya da bizi o fiili yapıp yap­ma­makta mu­hay­yer bı­rak­mış­tır. O halde her mü­kel­le­fin mes­le­ğinde ve sair ha­ya­tında yap­mak veya yap­ma­mak şık­la­rın­dan bi­rini ter­cih etmek zo­runda kal­dığı ey­lem­le­rin şer‘î hük­münü müm­kün mer­tebe öğ­ren­mesi ge­rek­mek­te­dir. Şer‘î hükmü bilme im­kânı var­ken bunda tak­si­rat gös­ter­mek bir­çok yerde ki­şiyi me­su­li­yet­ten kur­tar­ma­mak­ta­dır. Zira fa­kih­ler ce­ha­le­tin ma­ze­ret ol­ma­dığı du­rum­ları tes­pit et­miş­ler­dir.

Fakih ol­ma­yan Müs­lü­man­lar için as­lo­lan şer‘î hü­küm­leri fa­kih­ler­den al­mak­tır. Ancak ha­ya­tın hızlı akışı içe­ri­sinde bir­çok zaman fa­kihe ula­şıp hükmü öğ­ren­mek için ye­terli vakit bu­lun­ma­makta veya da me­se­le­nin ay­rın­tı­la­rını fa­kihe nak­le­de­bil­mek güç­leş­mek­te­dir. Böyle du­rum­larda bir ey­le­min mu­ha­tabı olan kim­se­nin kendi dinî bil­gisi ile belli bir mu­ha­ke­mede bu­lu­nup o ey­lemde Allah’ın rı­za­sı­nın ne­rede ol­du­ğunu gör­meye ça­lış­mak­tan başka bir yolu kal­ma­mak­ta­dır. Yu­ka­rıda iki aşa­ma­sın­dan bah­set­ti­ği­miz te­fak­kuh fa­a­li­yeti de tam ola­rak bu­rada iş gör­mek­te­dir. Mez­kûr du­rum­larda bu fa­a­li­ye­tin ya­pıl­ma­ması tak­di­rinde kişi şer‘î hükmü hiç dü­şün­me­yip sa­dece dün­yevî po­zis­yo­nunu kâle ala­cak­tır. Bunun belli bir zaman sonra se­kü­ler bir hayat tar­zına ev­ri­le­ceği âşi­kâr­dır.

3. Her­kes kendi cep­he­sin­den me­sul­dür: İslam’ı tüm dün­yaya hâkim kıl­mak şek­linde bütün üm­meti bile aşa­cak büyük iş­leri dert edin­mek ve bu dert­ten ötürü (!) kendi cep­he­sin­deki va­zi­fe­leri ihmal etmek ciddi bir ha­ta­dır. Üm­me­tin ule­ması, fu­ka­hâsı ve sair bü­yük­leri el­bette ki büyük re­simde ne olup bit­tiği ile belli açı­lar­dan il­gi­le­ne­cek ve çok tek­nik mev­zu­larla iş­ti­gal ede­bi­le­cek­tir. Ancak diğer mü­kel­lef­ler kendi cep­he­le­rinde te­fak­kuh fa­a­li­ye­tinde bu­lun­mak ve ulaş­tık­ları so­nuç­ları fi­i­li­yata ge­çir­mek için ça­ba­la­ya­cak­lar­dır.

4. Mu­kad­di­metü’l-vâcip vâ­cip­tir: Şer‘î bir ve­ci­be­nin ye­rine ge­ti­ri­le­bil­mesi için ge­rekli bütün ha­zır­lık­lar da o ve­ci­be­nin ken­disi gibi şer‘î bir ve­ci­be­dir. Buna göre şer‘î bir ve­ci­beyi ye­rine ge­ti­re­me­mek onu müm­kün kı­la­cak se­bep­leri ha­zır­lama hu­su­sunda ki­şi­nin me­su­li­ye­tini or­ta­dan kal­dır­maz. Usul-i fı­kıhta bu sebep ve ha­zır­lık­lara mu­kad­dime veya mu­kad­di­metü’l-vâcip de­nil­mek­te­dir. Ör­ne­ğin Allah Teâlâ, im­kânı olan Müs­lü­man­ları hac fa­ri­zası ile mü­kel­lef kıl­dık­tan sonra bu Müs­lü­man­la­rın Mekke’ye gi­de­bil­mek için ge­rekli yol­cu­luk ha­zır­lık­la­rını yap­ma­ları, me­sela bir hac or­ga­ni­zas­yona baş­vur­ma­ları veya uçak bi­let­le­rini kes­me­leri de şer‘an vâcip ol­mak­ta­dır. Ben­zer bir şe­kilde üm­me­tin farz-ı ki­fâye olan ci­hadı ye­rine ge­ti­re­bil­mek için ge­rekli savaş tek­no­lo­ji­sini veya sa­vunma sa­na­yisi gü­cünü oluş­tur­ması, me­sela silah fab­ri­ka­ları kur­ması veya savaş uçağı ge­liş­tir­mesi vâ­cip­tir.

Bir ve­ci­be­nin bir­den çok mu­kad­di­mesi ola­bi­le­ceği gibi mu­kad­di­me­le­rin bir­bi­rine bağlı bir hi­ye­rarşi oluş­tur­ma­ları da müm­kün­dür. Buna göre bir mu­kad­di­me­nin ye­rine ge­ti­ri­le­bil­mesi için ge­rekli başka bir mu­kad­dime de aslî ve­cibe ve ilk mu­kad­dime gibi şer‘î bir ve­ci­be­dir. Mu­kad­di­me­ler hi­ye­rar­şisi bu şe­kilde uza­yıp gi­de­bi­lir. Bu hi­ye­rar­şi­nin ça­lı­şı­lıp or­ga­nize edil­mesi de bir ve­ci­be­dir. Bu son ve­ci­beye göre mu­kad­di­me­le­rin or­ga­ni­zas­yonu ve ha­yata ge­çi­ril­mesi, aslî ve­ci­be­nin içinde vü­cuda ge­le­ceği va­sa­tın iyi bir şe­kilde bi­lin­me­sini ge­rek­ti­rir. Başka bir şe­kilde ifade ede­cek olur­sak dün­ya­nın o ve­ci­beyle ala­kalı olan kıs­mı­nın fık­he­dil­mesi icap et­mek­te­dir. Bu da sö­zünü et­ti­ği­miz te­fak­kuh fa­a­li­ye­ti­nin ikinci aşa­ma­sına denk gelir. Bu aşa­mada bir Müs­lü­man, mes­le­ğini veya ça­lış­tığı cep­heyi en az se­kü­ler bir pro­fes­yo­nel kadar öğ­ren­meye ve iş­le­rin hangi di­na­mik­lere göre ev­ril­di­ğini tes­pit et­meye ça­lı­şa­cak­tır. Zira ancak bu su­retle orayı şer‘î mak­sat­lara uygun bir şe­kilde yön­len­di­rip dö­nüş­tü­re­bi­lir.

5. Al­ter­na­tif­leri araş­tır­mak ve oluş­tur­mak ge­rek­li­dir: Şer‘î mak­sat­ları ye­rine ge­ti­rir­ken en uygun su­re­tin elde edi­le­me­mesi o mak­sat­la­rın ta­ma­men ihmal edil­me­sine sebep ol­ma­ma­lı­dır. Al­ter­na­tif du­rum­la­rın araş­tı­rı­lıp bu­lun­ması, bu­lu­na­mı­yorsa oluş­tu­rul­ması ge­re­kir. Zira mak­sat­la­rın en azın­dan bir kıs­mını ye­rine ge­tirme im­kânı var­ken bun­ları da zayi etmek kabul edi­le­mez bir du­rum­dur. Bir ve­ci­zede geç­tiği üzere:

ما لا يُدْرَكُ كُلُّهُ لا يُتْرَكُ جُلُّهُ

“Bir şeyin ta­mamı elde edi­le­mi­yorsa ta­mamı da ter­ke­dil­mez.”

Ay­rıca fu­kahâ ka­vâid-i fık­hiyyede de­miş­tir ki:

المَيْسُورُ لا يَسْقُطُ بالمَعْسُور

“Bir ve­cibe talep edil­diği şe­kilde ya­pı­la­mı­yor diye ya­pı­la­bil­diği ka­darı zim­met­ten sâkıt olmaz.”

Bu fıkıh kâ­i­desi, ule­ma­nın Rasûl-i Ekrem aley­his­se­lâm’ın şu hadis-i şe­ri­fin­den is­tin­bât et­tiği en meş­hur kâ­i­de­ler­den bi­ri­dir:

إِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ

“Size bir şeyi em­ret­ti­ğim zaman onu gü­cü­nüz yet­tiği ka­da­rıyla ye­rine ge­ti­rin.”1

İmam Cü­veynî (ra­hi­me­hul­lah) Gı­yâsî isimli ese­rinde mez­kûr kâ­i­de­nin dinde ne kadar aslî bir ko­numa sahip ol­du­ğunu vur­gu­la­ya­rak “Bu kâide, şer‘-i şe­ri­fin en temel ve­ci­be­leri ikame edil­diği müd­detçe ne­re­deyse hiç unu­tul­ma­ya­cak olan umumî kâ­i­de­ler­den­dir” (s. 337) de­miş­tir. Bu kâ­i­deye göre me­sela eli­nin veya ayak­la­rı­nın bir kısmı kesik olan bi­ri­nin ab­dest alır­ken geri kalan kısmı yı­ka­ması vâ­cip­tir. Keza na­mazda Fâ­ti­ha­nın sa­dece bir kıs­mını oku­ya­bi­le­nin bunu yap­ması ge­re­kir.

Se­kü­ler bir va­satta Müs­lü­manca var ol­maya ça­lı­şır­ken al­ter­na­tif­le­rin dik­kate alın­ması özel­likle ve­ci­be­le­rin mu­kad­di­me­leri açı­sın­dan bir za­ru­ret­tir. Aksi tak­dirde ve­ci­be­ler zayi olup ihmal edi­lir. Söz ko­nusu ve­ci­be­ler farz-ı ki­fâye cin­sin­den me­su­li­yet­ler ol­duğu zaman ise me­sele daha da teh­li­keli hâle gel­mek­te­dir. Zira farz-ı ki­fâ­ye­ler Müs­lü­man­la­rın umu­munu il­gi­len­di­ren mas­la­hat­ları temin et­tiği için ih­ma­lin za­rarı mün­fe­rit şa­hıs­larla sı­nırlı kal­ma­mak­ta­dır. Ay­rıca il­gili başka ve­ci­be­le­rin ye­rine ge­ti­ril­mesi de güç­le­şe­bil­mek­te­dir.

Bir ko­nuda al­ter­na­tif­ler araş­tı­rı­lı­yor veya oluş­tu­ru­lu­yor­ken başta bu işin dert edi­nil­mesi, ar­dın­dan o ko­nuda tec­rübe sa­hibi öncü Müs­lü­man­la­rın bi­ri­ki­min­den ya­rar­la­nıl­ması ge­rek­mek­te­dir. Ay­rıca is­ti­şa­re­ler yap­mak ve yar­dım­laş­mak da bir o kadar önem­li­dir. Allah Teâlâ “İyi­lik ve takva üzere yar­dım­la­şın.”2 bu­yur­mak­ta­dır. Es­lâ­fı­mı­zın fü­tüv­vet ah­lâ­kına mebni ola­rak ti­ca­ret sa­ha­sında kur­duğu ahî­lik teş­ki­latı gibi olu­şum­lar, te­fak­kuh me­se­le­sinde al­ter­na­tif­leri se­fer­ber et­me­nin güzel bir ör­ne­ğini teş­kil eder. Bugün için Müs­lü­man­la­rın kur­duğu bir­çok sivil top­lum ku­ru­luşu bu tür mak­sat­ları he­def­le­mek­te­dir. Keza İs­lamî ilim­lerde yol alan ta­le­be­ler için dü­şünce dün­ya­sın­daki kı­rılma dö­nem­le­rinde imam­la­rın or­taya koy­duk­ları tec­did fa­a­li­yet­leri önemli ör­nek­lik­ler oluş­tur­mak­ta­dır.

6. Her­ke­sin pa­yına düşen bir farz-ı ki­fâye var­dır: Her mü­kel­lef farz-ı ayn­la­rın dı­şında Müs­lü­man­la­rın bir ya­ra­sına mer­hem ola­cak bir farz-ı ki­fâye ile iş­ti­gal etmek zo­run­da­dır. Her­kes ye­rine ge­ti­re­ceği farz-ı ki­fâ­yeyi imkân ve ka­bi­li­yet­le­rine göre be­lir­ler. Belli bir cep­hede te­fak­kuh üzere bir farz-ı ki­fâ­yeyi ika­met etmek sa­dece bir ve­ci­beyi ye­rine ge­tir­mek de­ğil­dir. Se­kü­ler dün­yada kendi il­mi­ha­li­mizi ge­liş­ti­rip sa­hada tat­bik etmek de bu farz-ı ki­fâ­ye­lerle ola­cak­tır.

7. Farz-ı ki­fâ­ye­lerde hem asıl-fer iliş­kisi hem de ehem mühim sı­ra­la­ması gö­ze­til­me­li­dir: Farz-ı ki­fâ­ye­ler de mu­kad­di­me­ler gibi bir hi­ye­rar­şiyi ge­rek­ti­re­bi­lir. Yani bir far­zın ha­kikî an­lamda ye­rine ge­ti­ril­mesi başka bir far­zın ikame edil­miş ol­ma­sına bağlı ola­bi­lir. Bu du­rumda za­man­sal ola­rak aslın fere tak­dim edil­mesi ge­re­kir. Aksi tak­dirde Müs­lü­man­la­rın va­kit­leri ve im­kân­la­rı­nın heba edil­mesi söz ko­nusu olur. Ay­rıca asıl-fer iliş­kisi ol­ma­yan farz­lar ara­sında da daha ha­yatî ve daha önemli olan­la­rın ön­ce­len­mesi ge­re­kir.

Sonuç

Se­kü­ler dün­yada Müs­lü­manca var olmak, iti­kâdî ve amelî olmak üzere iki hu­susta mu­vaf­fak ola­bil­meye bağ­lı­dır. Bi­rin­cisi, se­kü­ler dün­ya­nın âmen­tü­süne bi­linçli bir şe­kilde “Lâ” di­ye­rek kendi âmen­tü­müzü ha­ya­tın her ala­nında his­set­meye ça­lış­mak. İkin­cisi, se­kü­ler dün­ya­nın il­mi­ha­line tes­lim ol­ma­ya­rak kendi il­mi­ha­li­mizi or­taya koy­mak. Bunun için de her mü­kel­le­fin yu­ka­rı­daki yedi kâ­i­deyi dik­kate ala­rak ciddi bir te­fak­kuhta bu­lun­maya ih­ti­yacı var­dır. Zira se­kü­ler­liği bes­le­yen önemli bir damar da fık­hın ve te­fak­kuhun ek­sik­li­ği­dir. Fık­hın takva ehli ger­çek fu­ka­hâ­nın elinde tec­dit edil­mesi ve top­lumda aslî fonk­si­yo­nunu icra et­mesi çok büyük ve uzun va­deli bir me­sele. Ancak te­fak­kuh hu­su­sunda kim­se­nin bir ma­ze­reti yok. Ço­cuk­la­rını Müs­lü­manca bir ter­bi­yeyle ye­tiş­tir­meye talip bir ebe­veyn al­ter­na­tif­ler üze­rinde te­fak­kuh et­meye mec­bur­dur. Kam­püste Müs­lü­manca var ol­mayı is­te­yen öğ­ren­ci­ler kam­püsü ve üni­ver­site ha­ya­tını te­fak­kuh ede­cek­ler­dir. Se­kü­ler bir dün­yaya teşne olmak is­te­me­yen, âhi­re­tini dert edi­nen dev­let ve si­ya­set ri­câli, ilim ve fıkıh eh­liyle dir­sek te­ma­sında ola­cak, bu­lun­duk­ları ma­kam­larda Müs­lü­manca var ola­bil­me­nin im­kân­la­rını zor­la­ya­cak­lar­dır. İs­lamî ilim­leri tah­sil eden ta­le­be­ler aka­de­mi­nin se­kü­ler gaye ve dokt­rin­le­rine tes­lim ol­ma­ya­cak; İs­lamî ilim­leri şer‘î bir ze­minde ve büyük imam­la­rın kav­ra­yı­şıyla nasıl tah­sil edip ge­liş­ti­re­ce­ğini dü­şü­ne­cek ve bu min­valde bugün için ilim tah­si­li­nin mâ­hi­yeti üze­rine te­fak­kuhta bu­lu­na­cak­tır.

  1. Buhârî, 2778; Müslim, 1337. ↩︎
  2. Mâide, 5/2. ↩︎