Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Her Canlı Rızkı ile Beraber Doğar

64. Sayı · 2020/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Rez­zâk-ı âlem (bütün can­lı­la­rın rız­kını te­kef­fül eden, üst­le­nen) yal­nız ve yal­nız Allah’tır (c.c).

“Nice can­lı­lar var­dır ki, (onlar) kendi rı­zık­la­rını ta­şı­mak­tan aciz­dir­ler (rı­zık­la­rını ken­di­leri temin ede­mez­ler). On­ları da sizi de rı­zık­lan­dı­ran Allah’tır. O her şeyi çok iyi işi­ten ve çok iyi bi­len­dir”1

“Yer­yü­zünde kı­pır­da­yan hiç­bir canlı var­lık yok­tur ki, rızkı Allah’a ait ol­ma­sın. Allah her can­lı­nın ha­yatta iken yer­leş­tiği (ba­rın­dığı) yeri ve ile­ride (ölüm­den sonra) ko­nu­la­cağı me­kânı da bilir. Her şey apa­çık bir ki­tapta (Levh-i Mah­fuz’da) ka­yıt­lı­dır.”2

Bu âyet-i ce­lî­lede Allah (c.c) her can­lı­nın rız­kını ve­re­ce­ğini vaat edi­yor ancak o can­lı­nın kı­pır­da­ma­sını, ha­re­ket et­me­sini de şart ko­şu­yor; “Kı­pır­da­yan hiç­bir canlı var­lık yok­tur ki, rızkı Allah’a ait ol­ma­sın.” bu­yu­ru­lu­yor; işte bizim ha­re­ke­ti­miz, ko­şuş­tur­ma­mız ve ça­lış­ma­la­rı­mız da birer “kı­pır­dama”dır.

Kur’ân-ı Kerîm, Mer­yem Va­li­de­miz’den şöyle bah­se­der: “Doğum san­cısı onu hurma ağa­cına yas­lan­maya zor­ladı. “(Ha­lin­den üzü­le­rek) keşke bun­dan önce öl­sey­dim de unu­tu­lup git­sey­dim.” dedi. (Melek, Mer­yem’in) aşağı ta­ra­fın­dan (ona) şöyle nida etti: Sakın üzülme, Rab­bin alt ta­ra­fında bir ırmak akıttı. Hurma ağa­cını ken­dine doğru sil­kele, (yani kı­pır­da­yı­ver, ha­re­ket et ki rızık ola­rak) üze­rine taze ve olgun hur­ma­lar dö­kül­sün.”3

Rızkı veren Allah, rız­kın tak­si­mini yapan yine Allah’tır. Allah (c.c), “li­hik­me­tin”, di­le­di­ği­nin rız­kını ge­niş­le­tir; di­le­di­ği­nin­kini de da­ral­tır. “Şüp­he­siz ki Rab­bin di­le­di­ği­nin rız­kını ge­niş­le­tir ve (di­le­di­ği­nin­kini de) da­ral­tır. Şüphe yok ki Allah, kul­la­rı­nın hal­le­rin­den ha­ber­dar­dır ve her şeyi layık-ı vec­hiyle gö­ren­dir.”4

“Hem bil­me­di­ler mi ki, şüp­he­siz Allah, di­le­di­ğine rızkı ge­niş­le­tir ve (di­le­di­ğine) da­ral­tır. Doğ­rusu bunda, iman ede­cek bir kavim için nice de­lil­ler var­dır.”5

İn­san­la­rın çoğu rız­kın bol ve­ril­me­sin­deki hik­meti bi­le­mez­ler. Zan­ne­der­ler ki, rız­kın bol ve­ril­me­si­nin se­bebi şeref ve üs­tün­lük­tür; kı­sıl­ma­sı­nın se­bebi de zil­let ve mes­ke­net­tir.

Bur­salı İs­mail Hakkı (r.a), Rûhu’l-Beyân isimli ese­rinde rı­zıkla ala­kalı şöyle bir olayı zik­re­der: “Musa (a.s), Allah (c.c) ta­ra­fın­dan, Tûr-i Sina’ya davet edil­di­ğinde uzun süre zar­fında ai­le­si­nin ba­kımı ne ola­cak, rı­zık­ları nasıl temin edi­le­cek diye en­di­şe­le­nir. Allah (c.c), ona şöyle nida eder: “Ey Musa! Elin­deki asanı önünde bu­lu­nan taşa vur.” Bu vuruş üç kere tek­rar­la­nır ve her vu­ruşta taş ya­rı­lır ve pırıl pırıl taş or­taya çıkar. Ni­ha­yet üç kat de­rin­lik­teki taşın içinde, ağ­zında rızık ola­rak yeşil bir ot bu­lu­nan bir bö­ce­ğin tes­bi­hatla meş­gul ol­du­ğunu gö­rünce mak­sat hâsıl olur ve yo­luna devam eder. Taşın üç kat de­rin­li­ğin­deki o bö­ce­ğin tes­bi­hatı şu şe­kil­de­dir:

“Beni gören, benim bu­lun­du­ğum yeri bilen, benim tes­bi­ha­tımı işi­ten, bana rızık veren ve beni hiç­bir zaman unut­ma­yan ey Rab­bim! Şüp­he­siz ki sen kemâl sı­fat­larla mut­ta­sıf ve tüm nok­san sı­fat­lar­dan mü­nez­zeh­sin.”

Rızık, can ta­şı­yan her can­lıya Allah’ın sevk et­tiği, sun­duğu ve yenip içi­len şeye denir. Hiç kim­se­nin ne ömrü rız­kın­dan fazla olur ne de rızkı öm­rün­den. Her­kes, ken­di­sine tah­sis edi­len rızkı helal olsun haram olsun mut­laka öl­me­den tü­ke­tir. Hiç­bi­ri­nin baş­ka­sına ait olan bir rızkı ye­mesi veya ken­di­sine tah­sis edi­len rızkı ye­me­mesi dü­şü­nü­le­mez.

Rızık; yiyip iç­ti­ği­miz, tü­ket­ti­ği­miz şey­lere denir. Eli­niz­deki ma­lı­nız, ser­ve­ti­niz sizin rız­kı­nız değil belki siz­den son­ra­ki­le­rin rız­kı­dır. Allah’ın bir ku­luna tah­sis et­tiği bir rızkı bir baş­ka­sı­nın tü­ket­mesi müm­kün de­ğil­dir. Ha­ra­mın da rızık ola­bi­le­ceği hu­su­sunda ehl-i sün­net âlim­le­ri­nin it­ti­fakı var­dır. Ancak her mü’min haram, habis ve hatta şüp­heli olan şey­ler­den şid­detle ka­çı­nıp, helal ve temiz olanı ara­makla mü­kel­lef­tir. Bu bir farz-ı ayn­dır. Çünkü ha­ramla bes­le­nen bir beden ce­hen­nem ya­kıtı ol­mak­tan başka bir işe ya­ra­maz. Bu be­de­nin ıs­lâhı ve haram kir­le­rin­den te­miz­le­nişi ancak ce­hen­nem ateşi ile müm­kün­dür. Bu ko­nuda Allah (c.c) şöyle bu­yu­ru­yor: “Ye­tim­le­rin mal­la­rını zul­men (hak­sız yere) yi­yen­ler, ka­rın­la­rına ancak ateş yemiş olur­lar (sa­dece ateş dol­dur­muş olur­lar). Onlar çok ya­kında alev alev yanan (tu­tu­şan) bir ateşe gir­di­ri­le­cek­ler­dir (so­ku­la­cak­lar­dır).”6

Her farz­dan önce asıl ve temel bir farz var­dır ki o da helal lok­ma­dır, helal ile bes­len­mek­tir. Bu ise tüm salih amel­le­rin, ha­ya­tı­mı­zın aslı esası ve ol­mazsa ol­ma­zı­dır. Te­mel­siz bir bi­naya güven ol­ma­dığı gibi ha­ram­za­de­le­rin yap­tık­ları amel­lere de güven olmaz. Çünkü ha­ramla iş­ti­gal eden kim­se­le­rin ne amel­leri, ne dua ve ni­yaz­ları, ne de yal­va­rış ve ya­ka­rış­ları mak­bul olmaz. Ya­pı­lan bütün salih amel­le­rin ka­bule şayan bir iba­det ola­bil­me­si­nin temel şartı, ol­mazsa ol­mazı helal lokma ve halis bir ni­yet­tir.

Ebû Hu­reyre’den (r.a) şöyle bir hadîs-i şerîf nak­le­di­lir: “Ra­sû­lul­lah (s.a.v), “Allah (c.c) tay­yib­dir (ter­te­miz­dir). Tay­yib olanı (temiz ve helâl olanı) kabul eder. Yüce olan Allah, pey­gam­ber­lere neyi em­retti ise (em­ret­tiği şeyin ay­nı­sını) mü’min­lere de em­ret­miş­tir.” bu­yurdu ve şu ayet­leri okudu: “Ey Pey­gam­ber­ler! Temiz ve helal rı­zık­lar­dan yi­yi­niz ve salih amel­ler iş­le­yi­niz.7 Mu­hak­kak ben sizin yap­tık­la­rı­nızı en iyi bi­le­nim.”8; “Ey mü’min­ler! Size ver­di­ği­miz rı­zık­la­rın temiz ve helal olan­la­rın­dan yi­yi­niz. Eğer yal­nız Allah’a kul­luk edi­yor­sa­nız Ona şük­re­di­niz.”9 Sonra Efen­di­miz (s.a.v) uzun bir sefer ha­linde (yor­gun, argın) toz top­rak içinde el­le­rini se­maya kal­dır­mış, “Ya Rabbi! Ya Rabbi!” diye dua eden bir adam­dan bah­setti. “Bu ada­mın ye­diği haram, iç­tiği haram, giy­diği ha­ramdı. (Ta­ma­men) ha­ramla bes­le­nen bu ada­mın duası nasıl kabul edil­sin!” bu­yur­du­lar.”10

Bu hadîs-i şe­rîfte gö­rül­düğü üzere; du­a­nın ka­bulü için ara­nan şart­lar mev­cut ol­duğu halde du­a­nın kabul ol­ma­yışı, temel ve asıl şart olan ha­ram­dan uzak durma ve ha­ram­dan arınma şar­tı­nın bu­lun­ma­ması se­be­biy­le­dir. Ay­rıca bu hadîs-i şe­rîfte geçen her iki ayette de önce “helal yi­yi­niz” sonra da “salih amel ya­pı­nız” em­ri­nin gel­me­sinde de -Al­lâhu a‘lem- şuna işa­ret edil­mek­te­dir: Ha­ramla meş­gul ve ha­ramla iç içe olan­lar ko­layca salih amele yö­ne­le­mez­ler. Zo­raki yö­nel­se­ler bile bu defa iba­det­teki hazzı, hu­zuru, tadı ve ne­şeyi ala­maz­lar. Hakkı hak ola­rak ba­tılı da batıl ola­rak al­gı­la­yıp ayırt etme ka­bi­li­ye­tin­den mah­rum olur­lar. Do­la­yı­sıyla iba­detle arzu edi­len ve ara­nan ana gaye ve he­defe ulaş­mak­tan mah­rum ka­lır­lar, ves­se­lam.

Gü­nü­müzde ka­pi­ta­list zih­ni­yeti ta­şı­yan bir takım in­san­lar ve züm­re­ler, zulüm ve taş­kın­lıkta o de­rece ileri git­ti­ler ki; her şeye biz sahip ola­lım, her şey bizim olsun en­di­şesi ile insan, hay­van, bitki de­me­den her can­lıyı kat­le­dip yok etmek su­re­tiyle Allah’ın mül­künde hü­küm­dar­lık ve sal­ta­nat kur­maya kal­kış­tı­lar.

Allah Teâlâ, yer­yü­zünü sar­sıl­maz bir denge üze­rine ya­rat­mış ve ya­rat­tığı her var­lı­ğın (her can­lı­nın) rız­kını cö­mertçe, bol bol ihsan et­miş­tir. Eğer in­sa­noğlu Allah’ın yer­yü­zünde tah­sis et­tiği bu mu­az­zam, bu sar­sıl­maz den­geye mü­da­hale edip boz­maya kal­kış­mazsa, rast­gele her şeye bur­nunu sok­maya ça­lış­mazsa, val­lahi, Allah’ın yer­yü­zünde var et­tiği bu kay­nak­lar, bu son­suz ni­met­ler hem bütün in­san­lığa hem de can­lı­la­rın ta­ma­mına yeter ve artar bile. Çünkü Allah Teâlâ, ya­rat­mış ol­duğu her can­lıyı rızkı ile be­ra­ber ya­rat­mış­tır.

Allah’ın ya­rat­tığı bütün can­lı­lar, “eko­lo­jik ola­rak” yer­yü­zü­nün den­ge­si­nin te­me­lini oluş­tu­rur­lar. Allah hiç­bir can­lıyı, hiç­bir var­lığı -hâşâ- fay­da­sız yere, bo­şuna ya­rat­ma­mış­tır. Ya­ra­tı­lan her şey bir se­bebe ve derin bir hik­mete mebni ola­rak ya­ra­tıl­mış­tır. Me­sela bize balı bir şifa ola­rak sunan arı­lar çi­çek­ten çi­çeğe ko­nar­ken doğal ola­rak bir aşı­lama gö­re­vini icra eder­ler. Tarla fa­re­leri top­rağı eşip deş­me­le­ri­nin so­nu­cunda top­ra­ğın ha­va­lan­ma­sını sağ­la­mış olur­lar ve bö­cek­leri yiyip ta­di­lat ya­par­lar. So­lu­can­lar ise top­rak­taki azot çev­ri­minde ve eroz­yo­nun azal­tıl­ma­sında rol oy­nar­lar. Çok za­rarlı gör­dü­ğü­müz yı­la­nın ne ya­rarı var der­se­niz; yer­yü­zünde var olan bir çeşit zehri yok et­meye yarar. Hu­lasa, eko­lo­jik ola­rak yer­yü­zü­nün den­ge­si­nin bo­zul­ma­ması için bütün can­lı­lar bir­bi­rin­den farklı fay­da­lar sağ­la­mak­ta­dır­lar.

Küf­rün man­tığı hiç­bir zaman de­ğiş­me­miş­tir. Asır­lar ön­ceki an­la­yış ile asır­lar son­raki an­la­yı­şın aynı ol­du­ğunu ya­şa­ya­rak gö­rü­yo­ruz.

“Salih (a.s), kav­mine dedi ki: “Ey kav­mim! Allah’ın şu dişi de­vesi size bir mu­cize ola­rak gel­miş­tir. Bı­ra­kın onu Allah’ın ar­zında (mül­künde) ot­la­sın. Ona bir kö­tü­lük yap­ma­yın, sonra can ya­kıcı (elem ve ıs­tı­rap ve­rici) bir azaba uğ­rar­sı­nız.”11

Ama onlar küfür, taş­kın­lık, az­gın­lık­tan ve susuz ka­lı­rız en­di­şe­sin­den Allah’ın koy­duğu bu ya­sağı ihlal et­ti­ler. “Ni­ha­yet (bu) za­lim­leri kor­kunç bir çığ­lık (bir ses, bir uğultu) ya­ka­ladı. Böy­lece kendi yurt­la­rında diz üstü yı­ğı­lıp kal­dı­lar (diz üstü çöke kal­dı­lar). Sanki yer­yü­zünde (hiç) ya­şa­ma­mış­lar gibi iz­leri (şan­ları, şe­ref­leri, ser­vet­leri, makam ve mev­ki­leri ta­ma­men) si­li­nip gitti…”12

Yüz­lerce asır sonra aynı man­tı­ğın, aynı an­la­yış ve en­di­şe­nin hort­la­tıl­dı­ğını gö­rü­yo­ruz. Rızık ola­rak su­nu­lan bu ilâhi su ni­me­tini, susuz ka­lı­rız en­di­şesi ile bu defa bir de­veyi değil yüz­lerce de­ve­nin hun­harca ve in­saf­sızca kat­le­dil­di­ğini ib­retle mü­şa­hede ettik. Ey iman­sız, izan­sız ve in­saf­sız za­val­lı­lar ve eş­kı­ya­lar gü­ruhu! Suyu ya­ra­tan siz mi­si­niz?

Bütün güç­le­ri­nizi bir­leş­tir­se­niz, val­lahi, bir damla su mey­dana ge­ti­re­mez­si­niz.

Her canlı için suyu bir rızık ola­rak ya­ra­tan ve sunan Allah’tır.

Su Allah’ın, top­rak Allah’ın, hava ni­meti Allah’ın, mal ve mülk Allah’ın…

Her şey Allah’a ait iken size ne olu­yor e be in­saf­sız ve mer­ha­met­siz za­val­lı­lar?

Ger­çek ma­nada tev­hit inan­cı­nın ve Allah kor­ku­su­nun hâkim ol­ma­dığı gö­nül­lerde insaf ve mer­ha­met ara­mak bey­hude bir ara­yış­tır. Çünkü şef­kat ve mer­ha­me­tin kay­nağı iman­dır. Tabi ki güçlü ve sar­sıl­maz iman sa­hibi mü’min­le­rin şef­kat ve mer­ha­me­ti­nin daha farklı ol­duğu bir vâ­kı­a­dır (bir ger­çek­tir).

“Hz. Ebu­be­kir’in (r.a) imanı ile diğer mü’min­le­rin imanı tar­tı­la­cak olsa Hz. Ebu­be­kir’in imanı daha ağır gelir.” buy­rul­muş­tur. Böy­lesi güçlü ve sar­sıl­maz bir imana sahip olan Hz. Ebu­be­kir’in bir de mü­ba­rek du­dak­la­rın­dan dö­kü­lü­ve­ren şu şef­kat ve mer­ha­met dolu du­a­sına bir kulak ve­re­lim mi:

“Ey Rab­bim! Mah­şer günü bu aciz (ve naçiz) ku­lu­nun vü­cu­dunu o kadar büyük (o kadar büyük) eyle ki bu vü­cu­dumla ce­hen­nemi (ta­ma­men) dol­du­ra­yım ki ben­den baş­ka­sına kim­seye yer kal­ma­sın.” İşte iman, işte şef­kat, işte mer­ha­met. Rab­bim şe­fa­at­le­rin­den biz­leri his­se­dar eyle. Âmîn

  1. Ankebût, 29/60. ↩︎
  2. Hûd, 11/6. ↩︎
  3. Meryem, 19/23-25. ↩︎
  4. İsrâ, 17/30. ↩︎
  5. Zümer, 39/52. ↩︎
  6. Nisâ, 4/10. ↩︎
  7. Ayetin bu bölümünde salih amelin, helal lokmanın bir neticesi olduğuna işaret vardır. ↩︎
  8. Mü’minûn, 23/51. ↩︎
  9. Bakara, 2/172. ↩︎
  10. Müslim, Zekât, 65 (1015); Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 2 (2989); Ahmed ibn Hanbel , 2/328; Dârimi, 2/300. ↩︎
  11. A‘râf, 7/73. ↩︎
  12. Hûd, 11/67-68. ↩︎