Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Sahabe-⁠i Kiramı Bizzat Cenâb-⁠ı Hak Terbiye Etmiştir

57. Sayı · 2019/1

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Mülâkat: Ahmet Çinar – Necmeddin Beşikçi

Ashab-ı kiram hak­kında –la­yı­kıyla- bir şey­ler söy­le­ye­bil­mek ol­dukça uzun bir mesai ge­rek­tir­mek­te­dir. Zira bu konu sahip ol­duğu önem­den do­layı pek çok açı­dan ele alı­nıp araş­tı­rıl­ma­lı­dır. Gelin biz de ko­nu­muzu bir ter­tip içe­ri­sinde aşama aşama ele al­maya ça­lı­şa­lım:

Ön­ce­likle, Ra­sû­lul­lah’ın Allah Teâlâ nez­din­deki yü­ce­li­ğini ha­tır­lat­makta fayda gö­rü­yo­rum. Cenâb-ı Hakk’ın Pey­gam­ber Efen­di­miz’in hal ve ha­re­kâtı hu­su­sun­daki ted­biri, tak­diri de gü­zelce dü­şü­nül­meli, iyice araş­tı­rıl­ma­lı­dır.

Ol­dukça önemli ve has­sas bir nok­taya da dik­ka­ti­nizi çek­mek is­ti­yo­rum:

Bil­me­li­yiz ki Rasul-i Ekrem Efen­di­miz’in as­ha­bını, bi­da­ye­tin­den ni­ha­ye­tine dek biz­zat Allah Teâlâ ter­biye et­miş­tir. Cenab-ı Hak, on­ları, Ra­sû­lul­lah’la olan be­ra­ber­lik­leri sü­re­since ted­ricî bir eği­tim­den ge­çir­miş ve ni­ha­ye­tinde Pey­gam­ber Efen­di­miz’in her sö­züne kulak verip, Ona itaat eden ve tam ma­na­sıyla tes­li­mi­yet gös­te­ren bir top­lu­luk mey­dana ge­tir­miş­tir.

Ashab-ı kiram, hangi ko­nuda olursa olsun, Ra­sû­lul­lah’ın fi­il­le­ri­nin en fa­zi­letli ve kâmil fi­il­ler ol­du­ğunda şüphe et­mez­lerdi. Zira onlar; Allah Teâlâ’nın, Pey­gam­beri için daima mü­kem­mel olanı ter­cih et­ti­ğine ina­nı­yor­lardı.

İşte bu iti­kat­ları se­be­biyle de Cenâb-ı Hak, ashab-ı ki­ramı Ra­sû­lul­lah’la olan mü­na­se­bet­leri nis­pe­tinde ter­biye ba­sa­mak­la­rı­nın zir­ve­sine çı­kar­mış­tır. Sa­habe, ke­ma­lâ­tın zir­ve­sine bu ma­ka­mın ger­çek sa­hibi Nebiy-yi Zişan Efen­di­miz’le yük­sel­miş­ler­dir.

Allah Teâlâ’nın, on­ları yük­selt­miş ol­duğu mev­kii an­la­ya­bil­me­miz için bir­kaç hu­susa işa­ret ede­rek soh­be­ti­mize devam ede­lim:

Ke­male doğru giden ba­sa­mak­ları tek tek çıkan sa­habe-i ki­ra­mın ter­bi­ye­siyle ala­kalı pek çok âyet-i ke­rîme nazil ol­muş­tur. Bun­lar­dan ba­zı­ları on­ları doğ­ruya sevk etme ka­bi­lin­den ayet­ler­ken ba­zı­ları da onlar için itab ma­hi­ye­tin­deydi.

Evet, as­ha­bın ki­misi hak­kında, had ce­za­sını icab et­ti­re­cek ayet­le­rin nazil ol­duğu da bir ger­çek­tir. Fakat bun­la­rın hiç­biri se­be­biyle sa­habe-i ki­ra­mın mev­ki­ini ze­de­le­ye­cek şey­ler söy­le­ni­le­mez. Bi­la­kis Allah Teâlâ on­ları, şe­ri­a­tı­nın tat­biki için seç­miş­tir. Ni­ha­ye­tinde had­ler de ge­le­cek ne­sil­ler için tat­bi­katı söz ko­nusu olan şe­ri­a­tın hü­küm­leri içe­ri­sinde yer al­mak­ta­dır.

Cenab-ı Hakk’ın, ashab-ı ki­ramı, ima­nın en yük­sek de­re­ce­le­rine yük­selt­ti­ğini az önce ifade et­miş­tik. Bu hu­susu biraz daha vu­zuha ka­vuş­tu­ra­cak bir so­ruyla devam ede­lim:

Sa­habî efen­di­le­ri­mi­zin, Ra­sû­lul­lah’la geniş ka­tı­lımlı en son bu­luş­ma­ları ne zaman ol­muş­tur? Veda Haccı es­na­sında.

Ba­kı­nız, Rasûl-i Ekrem Efen­di­miz o büyük günde sa­ha­bî­le­rine şöyle bir soru yö­nelt­miş­tir:

“Şu anda hangi şe­hirde bu­lu­nu­yo­ruz?”

O günü bize ak­ta­ran sa­ha­bî­ler, “Bu soru kar­şı­sında he­pi­miz ses­siz kal­dık. Ra­sû­lul­lah’ın şehre yeni bir isim ve­re­ce­ğini zan­net­tik.” di­yor­lar.

Pey­gam­ber Efen­di­miz so­ru­la­rına devam etti:

“Şu an hangi ayda bu­lu­nu­yo­ruz?

…Hangi gün­de­yiz?”

Ashab-ı ki­ra­mın tavrı bütün so­ru­larda ay­nıydı. Olur ki Ra­sû­lul­lah yeni bir şey­ler söy­ler diye hepsi ses­siz­lik­le­rini mu­ha­faza etti.

Sizce onlar bu­lun­duk­ları şeh­rin Mekke-i Mü­ker­reme, ayın Zil­hicce ol­du­ğunu ve Arefe gü­nünde bu­lun­duk­la­rını bil­mi­yor­lar mıydı? Hayır hayır… hepsi du­ru­mun far­kın­daydı. Buna rağ­men “Olur ki Ra­sû­lul­lah yeni bir isim­len­dir­meye gider.” zan­nıyla hiç­biri cevap ver­meye te­şeb­büs et­medi. Zira onlar be­di­hi­yat­tan di­ye­bi­le­ce­ği­miz en âşi­kar bil­gi­le­rin bile Ra­sû­lul­lah ta­ra­fın­dan de­ğiş­ti­ri­le­bi­le­ce­ğine inan­mış­lardı.

Her­ke­sin ra­hat­lıkla bi­le­bi­le­ceği bu so­ru­ları dahi ce­vap­la­ma­mak, “Sen­den yeni bir bilgi bek­li­yo­ruz ya Ra­sû­lal­lah.” dü­şün­ce­siyle ses­siz­liği ter­cih etmek Allah Ra­sûlü’yle mü­na­se­bette ke­ma­lâ­tın zir­ve­si­dir.

Öy­leyse ge­çi­len her bir mer­ha­leyi bu sona ulaş­tı­ra­cak bir ba­sa­mak ola­rak dü­şün­me­li­yiz: Yeri geldi on­lara so­rum­lu­luk yük­lendi, bazı yön­len­dir­me­lere mu­ha­tab ol­du­lar, hatta itaba bile mu­ha­tab ol­du­lar ve hak­la­rında had ce­za­ları tat­bik edildi.

Bun­la­rın her biri ke­male doğru sey­re­den yol­cu­lu­ğun ted­ri­ci­li­ğine işa­ret eden bir takım tat­bi­kat­tan iba­ret­tir. Ta ki Cenab-ı Hak; on­ları, olur ki Allah Ra­sû­lün­den yeni bir şey­ler öğ­re­ni­riz ümi­diyle be­dihi bil­gi­leri dahi ses­len­dir­meme mer­te­be­sine ulaş­tırdı.

Az önce de ifade et­ti­ği­miz gibi ashab-ı kiram Allah Teâla’nın, Ra­sû­lul­lah’ın her ha­re­ke­tinde ve her işinde en mü­kem­mel ve efdal ola­nını ter­cih et­ti­ğini dü­şü­nü­yor­lardı. Faili doğ­ru­dan Allah Ra­sûlü ol­masa dahi onunla bir şe­kilde ala­kalı olan du­rum­larda bile Allah’ın, pey­gam­beri için en mü­kem­mel ola­nını ter­cih ede­ce­ğini dü­şü­nü­yor­lardı.

İs­ter­se­niz bunun de­li­lini de ifade et­meye ça­lı­şa­lım:

Allah Ra­sûlü’nün mü­ba­rek be­deni can­sız bir şe­kilde def­ne­dil­meyi bek­ler­ken vâki olan iki hâ­di­se­den bah­se­de­ce­ğim.

Allah Ra­sûlü yı­ka­nıp ke­fen­le­mek üzere ge­ti­ril­di­ğinde orada Hz. Ebu­be­kir Efen­di­mi­zin oğlu sa­habe-i ki­ram­dan Ab­dur­rah­man (r.a) da bu­lu­nu­yordu. Ab­dur­rah­man o gün, kendi ve­fatı için ayır­mış ol­duğu yemen ya­pımı güzel bir ku­maşı Allah Ra­sûlü’nün ke­fen­len­mesi ni­ye­tiyle tak­dim etti ama Ra­sû­lül­lah’ın üze­rin­deki el­bise hiç­bir ke­fenle de­ğiş­ti­ril­me­diği için kumaş Hz. Ab­dur­rah­man’a (r.a) geri ve­rildi. Hz. Ab­dur­rah­man ne yaptı sizce? Ab­dur­rah­man (r.a) ke­feni al­dık­tan bir müd­det sonra “Allah’ın, Ra­sûlü için razı ol­ma­dığı bir şeyi ben nasıl kul­la­na­bi­li­rim.” di­ye­rek onu hemen ta­sad­duk etti.

Şu sah­ne­nin bü­yük­lü­ğünü biraz da olsa dü­şün­meye ça­lı­şın lüt­fen.

Başka bir hâ­dise de mu­ha­cir­ler ile ensar ara­sın­daki şu ih­ti­laf­tır:

Mu­ha­cir­ler, Allah Ra­sûlü için bir kabir, ensar da bir lahit ha­zır­lı­yordu. Hz. Abbas: “Kabri ha­zır­la­yan Ebu Ubeyde b. Cer­rah ile lahdi yapan Ebu Talha el-En­sarî’ye birer elçi gön­de­re­lim. Han­gisi daha evvel bi­ti­rirse onu ter­cih ede­lim.” dedi. Ve ar­dın­dan şöyle dua etti: “Allah’ım! Ra­sû­lün için en ha­yırlı olanı sen seç.” Ebu Talha’nın te­şeb­büsü daha önce ne­ti­ce­lendi ve Efen­di­miz’i oraya def­net­ti­ler. Zira ashab-ı ki­ra­mın inancı, Ra­sû­lul­lah için tak­dir edi­le­nin en ha­yırlı ol­duğu is­ti­ka­me­tin­deydi.

Bakın, bu hâ­di­se­ler ashab-ı ki­ra­mın Allah Ra­sûlü’yle be­ra­ber dünya ha­ya­tında ge­çir­dik­leri son sah­ne­ler­dir.

Onlar biz­zat Cenab-ı Hakk’ın ter­biye et­tiği, yü­celt­tiği ve Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ke­ma­lâ­tını ken­di­le­rine öğ­ret­tiği bir top­lu­luk­tur. Allah Teâlâ on­ları, Ra­sû­lüne ikram et­tiği ilâhî ke­mâ­latı öğ­re­ne­bi­le­cek­leri bir de­re­ceye yük­selt­miş­tir.

Şimdi, ko­nu­muzla il­gili olan son bir soru daha so­ra­lım. Rasûl-i Ekrem’in ya­nında, her­kesçe malum olan bil­gi­leri bile ses­len­dir­mek­ten im­tina eden ashab-ı kiram efen­di­le­ri­mi­zin bizim nez­di­miz­deki mev­kii ne ol­ma­lı­dır? On­lara ba­kı­şı­mız, on­lara karşı mu­a­me­le­mizde tav­rı­mız nasıl ol­ma­lı­dır?

Bi­le­lim ki Allah Teâlâ, Hz. Musa’yı (a.s) “Gö­ze­ti­mi­mizde ye­tiş­ti­ri­le­sin diye…” ve “Seni biz­zat ken­dim(e elçi yap­mak) için ha­zır­la­dım.” bu­yu­ra­rak nasıl kendi gö­ze­timi al­tında ye­tiş­tir­diyse aynı şe­kilde sa­habe-i güzîn efen­di­le­ri­mizi de biz­zat ken­disi seç­miş ve ter­biye et­miş­tir.

Onlar, Rasûl-i Ekrem Efen­di­miz’le bir arada olmak için biz­zat Allah Teâla ta­ra­fın­dan se­çil­miş kim­se­ler­dir. Bu ha­ki­kati Ab­dul­lah b. Mes‘ûd’un (r.a) şu söz­leri ifade et­mek­te­dir1:

“Allah Teâlâ kul­la­rı­nın kalp­le­rine nazar etti de Mu­ham­med aley­his­se­lam’ın kal­bini en ha­yırlı kalb ola­rak gördü ve ken­di­sine seçti ve ona ri­sa­let va­zi­fe­sini verdi. Onun ar­dın­dan kul­la­rı­nın kal­bine tek­rar nazar etti ve as­ha­bın kalb­le­ri­nin en ha­yırlı kalb­ler ol­du­ğunu gördü ve on­ları Ra­sû­lul­lah’a yar­dımcı kıl­mak ve dini uğ­runda onunla be­ra­ber sa­vaş­mak üzere seçti.”

De­ğerli kar­deş­le­rim,

Cenab-ı Hakk’ın kul­la­rına ilk na­zarı ne­ti­ce­sinde Pey­gam­ber Efen­di­miz’i seç­mesi ve ikinci na­za­rıyla ashab-ı ki­ramı ter­cih et­mesi –hâşâ- öyle ba­yağı ve te­sa­dü­fen ger­çek­leş­miş bir şey de­ğil­dir. As­ha­bın, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in za­ma­nına denk gel­mesi ta­ma­men ilahî ta­sar­ru­fun bir ne­ti­ce­si­dir. Bu husus mev­zu­u­mu­zun en mühim nok­ta­sı­dır.

Şimdi ashab-ı kiram efen­di­le­ri­mi­zin bizim nez­di­miz­deki mev­kii ne ol­ma­lı­dır? so­ru­suna dö­ne­lim.

Söze, Pey­gam­be­ri­miz’in, as­ha­bıyla ve üm­me­tiyle if­ti­har et­ti­ğini söy­le­ye­rek baş­la­ma­lı­yım. Şöyle ki Efen­di­miz; “Ben pey­gam­ber­ler içinde size nasip olan pey­gam­be­rim, siz de üm­met­ler ara­sın­dan bana nasip ola­nı­sı­nız.” bu­yur­mak­ta­dır. Bu söz –her­ke­sin ra­hat­lıkla kabul ede­ceği gibi- ol­dukça de­ğer­li­dir. Bu hadîs-i şe­rîfle, Efen­di­miz biz­lere, Allah Teâlâ’nın pey­gam­ber­le­rini üm­met­le­riyle be­ra­ber tak­sim et­ti­ğini be­lirt­miş­tir. Bu ne ma­naya gel­mek­te­dir: Ümmet-i Mu­ham­med ve has­sa­ten Pey­gam­ber Efen­di­miz’le yüz yüze gö­rüşme şe­re­fine nail olup, onunla be­ra­ber otu­rup kal­kan, bütün ha­re­kât ve se­ke­nâ­tında Efen­di­miz’in ya­nında bu­lu­nan ashab-ı kiram haz­ret­leri Cenab-ı Hakk’ın Ra­sû­lul­lah için tak­dir et­tiği bah­ti­yar kim­se­ler­dir. Onlar gerek savaş mey­dan­la­rında gerek barış dö­nem­le­rinde Rasûl-i Ekrem Efen­di­miz’in ya­nın­dan hiç ay­rıl­ma­yan ve onun ter­bi­ye­sin­den geçen sa­ha­bî­ler­dir.

Ashab-ı kiram, Pey­gam­ber Efen­di­miz’e karşı olan va­zi­fe­sini acaba tam ma­na­sıyla ye­rine ge­ti­re­bil­miş­ler midir?

İlmî at­mos­feri bi­raz­cık so­lu­muş bir kim­se­nin ak­lına böyle bir soru ge­le­bi­lir mi?.. Ma­a­le­sef, gü­nü­müzde ge­le­bi­li­yor.

Ku­sura bak­ma­yın ama mü­rek­kep ya­la­mış bi­risi böyle bir soru so­ru­yorsa; bu, onun Pey­gam­ber Efen­di­miz’le (s.a.v) sa­habe ara­sın­daki hu­kuku hiç bil­me­di­ği­nin en açık de­li­li­dir. Zira sa­ha­be­nin Pey­gam­ber Efen­di­miz’le (s.a.v) ge­çir­diği par­lak zaman di­limi ta­sav­vur bile edi­le­mez. Allah Teâlâ (c.c) bu hu­susta şöyle bu­yur­muş­tur:

“Allah’a ve ahi­ret gü­nüne iman eden bir top­lu­lu­ğun, Allah’a ve pey­gam­be­rine düş­man­lık eden kim­se­lere -ba­ba­ları, oğul­ları, kar­deş­leri yahut diğer ak­ra­ba­ları da olsa- sev­giyle bağ­lan­dık­la­rını gö­re­mez­sin.

İşte Allah bu mü’min­le­rin kalp­le­rine imanı nak­şet­miş ve on­ları ka­tın­dan bir ruh ile des­tek­le­miş­tir. On­ları -orada ebedî kal­mak üzere- al­tın­dan ır­mak­lar akan cen­net­lere yer­leş­ti­re­cek­tir. Allah on­lar­dan razı ol­muş­tur, onlar da Ondan razı ol­muş­lar­dır. İşte onlar Allah’tan ya­na­dır­lar; iyi bi­lin­meli ki kur­tu­luşa ere­cek olan­lar da Allah’tan yana olan­lar­dır!”2

Evet, Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v), sa­habe-i kiram nez­dinde; anne, baba, evlat ve hatta kendi can­la­rın­dan bile daha sev­gi­liydi, de­ğer­liydi. As­ha­bın, Pey­gam­ber Efen­di­miz için nice gaz­ve­lerde, “Canım sana feda olsun Ey Allah’ın Ra­sûlü!” şek­lin­deki ses­le­niş­leri kay­nak­la­rı­mızda yer al­mak­ta­dır. Onlar Pey­gam­ber Efen­di­miz’i her türlü za­rar­dan ko­ru­mak için be­den­le­rini kal­kan ya­pı­yor­lardı. Bir sa­habî, İslâm’a, Ra­sû­lül­lah’a savaş açı­yor diye öz ba­ba­sına bile cephe ala­bi­li­yordu.

Bütün bun­lar­dan sonra “Sa­habe, Pey­gam­ber Efen­di­miz’e karşı olan va­zi­fe­sini tam ma­na­sıyla ye­rine ge­tir­miş midir?” so­rusu için ra­hat­lıkla di­ye­bi­li­riz ki, evet faz­la­sıyla ge­tir­miş­tir.

Gelin yeni bir soru daha so­ra­lım:

Sa­ha­be­nin dinî emir­lere ri­a­yet etme has­sa­si­yeti, fa­zi­let­leri, tak­va­ları vb. hu­sus­larda ne dü­şü­nü­yo­ruz? On­la­rın hu­su­sunda bir za­fi­yet­ten söz edi­le­bi­lir mi?

Onlar güzel ah­la­kın en üstün de­re­ce­le­rine sa­hip­ler­dir. Ashab-ı ki­ra­mın ada­let­leri hak­kında ko­nuş­mak bile de­ğer­le­rine halel ge­tir­meye yeter. Sa­habe hak­kında ko­nuş­tu­ğu­muzda, ke­li­me­le­ri­mize dik­kat et­meli, on­la­rın ma­ka­mını ze­de­le­ye­cek bir üs­lûp­tan azami de­re­cede ka­çın­ma­lı­yız. Zira de­fa­atle ifade et­ti­ği­miz gibi sa­habe, Allah Teâlâ’nın üstün kıl­dığı bir top­lu­luk­tur. Bu husus Kuran-ı Kerim’de pek çok ayette de gö­rül­mek­te­dir. Me­sela şu âyet-i ke­rîme sa­ha­be­nin fa­zi­let­le­rini ifade eden ayet­ler­den bi­ri­dir:

“O, Allah’ın el­çisi Mu­ham­med’dir. Onunla be­ra­ber olan­lar da kâ­fir­lere karşı sert, kendi ara­la­rında mer­ha­met­li­dir­ler. On­ları, Allah’ın lutûf ve rı­za­sına talip ola­rak hep rü­kûda ve sec­dede gö­rür­sün. Sec­de­nin te­si­riyle yüz­le­rine si­ma­ları otur­muş­tur. Tev­rat’ta onlar için ya­pı­lan ben­zetme budur.

İncil’deki mi­sal­leri ise bir ekin­dir: Çift­çi­leri se­vin­dir­mek üzere filiz verir, onu güç­len­di­rir, ka­lın­la­şır ve kendi sap­ları üze­rinde durur. Onlar yü­zün­den kâ­fir­ler öf­ke­den kah­rol­sun­lar diye (böyle ol­muş­tur). İman edip dünya ve ahi­rete ya­rarlı işler ya­pan­lara yani on­lara Allah bir ba­ğış­lama ve büyük bir mü­kâ­fat va­det­mek­te­dir.”3

Allah Teâlâ (c.c) kim­ler için bir ba­ğış­lama ve büyük bir mü­kâ­fat va­det­mek­te­dir?

O kim­se­ler, sa­ha­bî­ler değil, ayette zikri geçen “İman edip dünya ve âhi­rete ya­rarlı işler yapan” kim­se­ler­dir di­yen­ler var­dır. Ancak bu âyet-i ke­rî­me­nin son kıs­mında bu­lu­nan مِنْ harf-i ceri üze­rinde iyice dü­şün­me­miz ge­re­ki­yor. مِنْ, harf-i cer­ler­den bi­ri­dir ve harf-i cer­ler diğer edat­lar gibi bu­lun­duğu yerde ken­dine özel ma­na­la­rın­dan biri ile kul­la­nıl­dı­ğın­dan ken­di­le­rine hu­rûfu’l-meânî de denir. Bir kısım bi­datçi bu ayet­teki مِنْ harf-i ce­rini ba‘ziyet ma­na­sında kabul edip sa­ha­be­nin sa­dece bir kıs­mı­nın âdil ol­du­ğuna hük­met­miş­ler­dir. Bu kim­se­lere şu ce­vabı ver­me­miz ge­re­kir: Bu­ra­daki مِنْ ba‘ziyet değil be­yâ­niye ma­na­sında kul­la­nıl­mış­tır.

Bu ma­na­daki diğer bir kul­la­nım şu âyet-i ke­rî­me­de­dir:

“إن الذين كفروا من أهل الكتاب والمشركين في نار جهنم خالدين فيها”

“Şüp­he­siz ki ehl-i kitap ve müş­rik­ler gibi küfre düşen kim­se­ler son­suza dek ce­hen­nem ate­şin­de­dir­ler.”

Küfre düşen kim­se­ler kim­dir? Ehl-i kitap ve müş­rik­ler­dir. Şöyle ki bu­rada küfür ne sa­dece Ku­reyş müş­rik­le­riyle ne de sa­dece ehl-i ki­tapla sı­nır­lı­dır. Ak­sine bu iki züm­re­nin hep­sini ifade et­mek­te­dir. Âyet-i ke­rî­mede geçen “مِنْ” harfi, ism-i mev­sul­den sonra gel­miş min-i be­yâ­niy­ye­dir. Na­hiv­ci­le­rin açık­la­ma­la­rına göre umum sî­ğa­la­rın­dan biri olan ism-i mev­sûl be­yana ih­ti­yaç duyar.

Bun­dan do­layı Allah Teâlâ “الذين” ism-i mev­sû­lün­den mak­sa­dın ne ol­du­ğunu ondan sonra gelen min-i be­ya­niyye ile ehl-i kitap ve müş­rik­ler diye açık­la­mış­tır.

Genç­ler, dik­kat edin…

“Allah’ın el­çisi Mu­ham­med ve onunla be­ra­ber olan kim­se­ler…” aye­tinde de aynı şey söz ko­nu­su­dur. “Onunla be­ra­ber olan­lar” kim­dir? İman edip, sâlih amel iş­le­yen­ler­dir. İşte on­lara ba­ğış­lanma ve bol ecir var­dır.

Aye­tin so­nunda geçen “الذين ءامنوا وعملوا الصالحات منهم مغفرة وأجرا عظيما” “On­lar­dan iman edip sâlih amel iş­le­yen kim­se­lere Allah mağ­fi­ret ve bol ecir vaad et­mek­te­dir.” kıs­mın­daki “من” harfi aye­tin ba­şında gelen “الذين” ism-i mev­su­lü­nün be­ya­nı­dır. Bu­ra­daki “من” har­fi­nin niçin teb‘îziyye değil de beyan ya­pıl­dığı so­ru­la­bi­lir. Ben ise be­yâ­niyye ol­du­ğunu kesin ola­rak söy­le­ye­bi­li­rim. Çünkü bu­ra­daki harf teb‘îziyye ola­rak tak­dir edil­di­ğinde aye­tin sonu ba­şıyla çe­liş­miş olur. Aye­tin başı bütün sa­ha­bî­leri ih­tiva eder­ken so­nu­nun bir kısım sa­ha­beyi ih­tiva et­mesi açık bir çe­liş­ki­dir. Bun­dan do­layı bu çe­liş­ki­nin or­ta­dan kalk­ması için “من” har­fi­nin teb‘îziyye değil be­ya­niyye ol­ması ge­re­kir.

Bu nok­tada Allah Teâlâ’nın sa­ha­beyi öv­düğü başka ayet­lere bak­ma­mız da önem­li­dir.

“Allah sana ve mü’min­ler­den sana tabi olan kim­se­lere yeter”4 ayeti, “Allah’ın el­çisi Mu­ham­med ve onunla be­ra­ber olan kim­se­ler…” aye­tin­deki gibi sa­ha­be­nin fa­zi­le­tin­den bah­se­den genel ifa­de­ler­den­dir. Aynı min­val­de­dir. Hatta bu ifade Allah’ın, sa­ha­beye olan en büyük övgü ifa­de­le­rin­den­dir. Böyle bir­çok ayet var­dır.

Ana hat­la­rıyla veya de­rin­le­me­sine sa­ha­be­nin övül­düğü âyet-i ke­rî­me­leri araş­tır­sak “Kur’an’ın ta­mamı sa­ha­be­nin fa­zi­leti hak­kın­da­dır.” di­ye­bi­le­ce­ği­miz öl­çüde çok ol­duk­la­rını gö­rü­rüz. Ger­çek­ten de ben bunu abart­mak­sı­zın ya­kî­nen söy­le­ye­bi­li­rim. Sa­dece âyet-i ke­rî­me­leri araş­tır­sak ve o ayet­le­rin sebeb-i nü­zul­le­rine ba­kar­sak sa­ha­be­nin fa­zi­le­tiyle ala­kalı daha nice şey gö­rü­rüz. Ki­minde sa­ha­be­nin ta­mamı ki­mi­sinde bazı sa­ha­bi­ler övül­müş­tür.

“Mu­hâ­cir­le­rin ve en­sa­rın ilk­leri ile on­lara gü­zelce uyan­lar­dan Allah hoş­nut ol­muş­tur, onlar da O’ndan râ­zı­dır­lar. On­lara, son­suza dek hep içinde kal­mak üzere al­tın­dan ır­mak­lar akan cen­net­ler ha­zır­la­mış­tır. Büyük bah­ti­yar­lık işte budur.”5

“O ağa­cın al­tında sana ye­minle bağ­lı­lık sözü ve­rir­ler­ken bu mü’min­ler­den Allah razı ol­muş­tur.”6 Bu ayette ağa­cın al­tında bey’at eden sa­ha­bî­ler özel­likle övül­müş­tür.

“Bu mal­lar özel­likle, Allah’tan bir lütuf ve hoş­nut­luk uma­rak Allah’ın di­nine ve pey­gam­be­rine yar­dım eder­ken yurt­la­rın­dan ve mal­la­rın­dan uzak­laş­tı­rı­lan fakir mu­ha­cir­le­rin­dir.”7

Allah Teâlâ bu âyet-i ke­rî­mede “Allah’tan bir lütuf ve hoş­nut­luk uma­rak” ifa­de­siyle fakir mu­ha­cir­le­rin kalbî ey­lem­le­rine, “Allah’ın di­nine ve pey­gam­be­rine yar­dım eder­ken” ifa­de­siyle de hem kalbî hem fiilî ey­lem­le­rine biz­zat ken­disi şa­hit­lik et­mek­te­dir. Allah Teâlâ (c.c) bu şe­kilde ken­di­si­nin şa­hit­liği ile mu­ha­cir­leri [do­laylı ola­rak öv­dük­ten] sonra en­sarı zik­re­de­rek şöyle bu­yur­muş­tur: “On­lar­dan önce bu yurda yer­leş­miş ve gö­nül­den inan­mış olan­lar, ken­di­le­rine göç edip ge­len­leri se­ver­ler, on­lara ve­ri­len­ler­den do­layı iç­le­rinde bir ra­hat­sız­lık duy­maz­lar; ih­ti­yaç içinde ol­sa­lar bile on­ları ken­di­le­rine ter­cih eder­ler. Kim nef­si­nin ben­cil­li­ğin­den ko­run­mayı ba­şa­rırsa işte kur­tu­luşa ere­cek­ler on­lar­dır.”8

Sev­gili ar­ka­daş­lar,

İlim ta­le­be­le­rine Kur’ânî ke­li­me­le­rin ma­na­sını Arapça söz­lük­ler­den ve tef­sir ki­tap­la­rın­dan cid­di­yetle araş­tır­ma­la­rını daima tav­siye edi­yo­rum.

Gelin bir ke­li­meye daha dik­ka­ti­nizi çe­ke­yim. Az önce zik­ret­ti­ğim âyet-i ke­rî­me­nin son ke­li­mesi, “müf­li­hûn”, ne de­mek­tir? “Felah’’ nedir? Fevz, hayr, necah di­yor­su­nuz. Arapça söz­lük­lerde, Arapça’da ‘hayr’ an­la­mında fe­lah­tan daha câmi, daha kap­samlı hiç­bir ke­lime bu­lun­maz.

“Onlar kur­tu­luşa eren­ler­dir.” yani hay­rın ta­ma­mını ken­di­le­rinde top­la­mış­lar­dır. Bu, Allah Teâlâ’nın on­la­rın hay­rın ta­ma­mını ken­di­le­rinde top­la­dık­la­rına şa­hit­li­ği­dir.

Son bir so­ruyla bi­ti­re­lim; Allah’ın, ken­di­le­rine bu şe­kilde şa­hit­lik yap­tığı ki­şi­lere karşı tav­rı­mız ne ol­ma­lı­dır? Müs­lü­man bir kim­se­nin, Allah’ın ken­di­le­rini öve­rek ni­met­len­dir­diği ki­şi­leri ayıp­la­ma­sını, ku­surlu gör­me­sini dü­şün­mek caiz midir?

Buna yakın bir ör­nekle izah et­meye ça­lı­şa­yım: Dev­let baş­kanı, başka bir dev­lete heyet gön­de­ri­yor. Heyet, dev­let baş­ka­nı­nın ta­lep­le­rini diğer dev­lete ile­ti­yor.

Bu çok basit bir örnek. Bakın eğer biz dev­let baş­ka­nı­nın, he­yeti se­çer­kenki ter­cih­le­rine gü­ve­ni­yor­sak, bu he­yeti ku­surlu, eksik kabul ede­bi­lir miyiz? Hayır.

Ya dev­let baş­kanı bu işten an­la­mı­yor deriz veya ba­şın­dan beri ona karşı bir şüp­he­miz var da “Hü­kü­met, adam­la­rını ve ba­kan­la­rını bil­mi­yor ve bu he­yeti gön­de­ri­yor.” deriz. Eğer baş­kanı ha­talı-eksik bu­lu­yor­sak, he­yeti de ha­talı bu­lu­ruz. Bu, kul için böy­leyse Allah (c.c) için nasıl olur?

Bu nok­tada durup bu so­ruyu so­rar­sak, şu sı­nırda dur­ma­mız ge­re­kir ve bun­dan sonra sa­ha­be­nin ada­leti, fa­zi­leti, yü­ce­liği ve Efen­di­miz’in (s.a.v) in­dinde on­la­rın er­dem­leri hak­kında ek­le­ne­cek hiç­bir söze gerek yok­tur.

Eğer, Allah Teâlâ’ya gü­ve­ni­yor­sak ve Onun -Süb­hâ­nehû ve Teâlâ- ke­lâ­mın­dan emin­sek, bu sözü an­la­rız ve durup, sa­ha­be­nin, Allah’ın kul­ları içe­ri­sinde en de­ğerli ve en fa­zi­let­lisi olan Efen­di­miz’in (s.a.v) as­ha­bı­nın, se­çil­miş ve övül­müş bir nesil ol­duk­la­rını kabul ede­riz.

  1. Bu söz her ne kadar Abdullah b. Mes‘ûd’a nisbet ediliyorsa da ğayba dair bilgiler sahabî tarafından bilinemeyeceğinden bu rivayetler Peygamber Efendimiz’den öğrenilmiş bilgiler arasında kabul edilir. Hadis usulünde bu gibi hadislere, lafzen mevkuf olmalarına rağmen hükmen merfu‘ denilir. ↩︎
  2. Mücadele, 58/22. ↩︎
  3. Fetih, 48/29. ↩︎
  4. Enfâl, 8/64. ↩︎
  5. Tevbe, 9/100. ↩︎
  6. Fetih, 48/18. ↩︎
  7. Haşr, 59/8. ↩︎
  8. Haşr, 59/9. ↩︎
  1. Bu makale, 05.02.2019 tarihinde Muhterem Muhammed Avvame Hocamızla gerçekleştirdiğimiz mülâkatın tercüme edilmiş halidir. Yazının akıcılığını bozmamak için aralardaki soruları tercümeden çıkardık. ↩︎