Uhud Savaşında Galibiyetin Mağlubiyete Dönüşmesi

18. Sayı · 2010/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Uhud sa­va­şında ga­li­bi­yeti mağ­lu­bi­yete dö­nüş­tü­ren, ok­çu­la­rın ita­at­siz­liği ile il­gili ola­rak Allah (c.c) şöyle bu­yu­ru­yor:

“Siz Allah’ın izni ile düş­man­la­rı­nızı öl­dü­rür­ken, Allah size olan va­a­dini ye­rine ge­tir­miş­tir. Ni­ha­yet, öyle bir an geldi ki, Allah ar­zu­la­dı­ğı­nızı (ga­li­bi­yeti) size gös­ter­dik­ten sonra zaafa düş­tü­nüz; (Pey­gam­ber’in ver­diği) emir ko­nu­sunda tar­tış­maya kal­kış­tı­nız ve asi ol­du­nuz. Dün­yayı is­te­ye­ni­niz de vardı, ahi­reti is­te­ye­ni­niz de vardı. Sonra Allah de­ne­mek için sizi on­lar­dan (on­ları mağ­lup et­mek­ten) alı­koydu. (On­lara karşı boz­guna uğ­ra­mış bir du­ruma düş­tü­nüz). Ve an­dol­sun ki; sizi ba­ğış­ladı. Zaten Allah, mü­min­lere çok lü­tuf­kâr­dır.” (Âl-i İmran; 3/152)

Bi­lin­diği gibi Uhud Sa­vaşı Hic­re­tin 3. yı­lı­nın Şev­val ayında (Mi­ladi 625 Nisan ayında) bir Cu­mar­tesi günü Uhud mev­ki­inde mey­dana gel­miş­tir. Müş­rik or­dusu üç bin sü­vari sa­vaş­çı­dan olu­şu­yordu. Be­ra­ber­le­rinde üç bin deve bu­lu­nu­yordu. Buna ila­ve­ten Uhud mev­ki­ine va­rın­caya kadar hiç bin­me­dik­leri 200 tane de at bu­lu­nu­yordu. Ay­rıca be­ra­ber­le­rinde 700 adet zırh vardı. Ken­di­le­rine moral ver­sin­ler diye ka­dın­ları da be­ra­ber­le­rinde ge­tir­miş­lerdi. Or­du­nun baş­ko­mu­tanı Ebu Süf­yan idi. Atlı bir­lik­le­rin ba­şında Halid b. Velid ve Ebu Cehil’in oğlu İk­rime vardı.

İslam or­dusu 14 Şev­val Cuma günü Cuma na­ma­zın­dan sonra çıkıp, Uhud is­ti­ka­me­tine doğru ha­re­ket etti. Sa­yı­ları 1000 kişi ka­dardı. Bun­la­rın ancak yüz ta­nesi zırhlı idi. Sa­dece bir atlı vardı. Hz Pey­gam­ber yolda as­keri bir geçit yap­tı­ra­rak du­rumu göz­den ge­çirdi. Bazı çok ih­ti­yar­larla çocuk yaşta olan­ları geri çe­virdi. O sı­rada 15 ya­şında olan, ok at­ma­sını iyi bilen Rafi b. Hu­deyc ile onu gü­reşte yenen Se­mure b. Cün­düb’e mü­sa­ade etti.

İslam or­dusu ge­ceyi Uhud’a var­ma­dan Şey­heyn de­ni­len yerde ge­çirdi. Hz. Pey­gam­ber (s.a.v) şafak sök­me­den önce or­du­su­nun ba­şına ge­çe­rek düş­mana doğru iler­ledi ve düş­man or­du­gâ­hına iyice yak­laştı. Tam bu sı­rada sabah na­ma­zı­nın vakti gir­mişti. Asker si­lahlı va­zi­yette, Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v) or­du­nun önüne ge­çe­rek sabah na­ma­zını kıl­dırdı. Asker teç­hi­zatlı ola­rak na­maza dur­muştu. Çünkü her iki cephe bir­bir­le­rini ra­hatça gö­rü­yor­lardı. İşte böy­le­sine nazik bir sa­atte mü­na­fık­la­rın başı Ab­dul­lah b. Ubey b. Selül or­du­nun üçte bi­rini oluş­tu­ran yan­daş­la­rını ya­nına ala­rak Müs­lü­man­la­rın mo­ra­lini çö­kert­mek için geri çe­kildi. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v)’i kas­te­de­rek:

“Bu adam­lara kandı, benim (Me­dine dı­şına çık­ma­ya­lım) sö­zümü din­le­medi. Ey halk! Bil­mi­yo­rum hangi se­beple ken­di­mizi öl­dürt­mek için gel­miş bu­lu­nu­yo­ruz?” de­dik­ten sonra nifak ve şüphe eh­lin­den olan uy­du­la­rıyla bir­likte döndü. Bütün ikaz­lara rağ­men “bir savaş çı­ka­ca­ğını tah­min et­mi­yo­ruz” di­ye­rek Me­dine’ye dön­mekte ısrar et­ti­ler.

Her zaman ve her yerde mü­na­fık­la­rın dav­ra­nış ve tu­tumu işte böy­le­dir. Kimi güçlü gö­rür­lerse onun ya­nında yer­le­rini alır­lar. Güç­süz­leş­ti­ğini gör­dü­ler mi hemen pe­şini bı­ra­kı­ve­rir­ler. Güçlü el­lerle oto­ri­teye sahip olan ege­men ki­şi­nin ya­nında olur­lar. Fakat oto­ri­te­si­nin za­yıf­la­dı­ğını görür gör­mez onu des­tek­le­yici tu­tum­ları da gev­şe­yi­ve­rir. Ta­ma­men güç­süz dü­şünce de aley­hine dö­ner­ler.

Ab­dul­lah b. Ubey ve yan­daş­ları, müş­rik­le­rin sa­yıca daha çok, silah ve ted­bir ba­kı­mın­dan da daha mü­kem­mel ol­duk­la­rını dü­şü­nü­yor­lardı. On­lara göre za­fe­rin yol­ları sa­dece bu gibi şey­ler­den ge­çerdi. Bu se­beple önce can­la­rı­nın teh­li­keye gi­re­ce­ğin­den kork­tu­lar. Aynı za­manda böyle en nazik bir sa­atte savaş ala­nın­dan çe­kil­mekle Müs­lü­man­ları çö­ker­te­rek müş­rik­le­rin üstün gel­me­le­rine kat­kıda bu­lun­mak is­te­di­ler. Ne­rede ise bu oyun­la­rında ba­şarı elde etmek üzere idi­ler… Hz. Pey­gam­ber (s.a.v)’in sağ ve sol ka­nat­lara yer­leş­tir­diği Haz­reç ka­bi­le­sin­den Se­leme oğul­ları ile Evs ka­bi­le­sin­den Ha­rise oğul­ları düş­mana karşı di­ren­mekte kor­kak­lık ve zaaf gös­ter­miş­lerdi. Bu ko­nuda Allah (c.c) şöyle bu­yu­rur:

“O zaman içi­niz­den iki bölük bo­zu­lup çe­kil­mek üze­reydi. Hâl­buki Allah on­la­rın yar­dım­cısı idi. Mü­min­ler yal­nız Allah’a da­ya­nıp gü­ven­sin­ler.” (Al-i İmran; 3/122)

Ne var ki, Allah’ın tak­diri mü­na­fık­la­rın um­duğu gibi çık­madı. Bi­la­kis Allah (c.c) iyi­leri kö­tü­ler­den ayır­mayı, saf, temiz ve pırıl pırıl kal­sın­lar diye, sırf Allah rı­zası için er mey­da­nına çık­mış ol­sun­lar diye mü­min­le­rin saf­ları ara­sın­dan şa­i­beli ve şüp­heli un­sur­ları te­miz­le­meyi murad et­tiği için böyle yaptı.

300 mü­na­fı­ğın ay­rıl­ma­sıyla sa­yı­ları 700’e düşen İslam or­dusu Cu­mar­tesi sa­bahı Uhud Dağı’na vardı. Ar­ka­la­rını Uhud Dağı’na ve­re­rek Me­dine’ye karşı saf olup durdu. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v) san­cağı Mus’ab b. Ümeyr’e verdi. Zu­beyr b. Avvam’ı zırhlı kuv­vet­le­rin ba­şına ge­çirdi. Zırh­sız as­ker­lere de Hz. Hamza’yı ku­man­dan yaptı. Düş­man­la­rın, cephe ge­ri­sin­den te­ca­vüzde bu­lun­ma­sını ön­le­mek için or­du­nun sol ta­ra­fında ki dağın va­di­sini bek­le­mek üzere elli sa­vaşçı se­çe­rek Ab­dul­lah b. Cu­beyr ko­mu­ta­sında, Rima Te­pesi’nde mev­zi­len­me­le­rini em­retti. Ora­dan müş­rik­leri ok yağ­mu­runa tu­ta­rak cep­heyi sa­vun­ma­ları ve sonuç ister zafer ister ye­nilgi olsun mev­zi­le­rini asla terk et­me­me­leri ta­li­ma­tını verdi ve şöyle bu­yurdu:

“Düş­man sü­vari bir­li­ğine karşı bizi ok­larla ko­ru­yu­nuz, ta ki ar­ka­mız­dan gel­me­sin­ler. Durum le­hi­mizde de aley­hi­mizde de ge­lişse ye­ri­niz­den ke­sin­likle ay­rıl­ma­yı­nız. Şüp­he­siz, siz ye­ri­nizde dur­du­ğu­nuz müd­detçe mu­hak­kak galip ola­ca­ğız.”

Bun­dan sonra Ra­sû­lul­lah (s.a.v) or­duyu savaş dü­ze­nine soktu ve ken­di­le­rine şöyle hitap etti:

“Sizi Allah’a yak­laş­tı­ra­cak hangi dav­ra­nış varsa ben onu size tav­siye ettim. Ve sizi ateşe yak­laş­tı­ra­cak hangi amel varsa ondan da sizi sa­kın­dır­dım. Hz Ceb­rail şunu benim kal­bime sez­dir­miş bu­lu­nu­yor ki: Hiç­bir canlı (ken­disi için Allah ta­ra­fın­dan tak­dir edi­len) rız­kını nok­san­sız bir şe­kilde ye­me­dikçe -onu ye­mekte ge­cikse bile- daha önce öl­me­ye­cek­tir. O halde Allah’ın koy­duğu sı­nır­lara say­gılı olu­nuz ve ka­zanç arar­ken dü­rüst dav­ra­nı­nız. (Pe­şinde ol­du­ğu­nuz ka­zanç) eli­nize geç ula­şa­cak te­la­şıyla (acele edip) günah iş­le­me­yi­niz. Mü­mi­nin mümin ile olan bağı başın vü­cutla olan ba­ğına ben­zer. Başta bir ağrı oldu mu bütün vücut ona bu ağ­rı­sında iş­ti­rak eder.”

Savaş, müş­rik or­du­su­nun sağ ka­na­dın­dan fâsık Ebu Amir ko­mu­ta­sın­daki bir­li­ğin hü­cu­muyla fi­i­len baş­ladı. Bu cep­heyi Halid b. Velid ko­mu­ta­sın­daki müş­rik­le­rin sü­vari bir­liği des­tek­li­yordu o sı­rada İslam okçu bö­lüğü üst ta­raf­tan düş­ma­nın sü­vari hücum bir­li­ğini ok yağ­mu­runa tu­tunca Zü­beyr b. Avvam ko­mu­ta­sın­daki İslam hücum bir­li­ği­nin kar­şı­sında tu­tu­na­ma­ya­rak düş­man geri çe­kil­mek zo­runda kaldı.

Bu kez Müs­lü­man­lar mu­ka­bil hü­cuma geç­ti­ler. Daha çok san­cak­tar­la­rın üze­rine ham­le­le­rini yo­ğun­laş­tır­dı­lar. Çünkü za­feri de ye­nil­giyi de san­cak tem­sil eder. Sa­yı­ları 15 kadar olan ve meş­hur si­lah­şor­lar ara­sında sa­yı­lan düş­man san­cak­tar­ları İslam mü­ca­hit­leri ta­ra­fın­dan teker teker öl­dü­rül­dü­ler. Küf­rün san­cağı yere düştü ve ayak­lar al­tında çiğ­nendi. Müs­lü­man­lar sa­va­şın bu mer­ha­le­sinde tek bir vücut gibi ileri atı­lı­yor­lardı. Hz. Hamza (r.a) ve Ebu Dü­cane (r.a) ot biçer gibi düş­manı kı­lıç­tan ge­çi­ri­yor­lardı. Müş­rik or­dusu, sa­yıca kat kat büyük ol­ma­sına rağ­men -Allah’ın iz­niyle- pe­ri­şan oldu. As­lında bir Müs­lü­man ne­feri dört düş­mana karşı sa­va­şı­yordu. Bu­nunla be­ra­ber müş­rik or­dusu çil yav­rusu gibi bir anda da­ğıldı. Neye uğ­ra­dık­la­rı­nın far­kında de­ğil­lerdi.

Sa­va­şın artık ne­re­deyse bit­tiği in­ti­ba­ları uya­nıp müş­rik­ler da­ğı­la­rak ka­çış­maya baş­la­yınca Müs­lü­man­lar ar­ka­dan bin­di­rip ki­mi­sini öl­dü­rü­yor ki­mi­sini ele ge­çi­rip esir alı­yor ve bu arada düş­man­la­rın ge­ride bı­rak­tık­ları ga­ni­met­leri top­la­maya ça­lı­şı­yor­lardı.

Tam bu sı­rada ya­maçta bek­le­yen İslam ok­çu­ları man­za­rayı gö­rünce Hz. Pey­gam­ber (s.a.v)’in ken­di­le­rini gö­rev­len­dir­diği yer­den inip diğer kar­deş­le­riyle bir­likte düş­mana karşı ya­pı­lan bu ba­şa­rılı ham­leye ka­tıl­mak ve bu arada ga­ni­met­ten de is­ti­fade etmek is­te­di­ler. On­la­rın iz­le­nim­le­rine göre savaş artık sona eri­yordu. Nefis bu ya biraz da ga­ni­met top­la­mayı dü­şü­nü­yor­lardı. Fakat ko­mu­tan­ları Ab­dul­lah b. Cü­beyr (r.a) aynı gö­rüşü pay­laş­mı­yordu. O, kim­se­nin asla ye­rini terk et­me­mesi ka­na­a­tin­deydi. Özel­likle Hz. Pey­gam­ber (s.a.v) böyle em­ret­mişti. O’nun ta­li­ma­tı­nın ihlal edil­me­mesi ge­re­kirdi. Bu se­bep­le­dir ki; Hz. Pey­gam­ber (s.a.v)’in ikinci bir ta­li­matı ge­lin­ceye kadar ye­rinde kal­makta ısrar etti. Fakat bu ıs­rara rağ­men -ne yazık ki- ok­çu­la­rın bir kısmı ko­mu­tan­la­rını din­le­me­di­ler. Yer­le­rini terk ede­rek ga­ni­met top­la­mak üzere diğer as­ker­lere ka­tıl­dı­lar. Bu ne­denle İslam cep­he­si­nin ge­risi düş­man hü­cu­muna açık ve mü­sait hale geldi. Çünkü dağın ya­ma­cında ko­mu­tan­la­rıyla be­ra­ber on ok­çu­dan başka kimse kal­ma­mıştı. Ku­reyş or­du­su­nun sağ kanat sü­vari bir­liği ko­mu­tanı Halid b. Velid İslam ok­çu­la­rı­nın mev­zi­le­rini terk edip in­dik­le­rini gör­müştü. Du­rumu fır­sat bi­le­rek hemen ko­mu­ta­sın­daki sü­va­ri­lerle dağı ar­ka­dan sa­ra­rak üzer­le­rine yü­rüdü. Ok­çu­lar kah­ra­manca sa­vaş­tı­lar. Ancak iki yüz sü­va­riye karşı sa­dece on ki­şiy­di­ler. Ko­mu­tan­ları Ab­dul­lah b. Cu­beyr dâhil hepsi şehid edil­di­ler. Aşa­ğıda Müs­lü­man­lar artık iki ateş ara­sın­day­dı­lar. Çünkü Halid b. Velid on­ları ar­ka­dan sar­mıştı. Bo­zul­muş olan Ku­reyş as­ker­leri Halid b. Velid’in hay­kı­rış­la­rını du­yunca Müs­lü­man­lara karşı ye­ni­den mu­ka­bil hü­cu­muna geç­ti­ler. Ku­reyş or­dusu ile bir­likte gelen Umra el-Ha­ri­siyye adında bir kadın da yer­lerde çiğ­ne­nen Ku­reyş san­ca­ğını ka­pa­rak hay­kırdı ve Ku­reyş or­du­sunu ye­ni­den ce­sa­ret­len­dirdi. Böy­lece savaş ye­ni­den alev­len­meye baş­ladı.

Müs­lü­man­lar di­sip­lin­le­rini kay­bet­miş­lerdi. Boz­gun genel bir hal al­mıştı. Özel­likle İbni Kumay’a Mus’ab b. Umeyr’i şehid edince Onu Pey­gam­ber Efen­di­mize ben­zet­miş ve “Mu­ham­med’i öl­dür­düm” diye hay­kır­dığı sı­rada Müs­lü­man­lar iyice pe­ri­şan bir du­ruma gir­di­ler. İslam as­ker­leri küçük top­lu­luk­lar ha­linde ve da­ğı­nık idi­ler. Bun­lar­dan küçük bir gurup Hz. Pey­gam­ber (s.a.v)’le be­ra­berdi. Hz. Pey­gam­ber (s.a.v) du­rumu çok dik­katli bir şe­kilde iz­li­yordu. Müs­lü­man­la­rın da­ğıl­dı­ğını ve ma­nevi çö­kün­tüye uğ­ra­dık­la­rını gö­rünce, ken­disi için büyük teh­like ol­ma­sına rağ­men ne­rede bu­lun­du­ğunu ilan et­meyi ge­rekli saydı. Müs­lü­man­lar Pey­gam­be­ri­mi­zin se­sini du­yunca ra­hat­la­dı­lar. Çem­ber için­deki as­ker­le­rin mo­rali bir­den yük­seldi. Öyle ki baş­la­rına ne ge­le­bi­le­ce­ğine pek al­dı­rış et­me­den düş­man saf­la­rını bir anda yarıp çem­ber­den çık­tı­lar ve diğer da­ğı­nık Müs­lü­man­lar gibi onlar da Pey­gam­ber Efen­di­mi­zin et­ra­fında kü­me­len­meye baş­la­dı­lar. Bu sı­rada düş­man­lar da bu yöne doğru kay­dı­lar. Savaş bütün şid­de­tiyle ye­ni­den alev­lendi. Bu sı­rada düş­man sü­va­ri­le­ri­nin ba­şında bu­lu­nan Mus’ab b. Ümeyr’in ka­tili İbn-i Kumay’a (kamie) Pey­gam­be­ri­mize doğru bir hamle ya­pa­rak üze­rine şid­detli bir kılıç dar­besi in­dirdi. Kılıç Ra­su­lul­lah’ın zır­hını de­le­rek onu in­citti. Ar­ka­sın­dan bir darbe daha in­dirdi. Bunun et­ki­siyle Efen­di­miz (s.a.v)’in miğ­fe­rin­den iki zırh hal­kası mü­ba­rek ya­na­ğına ba­ta­rak yü­zü­nün ka­na­ma­sına sebep oldu. Utbe b. Ebi Vak­kas da fır­lat­tığı bir taşla Pey­gam­ber Efen­di­mi­zin mü­ba­rek di­şini kırdı, du­dağı da ya­ra­landı. Mü­ba­rek iki diz­leri sıy­rıldı. Pey­gam­ber Efen­di­miz öyle et­ki­len­mişti ki, yü­zün­den aşağı sızan ka­nını si­ler­ken; “Ken­di­le­rini Allah’ın gös­ter­diği doğru yola ça­ğı­rır­ken Pey­gam­ber­le­ri­nin çeh­re­sini böyle kana bu­la­yan bir ümmet nasıl iflah ola­bi­lir.” diye söy­len­mek­ten ken­dini ala­madı.

Sonra Müs­lü­man­lar Uhud da­ğı­nın yük­sek ya­maç­la­rın­dan bi­rine çıkıp orada mev­zi­len­di­ler. Düş­man üze­rine yağ­dır­dık­ları ok­larla hü­cum­la­rını dur­dur­du­lar. Müş­rik­ler artık Müs­lü­man­lara fazla bir za­yiat ver­mek­ten ümit­le­rini kes­ti­ler. Ebu Süf­yan as­ker­le­rine geri çe­kil­mek için emir verdi.

Müs­lü­man­la­rın Uhud Sa­vaşı’nda ver­dik­leri za­yiat az de­ğildi. Yet­miş kadar şehid bı­rak­tı­lar. Ya­ra­lı­la­rın sa­yısı ise yüz el­liyi ge­çi­yordu. Müş­rik­le­rin ölü sa­yısı ise 22 idi.

Bu durum ok­çu­la­rın ya­nıl­ma­sın­dan, on­la­rın Ra­su­lul­lah’ın ta­li­ma­tına ve emir­le­rine son ana kadar bağlı kal­ma­ma­la­rın­dan, Ra­su­lul­lah’ın on­ları yer­leş­tir­diği mev­ziyi bo­şalt­ma­la­rın­dan doğ­muştu.

Uhud Sa­va­şında Müs­lü­man­la­rın maruz kal­dığı me­şak­kat­ler, as­lında onlar için bir ter­biye ve tec­rü­be­den iba­retti. Ga­li­bi­yet se­vinci ile fetih ne­şe­siyle ve zafer sar­hoş­lu­ğuyla ya­şa­yan, mu­si­bet­le­rin ve mağ­lu­bi­yet­le­rin acı­sını tat­ma­mış bir top­luma güven du­yu­la­ma­ya­ca­ğına işa­ret etti

Allah Teala Müs­lü­man­la­rın ne­fis­le­rini Ra­su­lul­lah’ın ölüm ve şe­ha­det ha­be­riyle im­ti­han etti. Müs­lü­man­lar da imanda se­bata, imana da­vete, O’nun yo­lunda ci­hada ha­yat­tay­ken ve öl­dük­ten sonra imana devam ede­cek­le­rini ispat et­ti­ler. O ölse de kor­kuya ka­pıl­ma­ya­cak­lar, gev­şe­me­ye­cek­ler ve düş­mana boyun eğ­me­ye­cek­ler. Bu ko­nuda Allah (c.c) şöyle bu­yu­ru­yor:

“(Ey mü­min­ler!) Gev­şe­me­yin, mah­zun ol­ma­yın, siz eğer (ger­çek­ten) mümin ise­niz en üstün siz­si­niz.” (Al-i İmrân; 3/139)

“Mü­min­ler içinde Allah’a ver­dik­leri sözde sa­da­kat gös­te­ren erler var. İşte on­lar­dan kimi ada­ğını ye­rine ge­tirdi. (Şehid oldu) Kimi de (bunu bek­li­yor) onlar hiç­bir su­rette (ahid­le­rini) de­ğiş­tir­me­di­ler.” (Ahzab; 33/23)

“Mu­ham­med, ancak bir Pey­gam­ber­dir. Ondan önce de Pey­gam­ber­ler gelip geç­miş­tir. Şimdi O ölür ya da öl­dü­rü­lürse, ge­ri­sin ge­riye (eski di­ni­nize) mi dö­ne­cek­si­niz? Kim (böyle) geri dö­nerse Allah’a hiç­bir şe­kilde zarar ver­miş ol­ma­ya­cak­tır. Allah şük­re­den­leri mü­kâ­fat­lan­dı­ra­cak­tır.” (Ali İmran; 3/146)

Bir­çok ib­ret­lerle dolu Uhud Sa­vaşı’nı siyer ki­tap­la­rın­dan özet­le­meye ça­lış­tım ki konu baş­lığı ola­rak seç­ti­ğim ayet-i ke­ri­meyi daha iyi an­la­mış ola­lım ve do­la­yı­sıyla gü­nü­müz dün­ya­sını ay­dın­lat­mış olsun. Ne mutlu ibret alan­lara!…