Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Söyleşi

Enver Baytan, Emin Saraç, Ahmet Yaşar Hocaefendiler ile…

Söyleşi: · ·

Söyleşiyi yapan: Abdurrahman Kaya, Murat Ustakurt

6. Sayı · 2007/2

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Pey­gam­ber Efen­di­miz (sav.) ‘i sev­di­ği­mizi her fır­satta dile ge­ti­ri­yor, O’nun üm­meti ol­du­ğu­muzu ifade edi­yo­ruz. Ne var ki O’nu sev­me­nin; O’na tabi olmak, ha­ya­tı­mı­zın her sa­ha­sında Efen­di­mi­zin sün­ne­tini tat­bik etmek ol­du­ğunu unu­tu­yo­ruz.

Biz­ler de Efen­di­miz (sav)‘i ta­nıma ve ta­nıtma ça­ba­sında ola­ca­ğı­mız bu özel sa­yı­mızda ül­ke­mi­zin kıy­metli âlim­le­rin­den Enver BAYTAN, Emin SARAÇ, Ahmet YAŞAR Ho­ca­e­fen­di­lerle Sün­ne­tin ehem­mi­yeti ve Pey­gam­be­ri­mize it­tiba hak­kında birer mü­lâ­kat ger­çek­leş­tir­dik. İlgi ile oku­ya­ca­ğı­nızı ümit edi­yo­ruz.

O’na Tabi Olan Kurtulur

Enver BAYTAN Hocaefendi

Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’a it­tiba me­se­lesi Cenâb-ı Hak ta­ra­fın­dan bütün in­san­lığa hi­ta­ben emir buy­rul­muş­tur. Ba­kı­nız Âyet-i Ce­lîle’de nasıl ifade edi­li­yor: “Ha­bi­bim söyle! Ey in­san­lar, ben sizin to­pu­nuza bir­den Allah’ın ra­sû­lü­yüm, hiç şüp­he­siz Allah’ın el­çi­si­yim.” (A’raf, 7/158) Bize ne an­la­tı­yor bu Âyet-i Ce­lîle? Bir kere in­san­la­rın ta­mamı Efen­di­mize iman etmek mec­bu­ri­ye­tin­de­dir. Bu­rada hitap mü­min­lere yahut hu­sûsî bir mem­le­ket hal­kına de­ğil­dir. Ra­sû­lul­lah’a; dün­yada ne kadar insan varsa hep­sine pey­gam­ber ol­du­ğunu bil­dir diye em­re­dil­miş­tir. O da pey­gam­ber­li­ğini bil­dir­miş­tir.

Ba­kı­nız… Cenâb-ı Hak -azze ve celle- bizi niçin ya­rat­mış­tır? Za­ri­yat Sû­re­sinde bil­di­ri­li­yor: “Ben; cin­leri de in­san­ları da ancak Beni ta­nı­yıp Bana kul­luk et­sin­ler diye ya­rat­tım.” (Za­ri­yat, 51/56) Peki ama; Cenâb-ı Hakk’ı ta­nı­mak, Cenâb-ı Hakk’a kul­luk etmek, pey­gam­ber ol­ma­dan müm­kün müdür. De­ğil­dir. Cenâb-ı Hakk’ı va­sıf­la­rıyla be­ra­ber ta­nı­ta­cak bir pey­gam­bere ih­ti­yaç var­dır. Bu gön­de­ri­len pey­gam­bere sa­dece iman ettim de­mekle ye­ti­nil­mez ima­nın ge­reği olan amele de ih­ti­yaç var­dır. Pey­gam­ber-i Zîşân Efen­di­miz (s.a.v) bütün in­san­lığa hem Cenâb-ı Hakk’ı va­sıf­la­rıyla ta­nıttı hem de nasıl amel edi­le­ceği, O’na nasıl kul­luk edi­le­ce­ğini öğ­retti.

Bun­ları öğ­retti… Peki, kim öğ­rendi? Me­sele bu­rada. İn­san­la­rın ta­mamı öğ­rendi mi? Hayır efen­dim. İn­san­la­rın ba­zısı öğ­rendi.

Ra­sû­lul­lah (s.a.v) Efen­di­miz teb­liğ em­rini alıp da ilk ola­rak “Ey in­san­lar! Allah’tan başka iba­dete layık ma’bud yok­tur.” de­yince çev­re­sin­deki in­san­lar kulak ka­bart­tı­lar. “Yani bir Allah mı ola­cak, put­lar ne ola­cak?” baş­la­dı­lar hesap yap­maya. Bir kısmı karşı çık­maya baş­ladı. Bir kısmı da imanla şe­ref­lendi. Ama düş­man­lık baş­ladı, ha­ka­ret­ler baş­ladı.

Pey­gam­ber-i Zişan Efen­di­miz bir gün, inan­ma­yan­ları belli bir me­kâna davet etti. Gel­di­ler top­lan­dı­lar.

  • Beni tanıyorsunuz.
  • Tanıyoruz.
  • Yalan söylediğimi hiç gördünüz mü?
  • Hayır. Sana Muhammedu’l Emîn diyoruz biz. Senden ne yalan görünür ne başka bir kötülük olur. Seni yakından tanıyoruz.
  • Ne söylersem doğru söylemiş olur muyum?
  • Şu tepenin arkasında düşman var dersem buna siz inanır mısınız? İnanırız.
  • Öyleyse Allah’tan başka yaratıcı yoktur ibadete layık ma’bud yoktur. Putların bir faydası olmaz. Gelin bir tek Allah ibadet edin.

İşte pey­gam­be­ri­mi­zin bu sö­züyle saf­lar belli ol­maya baş­ladı. Başta Ebu Leheb ne dedi bi­li­yor mu­su­nuz? “Teb­ben lek… Yuh sana… Bunun için mi ça­ğır­dın bizi bu­raya.” Daha önce doğ­ru­sun, ta­mam­dır, di­yor­lar, Allah’tan başka ya­ra­tıcı yok­tur de­nince yuh sana de­meye baş­lı­yor­lar.

Bu­ra­daki hik­met nedir, o hik­meti biz bi­le­me­yiz. Yal­nız şu var Cenâb-ı Hak in­san­lar ya­ra­tıl­ma­dan cen­neti de ce­hen­nemi de ya­rat­mış. Kabul eden­ler cen­nete git­meyi hak edi­yor, kabul et­me­yen­ler de ce­hen­neme git­meyi. Rab­bi­mi­zin sal­ta­na­tına akıl sır ermez.

Efen­dim, Pey­gam­ber-i Zîşân sal­lâl­lahu aleyhi ve sel­lem Efen­di­miz bütün in­san­lığa rah­met ola­rak gön­de­ril­miş­tir. Rah­meti oldu mu? Oldu. Çok geniş ma­nada oldu. Ne vah­şet­ler or­ta­dan kalktı. Başta kendi mem­le­ke­tin­deki in­san­lar. Diri diri ço­cuk­la­rını gö­mü­yor­lardı. Bir­bir­le­rini so­yu­yor­lardı. Öl­dü­rü­yor­lardı hak­sız yere. Soy­gun, fa­iz­ci­lik almış yü­rü­müştü. Kimse kim­se­den rahat ede­mi­yordu. Ra­hat­sız olu­yordu her­kes. Gece evinde rahat ya­ta­mı­yor, uyu­ya­mı­yordu kimse. İn­san­lık on­la­rın içinde değil, ci­va­rın­dan bile firar etmiş. Ra­sû­lul­lah böyle bir mu­hite gön­de­ril­miş. O ge­lince ne de­ğiş­miş? Aynı in­san­lar si­neği bile in­cit­me­ye­cek hale gel­miş. Bak­mış, ka­le­mine sinek kon­muş gı­da­la­nı­yor. Bek­li­yor gı­da­sını al­sında uçsun diye. Hâl­buki aynı insan diri diri kız ço­cu­ğunu gö­mü­yordu. Kız ço­cuğu ki kendi ço­cuğu. Peki, an­la­dıkta bu ruh, bu me­de­ni­yet bun­lara ne­re­den geldi? Bu ada­let hangi sa­yede yer­leşti. El-Cevap: Kur’an sa­ye­sinde, gelen Âyet-i Ce­lî­le­ler, Sûre-i Ce­lî­le­ler sa­ye­sinde…

Bu­ra­dan, bugün için ol­dukça mühim olan bir mev­zuya, uyma me­se­le­sine ge­le­lim. Bu dün­ya­nın ta­ma­mında kim kime uya­cak? Yer­yü­zü­nün örnek in­sanı mümin midir, kâfir midir? Yahut diğer ifa­deyle Müs­lü­man mıdır gayri Müs­lim midir? El cevap Müs­lü­man­dır. Örnek in­sanı Müs­lü­man­dır. Ahlak sa­hibi olan Müs­lü­man­dır. Me­deni olan insan Müs­lü­man­dır. Gayri Müs­lim­ler de me­de­ni­yet olur mu, olmaz, niye ki­tabı mani. Vah­şeti em­re­di­yor zulmü em­re­di­yor. Ki­tabı böyle. Onun için Me­de­ni­yet İslam’da, Müs­lü­man’da, vah­şet ve zulüm gayr-i müs­lim­de­dir. Tarih hep buna şa­hit­tir.

Me­sela gay­ri­müs­lim­den ida­reci olur mu Müs­lü­man­la­rın ba­şına. Olmaz. Caiz de­ğil­dir as­lında. Peki, öy­leyse koca dün­yayı nasıl dü­şün­mek lazım. Dün­yayı şöyle dü­şü­ne­ce­ğiz. Ya Müs­lü­man­lar ta­ma­men dünya ida­re­sini el­le­rine alır­lar. Ve Dün­yayı idare eder­ler hem Hı­ris­ti­yan­lar rahat eder hem Müs­lü­man­lar rahat eder. Niçin, ken­di­le­rine gelen kitap ada­let ki­ta­bı­dır. Onun için böyle bir çare var.

Bu ola­mı­yorsa bütün in­san­lar iman eder­ler. O zaman zaten hep kar­deş olur­lar din kar­deşi. Kimse kim­seye zul­me­de­mez. Ama Hı­ris­ti­yan­lar hâkim olursa niye böyle olmaz ada­let olmaz. On­la­rın elin­deki bugün uy­du­ra­rak yaz­dık­ları kitap zulüm ki­ta­bı­dır. Ada­let ki­tabı de­ğil­dir.

Hal-i ha­zırda dik­kat buy­ru­lursa Pey­gam­ber-i Zişan efen­di­miz za­ma­nında me­sela Pey­gam­ber Efen­di­mize uyan­lar uydu. Ah­lakı dü­zeldi me­deni ol­du­lar. Peki, o devre ne de­ni­yordu ce­ha­let devri, vah­şet devri de­ni­li­yordu. Pey­gam­be­ri­mize uyan­lar vah­şet­ten kur­tuldu ilim yo­lunu tut­tu­lar. Çünkü ilk gelen Âyet-i Ce­lîle “Oku!”, öyle gel­miş ve oku­du­lar, okuma yaz­mayı öğ­ren­di­ler pey­gam­ber­den de ye­tiş­meye baş­la­dı­lar. Ve ilme uy­du­lar. Hem ce­ha­let­ten kur­tul­du­lar hem vah­şet­ten kur­tul­du­lar. O zaman onlar faiz alıp ver­me­di­ler, tevbe et­ti­ler ona. İçki iç­me­di­ler, tevbe et­ti­ler. İnsan öl­dür­me­di­ler, tevbe et­ti­ler.

Şimdi efen­dim, insan iman et­me­yince vah­şet­ten kur­tu­la­bi­lir mi? Kur­tu­la­maz. Kur­tu­la­ma­dı­lar. Gü­nü­müze kadar vah­şetle zul­meti, ce­ha­leti devam et­ti­ren gayr-i müs­lim­ler­dir. Müs­lü­man­lar de­ğil­dir. Yahut da gayr-i müs­lim ka­fa­sını ta­şı­yan adı Müs­lü­man olan­lar, bun­lar da on­lara ben­zer ne de olsa. Onlar devam et­tir­di­ler bu kö­tü­lük­leri. Hiç­bir zaman Ki­taba uygun yolda, mümin olan, Müs­lü­man olan kim­se­ler di­ğer­le­rine zarar ver­me­miş­ler­dir. Tarih or­tada tet­kik et­sin­ler.

Me­sela şimdi biz İs­tan­bul’dayız. Sul­tan Fatih or­du­suyla ve fev­ka­lade bir kud­retle Cenâb-ı Hakk’ın ihsan et­tiği kud­retle şu İs­tan­bul şeh­rine gir­di­ğinde ilk işi ne oldu. Şükür sec­de­sine ka­pandı. İlk işi sec­deye var­mak oldu. Allah’a hamd u se­nâ­lar olsun cüm­le­sini kul­landı. As­ke­rini teb­rik etti. Pey­gam­ber müj­de­sine nâil ol­du­nuz bu­yurdu. Ve şöyle hitap etti:

Hiç­bir bi­na­nın bir tek tuğ­la­sını çek­me­ye­cek­si­niz. Kendi ha­linde olan me­sela yaş­lı­lar veya ki­li­se­lerde kendi ayini ile meş­gul olan kim­se­le­rin hiç bi­rine do­kun­ma­ya­cak­sı­nız ta­li­ma­tını verdi.

Öy­leyse dev­ri­mi­zin in­san­ları, eğer kur­tul­mak is­ti­yor­larsa, insan in­sa­nın ka­sabı ol­ma­sın, insan in­sanı öl­dür­me­sin bunu is­ti­yor­larsa, o zaman bunun bir ça­resi var: Son pey­gam­bere iman. O zaman sı­kıntı kal­maz. Hem iman eden kur­tu­lur. Hem de daha önce mümin olan onun za­ra­rın­dan kur­tu­lur.

Saadet Ancak O’na Tabi Olmakla Mümkündür

Emin SARAÇ Hocaefendi

Ra­sû­lul­lah – sal­lal­lahu aleyhi ve sel­lem – Efen­di­miz Rab­bi­mi­zin biz kul­la­rına en büyük lüt­fu­dur. Onsuz hiç­bir şey ola­maz. Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz­den bir lahza olsun ay­rıl­mak bize da­la­le­tin ta ken­di­si­dir. O (s.a.v)’nun; söz­leri, fi­il­leri, her şeyi bizim için me­şa­leyi ilâ­hiye-i nûr-u süb­hâ­ni­ye­dir. Allah Teala bizi bu nûr-u süb­hâ­ni­ye­den mah­rum ey­le­me­sin. Ha­bî­bi­nin şe­fa­a­tine nâil ey­le­sin.

Bizi çok seven ve bize en güzel şey­leri öğ­re­ten, bize sa­a­det­ler bah­şe­den o güzel pey­gam­be­ri­mize, o müş­fik pey­gam­be­ri­mize iman edip onun söz­le­rine it­tiba etmek O’nun ge­tir­diği sün­ne­tini ya­şa­ya­rak yeni ne­sil­lere ak­tar­mak, ev­lat­la­rı­mıza öğ­ret­mek, kom­şu­la­rı­mıza, sev­dik­le­ri­mize öğ­ret­mek bizim için en büyük va­zi­fe­dir tabiî ki.

Ashab-ı Kiram – ra­dı­yal­lahu anhüm – Ra­sû­lul­lah Efen­di­mize mu­hab­beti kendi na­fis­le­ri­nin, ai­le­le­ri­nin önüne ta­şı­mış­lardı. He­pi­miz bu kı­vama ge­le­bil­me­li­yiz. Bakın Allah Teala Efen­di­miz va­sı­ta­sıyla in­san­lığa neyi ilan et­ti­ri­yor: “(Ey Ha­bi­bim!) De ki; eğer Allah’ı se­vi­yor­sa­nız bana tabi ola­cak­sı­nız.” (Âl-i İmrân, 3/31) Ancak Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’e tabi ol­du­ğu­muz tak­dirde esas mak­sut ve gaye olan Allah’ın sev­gisi ta­hak­kuk eder. İnsan ha­kikî mümin ve müt­takî va­sıf­la­rına ancak o zaman sahip ola­bi­lir, ancak o zaman Allah’ın emir­le­rini elim­den gel­di­ğince ye­rine ge­ti­ri­yo­rum di­ye­bi­lir. Yani bir kimse Ra­sû­lul­lah’ın sün­ne­tini red­de­de­cek de sonra ben ubu­di­yet için­de­yim di­ye­cek, hayır, böyle bir şey ola­maz. Sün­neti kabul et­me­yen kim­se­leri Allah da kabul etmez, bu şüphe gö­tür­mez biz ha­ki­kat­tir.

Bizim için tek yol Ra­sû­lul­lah Efen­di­mize it­tiba edip onun öğ­ret­tiği gibi iba­det et­mek­tir. Az evvel de de­di­ği­miz gibi Ra­sû­lul­lah Efen­di­mi­zin de­dik­le­rini yap­tı­ğı­mız tak­dirde Allah bizi sev­miş­tir.

Ben sof­raya otur­du­ğum zaman “Bis­mil­lah” di­ye­ce­ğim, sağ elimi uza­ta­ca­ğım önüm­den yi­ye­ce­ğim. Niye; Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in ta­li­ma­tı­dır bu. Her işi­mizde böyle. Küçük büyük iş­le­ri­mizde, hep­sinde böyle. Basit değil, her şeyin en mü­kem­meli O’nun yap­tı­ğı­dır. Sa­a­det ancak O’na tabi ol­makla müm­kün­dür. Zaten bir insan ne kadar iddia ederse etsin, Ra­sû­lul­lah’tan gelen ha­ber­ler, hadis-i şe­rif­ler ol­mazsa namaz da kı­la­ma­yız oruç da tu­ta­ma­yız. Kur’an’ın esas tef­siri Ra­sû­lul­lah’ın sün­net­le­riyle an­la­şıl­mış­tır.

Efen­dim; O’nu bizim gibi âciz in­san­la­rın an­lat­ma­sı­nın gayr-i kâbil ol­du­ğunu bi­le­lim. O ac­zi­mizi bi­lir­sek bize yeter. Zira, O Allah’ın öv­düğü kim­se­dir. “Ve in­neke le ala hu­lu­kın azim” (Hiç şüp­he­siz sen yüce bir ahlâk üze­re­sin. Kalem, 68/4) “Ve ma er­sel­nâke illâ rah­me­ten lil âle­mîn” ((Re­sû­lüm!) Biz seni ancak âlem­lere rah­met ola­rak gön­der­dik. En­biya, 21/107) Bu iki vasıf Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz için­dir ki en yük­sek va­sıf­lar­dır. Hiç­bir pey­gam­bere nasip ol­ma­mış­tır. Yal­nız pey­gam­be­ri­mi­zin­dir bu nasip.

Efen­dim bi­na­e­na­leyh biz Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’e bu kadar pe­ri­şan­lık­tan sonra biraz te­kar­rüb et­meye gay­ret etsek O’nun bize şef­kat ve mer­ha­meti bi­zim­kiyle mu­ka­yese edil­me­ye­cek kadar bü­yük­tür. Biz o zaman Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in sa­ye­sinde büyük bir sa­a­dete ere­riz. Gü­nü­müzde O’nun yo­lunu takip etmek ondan his­se­dar ol­mak­tan başka ça­re­miz kal­ma­mış­tır. Du­a­la­rı­mı­zın ka­bulü de zaten onun na­mına salât ü selam ge­tir­mekle ol­mu­yor mu?

Tek­rar ede­lim, bu­günkü mu­si­bet­ler­den kur­tul­ma­nın ça­resi Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’e tek­rar dön­mekle olur. Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’in her şeyi bizim için rah­met­tir, mağ­fi­ret­tir, be­re­ket­tir. O’nun ame­liyle amel et­me­miz O’nun güzel ah­la­kıyla, o müm­taz, müs­tesna ah­la­kıyla ah­lâk­lan­mak bun­lar ne büyük huzur ve sa­a­det ve­si­le­si­dir.

Ra­sû­lul­lah Efen­di­miz’e dön­mek yani İs­lamî ha­yatı ya­şa­mak hu­su­sunda bi­rinci ola­rak ya­pa­ca­ğı­mız iş il­mi­ha­li­mizi bil­mek­tir. Ev­vela farz iba­det­lere dik­kat et­me­li­yiz. Ön­ce­likle şah­sı­mıza daha sonra me­sulü ol­du­ğu­muz aile ef­ra­mıza bu ha­ki­kat­leri çok çok ha­tır­lat­ma­lı­yız. Bun­ları ihmal edi­yo­ruz. Me­sela, gü­nü­müzde ma­a­le­sef Müs­lü­man ai­le­le­rin kız­la­rı­nın kılık kı­ya­feti bugün için yürek ya­ka­cak bir ha­di­se­dir. Âyet-i Ke­rime ile sabit olan bir ba­şör­tüsü hükmü basit gö­rül­meye baş­ladı. Bu asla ola­maz. Pey­gam­be­ri­mi­zin üm­meti olsun da te­set­türe ge­re­ken önem ve­ril­me­sin bu müm­kün de­ğil­dir. Bun­ları ba­site almak doğru olmaz. Asla ve kat’a olmaz. Te­set­türe gös­te­ril­me­yen önem ne­ti­cesi ev­le­ri­miz ya­nı­yor. Huzur kal­mı­yor. Unut­ma­ya­lım, ru­hu­muz iba­det­ten zevk­le­nir. İs­ya­nın ol­duğu yerde hu­zur­suz­luk olur. Hem ken­di­miz hu­zur­suz olu­ruz hem de et­ra­fı­mızı hu­zur­suz ede­riz.

Es­ki­den ev­lerde Mu­ham­me­diye ki­tabı oku­nurdu. Efen­di­mi­zin ha­ya­tını an­la­tan ondan bah­se­den ki­tap­lar artık okun­mu­yor.

Ma­a­le­sef öyle gün­lere kal­dık ki; geçen bi­risi bir kitab aldı geldi. Bu nedir, dedim. Bil­mi­yo­rum, dedi. Çöpe at­mış­lar orada bul­dum aldım gel­dim, dedi. Bir de bak­tım Mu­ham­me­diye. Ahh, dedim. Ne gün­lere kal­dık. Bu ki­tap­la­rın çı­ka­rıl­dığı ev­lerde huzur mu olur. Sa­a­det mi olur. Hal böyle iken hala gâ­fi­lâne dav­ran­ma­mız es­la­fı­mı­zın yo­lunu unut­ma­mız bizim akı­be­ti­mizi kö­rel­ti­yor. Der­di­miz çok.

O’nun Bütün Hayatı Mucizedir

Ahmet Yaşar Hocaefendi

Bir insan bir var­lığı se­ve­cekse onu ta­nı­maya ih­ti­yacı var­dır. Bir in­sana tabi ola­caksa mu­hak­kak o in­sanı ta­nı­maya ih­ti­yacı var­dır. Ta­nı­ma­yınca onu se­ve­mez. Sev­me­yince de ona it­tiba ede­mez.

Bir in­sanı sev­mek için onun ha­re­ket­le­rini bil­mek ge­re­kir. Onu tak­dir etmek için araş­tırma yap­mak ge­re­kir. Bir in­sa­nın ha­re­ket­le­rin­den hoş­lan­ma­dan onu se­ve­mez­sin. Bu se­beple ev­vela Pey­gam­ber Efen­di­mizi iyi ta­nı­maya gay­ret et­me­li­yiz.

İt­tiba onu ta­nı­ma­mıza bağ­lı­dır. Pey­gam­be­ri­mi­zin bazı mu­ci­ze­le­rini an­la­tır­lar. Rasûl-i Ekrem’in ha­ya­tında mu­cize ol­ma­yan ne var? Ba­kı­nız, Rasûl-i Ekrem Efen­di­mi­zin her hali, ha­ya­tı­nın bütün hepsi bir mu­ci­ze­dir. Ra­sû­lul­lah’ın ha­ya­tını araş­tı­rın; hep aklın öte­sinde, be­şe­rin gü­cü­nün öte­sin­de­dir. Do­la­yı­sıyla mu­ci­ze­dir. Ki­tap­lar hep baş­ka­la­rın­dan na­kille ge­li­yor. Aciz insan muk­te­diri tam ta­nı­ta­maz. Tarih ki­tap­ları eksik bu nok­tada. Her­kes kendi se­vi­yesi kadar ta­nı­ta­bi­lir. Nasıl ta­nı­ta­lım ki! Pey­gam­be­ri­mi­zin ha­yatı mu’ciz biz ise âciz. Âciz olan mu’cizi nasıl ta­nıt­sın.

Bir şeyi dü­şü­ne­lim: Efen­di­miz ema­ne­tine ne kadar ri­a­yet ederdi. En dik­kat çeken me­se­le­ler­den­dir. Pey­gam­be­ri­miz Emin is­mini ka­zan­mış. O dev­rin o zalim top­lu­luğu içe­ri­sinde ya­şa­yan bir pey­gam­ber Emin is­mini ka­zan­mış. Eş­ya­la­rını ona tes­lim edi­yor müş­rik­ler. En zor iş düş­mana karşı em­ni­yeti sağ­la­mak­tır. Alt ta­baka se­vi­ye­sinde değil. En za­lim­le­ri­nin se­vi­ye­sinde bu em­ni­yet ka­za­nıl­mış. Hic­ret ede­ceği zaman Hz. Ali’yi ya­ta­ğına ya­tı­rı­yor. Ema­net­le­rin anah­ta­rını ona ve­ri­yor. Hz. Ali’yi, canı se­vi­ye­sin­deki o in­sanı, ölümle karşı kar­şıya bı­ra­kı­yor ema­net­ler se­be­biyle. Maddi yö­nüyle dü­şün­dü­ğü­müzde ba­ka­lım bu beşer ak­lı­nın öte­sinde değil mi. Mu’ciz değil mi bu. Bu se­beple Pey­gam­be­ri­mize it­tiba ilk başta ema­neti ye­rine ge­tir­mek­tir.

Ema­ne­tin iki yönü var. Allah’tan tes­lim almış ol­duğu bir teb­liğ ema­neti var. Bunda hiç ek­sik­lik yap­mış mı? Müş­rik­le­rin ema­ne­tini ye­rine ge­tir­mek için nasıl ki Hz. Ali’nin ca­nını or­taya koy­muşsa O da Allah’tan al­dığı teb­liğ ema­ne­tini ye­rine ge­tir­mek için her şe­yini or­taya koy­ma­mış mı? Tabiî ki teb­liğ gö­re­vini ye­rine ge­tir­mek için, ilk gün­den iti­ba­ren ha­ya­tı­nın so­nuna kadar be­şeri gücün öte­sinde ça­lış­tı­ğını akıl, ilim ispat edi­yor. Sa­dece dev­ri­nin in­san­la­rına değil kı­ya­met sa­ba­hına kadar in­san­lığa maddi ve ma­nevi ha­yat­la­rında ne lü­zumlu ise bun­ları in­san­lara du­yur­mak için her şe­yiyle ek­sik­siz ola­rak ça­lış­mış; mal, mülk, makam de­me­den teb­liğ va­zi­fe­sini ye­rine ge­tir­miş. Eğer böyle ol­ma­saydı İslâm dini yer­yü­zünde ta­ma­men ol­duğu gibi yer­leş­mezdi.

Her sözü bir mu­cize, her ha­re­keti bir mu­cize. Me­sela sadık olu­şunu ala­lım. Müş­rik­ler ona bir isim verip onu küçük dü­şür­mek is­ti­yor­lar. Ne isim ve­re­cek­le­rini bu­la­ma­dı­lar. Çünkü Sadık is­mini, Emin is­mini Efen­di­miz (s.a.v)’e onlar ver­mişti. Ya­lancı di­ye­me­di­ler. Dün­yaya ge­lişi ve ay­rı­lışı ara­sında sa­da­kate mani bir hal bu­lun­maz. Dün­yada bir mis­lini daha ara­yın ba­ka­lım, bu­la­maz­sı­nız. Demek ki o da bir mu­cize.

Bir mil­leti değil, bir asrı kâ­i­natı bü­tü­nüyle sus­tu­ran bir pey­gam­ber. Kâ­i­nata rah­met ola­rak o gön­de­rildi. Her pey­gam­ber böl­ge­sel gön­de­rildi. On­la­rın güzel va­sıf­ları böl­ge­sinde sı­nır­lı­dır. Ama ahir zaman pey­gam­beri “Rah­me­ten lil âle­min”dir. Ne kadar âlem­ler varsa hep­sine rah­met için. Ema­net ya­rış­ma­sını, teb­liğ ya­rış­ma­sını, kul­luk ya­rış­ma­sını ne varsa hep­sini ka­za­nan bir pey­gam­ber. Onun için sün­neti kü­çüm­se­ye­mez­sin. Cenab-ı Hakk O’na “Mu­hak­kak ki Sen en yüce ahlâk üze­re­sin” (Kalem 68/4)buyuruyor.

Bizim Pey­gam­be­ri­mizi kendi ara­yı­şı­mızla tak­dir et­me­miz asla müm­kün ola­ma­dığı için Allah bize O’nu nasıl ta­nıt­mışsa, O’nu ancak o kadar ta­nı­ya­bi­li­riz. Demek ki; O’nu ta­nı­ya­bil­mek için Kur’an-ı Kerim’e mü­ra­caat et­meye ih­ti­ya­cı­mız var. Kur’an-ı Kerim’in dı­şında Pey­gam­ber Efen­di­mizi ta­nı­mak is­ter­sek, ta­nıt­mak is­ter­sek ya­nıl­mı­şız de­mek­tir

Kur’an’ı ta­nı­mak da kolay bir şey değil. Ke­la­mul­lah çünkü. Ama onunla biz Ra­sû­lul­lah (s.a.v)’ı ta­nı­ya­ca­ğız, Pey­gam­be­ri­mizle de Ki­tabı öğ­re­ne­ce­ğiz. Bun­lar bir­bir­le­rin­den ay­rıl­maz­lar. Çünkü Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v)’in ha­yatı da Kur’an-ı Kerim’di. Efen­di­miz (s.a.v)’in ve­fa­tın­dan sonra Hz. Ayşe an­ne­mize gel­di­ler Ra­sû­lul­lah’ın ha­ya­tın­dan bize bir şey­ler an­la­tır mısın, de­di­ler. “Bana ne so­ru­yor­su­nuz, onun ah­lâkı Kuran idi” dedi. Allah neyi em­ret­tiyse onu yapar, neyi ya­sak­la­dıysa terk ederdi. El­ham­dü­lil­lah onun ha­yatı eli­mizde.

Kuran-ı Kerim de onun mu­ci­ze­si­dir. Pey­gam­be­ri­mi­zin dö­ne­minde ya­rış­ma­lar şiir sa­ha­sında ya­pı­lır­mış. O dö­ne­min ya­rış­ması topu öteye be­riye atmak de­ğil­miş, akıllı imiş­ler. En azın­dan ilme değer ve­ri­li­yor. En çok ilme değer veren Mekke top­lumu. Ne ya­par­lar­mış. Kâbe ka­pı­sında bir lev­ha­ları var­mış, her­kes gelir orada bir şiir yazar ondan sonra gelir baş­kası onun al­tına yazar. Eğer alt­taki daha gü­zelse o üste alı­nır daha gü­zeli ge­lene kadar en üstte du­rurdu. İmra-ul Kays’ın şi­i­rini 300 sene Kâbe’nin ka­pı­sında kimse aşa­ğıya ala­madı. Geldi Kuran-ı Kerim… Ne zaman ki Necm Su­resi oku­nu­yor, müş­rik­ler ken­di­le­rin­den ge­çi­yor… Di­yor­lar ki ayıp­tır, gi­de­lim bunu bu­ra­dan kal­dı­ra­lım. Şimdi onu Kur’an’ın kar­şı­sına ge­ti­rir­lerse mağ­lup ola­cak­la­rını bi­li­yor­lar. Bu me­sele gün­deme gel­me­den hemen kal­dı­rı­yor­lar.

Kur’an-ı Kerim mu­cize ol­duğu için dünya o gün onunla mü­ca­de­leye baş­ladı. Be­la­gat, fe­sa­hat hangi dalda kar­şı­sına di­kil­di­lerse ağız­ları mü­hür­len­miş gibi susup git­mek­ten başka bir yol bu­la­ma­mış­lar­dır. Onun için ilmi mü­ca­dele ile bu işin ol­ma­ya­ca­ğını gö­rünce savaş ka­pı­sını aç­tı­lar, kı­lıca sa­rıl­dı­lar. Rasûl-i Ekrem’in cep­he­deki sa­vaş­ları da hep mu­cize değil mi?

Han­gi­sine ba­kar­sa­nız bakın. Say­sak bi­ti­re­me­yiz. Tek bir insan iken aynı dü­şün­ce­nin dün­yaya hâ­ki­mi­yeti bir mu­cize değil mi. Orada si­laha sa­rı­lan­lar pe­ri­şan olunca ne yap­tı­lar bak­tı­lar ki tek çare bun­la­rın elin­den Kur’an-ı Kerim’i almak. 1300 se­ne­dir bu ni­yetle ça­lı­şan top­lu­luk mü­ca­de­le­sini sür­dü­rü­yor.

Onun için Pey­gam­ber Efen­di­mizi ta­nı­mak için her sa­hada onu ta­nı­ma­mız ge­re­ki­yor. Bi­risi kalk­sın desin ki şu mu­cize değil. Ko­nuş­ması, ha­re­ket­leri, in­san­larla teş­riki me­sa­isi, ik­ti­sadı… Me­dine’ye hic­ret edi­li­yor. Me­dine’de ku­ru­lan bu dev­let 15 se­nede Me­dine’de zekât ve­ri­le­cek kimse bı­rak­mı­yor. O mu­cize değil de bu­gü­nün di­le­ne­cek hale gelen me­mur­la­rı­nın ha­yatı mı mu­cize! Tabi ki Allah onun ha­ya­tını her sa­hada mu­cize kı­lı­yor. O yüz­den be­şeri aciz bı­ra­kan bir şeye tabi olmak, boyun eğmek ye­rine onun dı­şına gi­dince bir fe­la­kete doğru gi­di­li­yor de­mek­tir.

O’nun ha­ya­tına it­tiba Kur’an’ı ha­yata hâkim kıl­mak­tır. O’nun ha­ya­tına uy­ma­maksa Kuran’ı ha­ya­tın dı­şında bı­rak­mak­tır. Bu yüz­den ehl-i ilim ne diyor: Küfür ve şirk­ten sonra en büyük günah bi­dat­tir. Ra­sû­lul­lah’ın sün­neti dı­şında ya­şa­mak­tır. Bu, günah-ı ke­bâ­ir­ler­den evvel sa­yıl­mış­tır. Çünkü sün­ne­tin dışı bütün in­san­lığı fe­la­kete sü­rük­ler. Bir insan günah-ı ke­bâir iş­lerse ken­dine ait bir ferdi günah var. Ama sün­net ha­yatı dı­şında bir şey yer­le­şirse bütün in­san­lık fe­la­kete gi­di­yor. Basit bir örnek ve­rir­sek, bir in­sa­nın motor imal et­ti­ğini dü­şü­nün. Ama mo­to­run par­ça­la­rın­dan bi­rini ye­rine koy­mazsa o motor ça­lı­şır mı? Veya başka bir mo­to­run par­ça­sını o da motor bu da motor di­ye­rek, ona ge­ti­rip ta­karsa hepsi mah­vol­maz mı?

Sün­net ha­ya­tı­nın dı­şın­daki dün­yayı dü­şü­nün, Sün­net ha­yatı baş­la­dık­tan son­raki İslam ha­ya­tını bir dü­şü­nün, sonra da Sün­net ha­ya­tın­dan ay­rıl­dık­tan son­raki dünya ha­ya­tını bir dü­şü­nün. Ne başka bir şey sor­maya ih­ti­ya­cı­nız kalır ne de baş­ka­la­rı­nın size bir şey an­lat­ma­sına ih­ti­ya­cı­nız kalır.

Onun için Pey­gam­be­ri­miz de “Üm­me­tim fe­sada git­ti­ğinde benim sün­ne­tim­den bi­rine ya­pı­şana Allah yüz şehid se­vabı verir.” bu­yur­muş­tur. Sün­net ha­yatı in­san­lığa hayat ve­ri­yor. İffet, namus, vic­dan, din hür­ri­yet onunla ya­şa­nı­yor. Sün­net ha­ya­tına uygun gün­lere bir ba­ka­lım bir de sün­net ha­ya­tın­dan ay­rıl­dık­tan son­raki gün­lere bakın.

Ra­sû­lul­lah’a it­ti­bada ev­vela ner­den baş­la­ya­ca­ğız. Allah em­re­di­yor. Allah’ı se­vi­yor­san Ra­sû­lul­lah’a it­tiba ede­cek­sin. Dik­kat ede­lim. Baş­ka­sına değil Ra­sû­lul­lah’a it­tiba edi­le­cek. İn­san­lar bu­rada kay­be­di­yor. Çok defa iba­det zan­net­tik­leri şey­lerde isyan se­vi­ye­sine ge­li­yor­lar. Tev­hid aki­desi sar­sı­lı­yor. Bir­lik be­ra­ber­lik ara­dan kal­kı­yor. Pey­gam­beri ta­nıt­mayı, Allah’ı ta­nıt­mayı bı­ra­kı­yor in­san­lar. Bir bidat baş­lı­yor, insan ta­nıt­maya baş­lı­yor­lar. Biri bi­rini met­he­der du­rur­lar. Biz yer­yü­züne Allah’ı ve pey­gam­be­rini ta­nı­maya gel­dik. Ahmet’i Meh­met’i ta­nı­maya gel­me­dik ya. Dünya Ah­met­lerle Meh­met­lerle dolu. Pa­ram­parça olmuş git­miş in­san­lık. Bir araya gel­se­ler Kuran ve sün­nette bir­leş­me­leri ge­re­kir.

Bi­risi kal­kar bir adamı met­he­der. Zan­ne­der ki şeyhi büyük adam oldu mu ken­disi de büyük ola­cak. En büyük Al­lah­tır. O’na kul ol da en büyük kul ol da! Al­la­hın aza­me­tin­den başka Al­la­hın Ra­sûlü Hz. Mu­ham­med (s.a.v) var. Tanı onu, Ona tabi ol. Onu öğ­re­ne­me­miş top­lum. O yüz­den de sa­pık­lık her gün artıp gi­di­yor. Bu fe­la­ket bü­yü­yüp gi­der­ken ger­çek mü­mi­nin Rasûl-i Ekrem Efen­di­mizi ta­nı­yıp sün­net ha­ya­tına dön­mesi ge­re­kir. Tabi ki o tev­hid aki­de­si­dir. Bir­lik be­ra­ber­lik ora­da­dır. Başka kur­tu­luş yolu yok­tur.