İnsanın Zîneti Edeb

24. Sayı · 2011/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Sı­nırı aş­mama, ter­biye, ne­zâ­ket, za­râ­fet, hayâ ve iyi ahlak ma­na­la­rına gelen “Edeb” in­sa­nın ha­taya dü­şe­rek uta­na­cağı şey­leri yap­ma­sına mani olan, ye­rinde ve öl­çülü ol­ma­sını sağ­la­yan me­le­ke­dir. Şah­sın söz ve dav­ra­nış­la­rında öl­çülü ol­ma­sı­dır.

“Mu­â­şe­ret” ise insan içine ka­rışma, bir­likte ya­şa­yıp hoş ge­çin­me­dir. Do­la­yı­sıyla Âdâb-ı Mu­â­şe­ret dav­ra­nış­larda ve kar­şı­lıklı iliş­ki­lerde kabul edil­miş usûl­lere, ahlak ve ter­biye ku­ral­la­rına ri­a­yet etmek, ne­zâ­ket kâ­i­de­le­rine dik­kat etmek de­mek­tir ki bir Müs­lü­man­dan bek­le­nen de ce­mi­yet için­deki ha­re­ket­le­rinde tâbi olun­ması ge­re­ken bu pren­sip­lere uy­ma­sı­dır.

İn­sa­noğlu ya­ra­tı­lış­tan beri diğer in­san­larla be­ra­ber hayat sürme mec­bu­ri­ye­tin­de­dir. Çünkü Allah Teâlâ onu zayıf ya­rat­mış­tır.1 Fakat in­sa­nın mec­bu­ri­yeti sa­dece bu­nunla kal­ma­mış kar­şı­lıklı iyi ge­çin­mesi ve güzel bağ­lar kur­ması da icab et­miş­tir. Zira Cenâb-ı Hak bunu, Ra­sû­lul­lah (s.a.v.)’ın şah­sıyla alâ­kalı bir ha­di­seyle bütün Müs­lü­man­lara gös­te­ri­yor: “Ey iman eden­ler! Artık Pey­gam­be­rin ev­le­rine, siz bir ye­meğe çağ­rıl­mak­sı­zın, vak­tine bak­mak­sı­zın gir­me­yin. Ancak davet edil­di­ği­niz zaman girin; ye­meği yi­yince de hemen da­ğı­lın, söze dalıp eğ­leş­me­yin. Çünkü bu, Pey­gam­ber’e ezi­yet ve­ri­yor, o da siz(e söy­le­mek)ten çe­ki­ni­yor. Fakat Allah, hak­tan çe­kin­mez…”2

İn­san­lar bir­bir­le­riyle ve çev­re­le­riyle olan mü­na­se­bet­le­rinde, mu­â­şe­ret esas­la­rına ri­a­yet et­me­leri ha­linde ic­ti­mâî hayat bir ahenk ve nizam içinde yürür. Top­lum­daki her fert ancak o zaman hu­zurlu bir hayat yaşar. Zira ah­lâkî de­ğer­ler de di­ye­bi­le­ce­ği­miz âdâb-ı mu­â­şe­ret ka­i­de­leri ic­ti­mâî ha­ya­tın temel taş­la­rın­dan­dır. Bir ce­mi­yette be­şerî mü­na­se­bet­ler tah­rib edil­miş, ahlak bo­zul­muşsa o top­lu­mun ic­ti­mâî, ik­ti­sadî, fennî ve en mü­himi ma­nevî ha­yatı teh­li­keli âkı­bet­ler­den kur­tu­la­maz.

Rasûl-i Ekrem Efen­di­miz (s.a.v.) “Kı­ya­met gü­nünde mü’min kulun te­ra­zi­sinde güzel ah­lak­tan daha ağır bir şey bu­lun­maz. Allah Teâlâ çir­kin ha­re­ket­ler yapan, çir­kin söz­ler söy­le­yen kim­se­den nef­ret eder.”3 “Mü’min­le­rin iman yö­nün­den en kâmil olanı, ah­lakı en güzel olan­dır.”4 bu­yu­ra­rak âdâb-ı mu­â­şe­rette güzel ah­la­kın te­si­rini en güzel şe­kilde bize ten­bih­li­yor.

İn­san­la­rın umûmî ola­rak unut­tuk­ları bir şey var ki; o da be­şerî mü­na­se­bet­lerde sa­dece zâ­hirî bir zev­kin değil kar­şı­lıklı hak­la­rın ol­du­ğu­dur. Her işi­mizde ol­duğu gibi bu hu­susta da sa­dece dün­yevî kısmı gö­re­rek uyul­ması ge­re­ken kâ­i­de­leri basit bir for­ma­lite ya da pro­to­kol say­mak ha­kî­kâ­tin çok uza­ğına düş­mek olsa gerek.

İna­nan insan, sahip ol­duğu de­ğer­leri tem­sil etme şu­u­runda olmak, İslâm’ın ve Ümmet’in bir ferdi olu­şunu unut­ma­mak, bun­la­rın hep­sini beyan etmek zo­run­da­dır. Hakkı tem­sil ede­cek ve ken­di­sini ta­nı­ta­cak bu edeb ve ter­biye an­la­yışı di­ni­nin ona tevzi et­tiği bir va­zi­fe­dir. Şu­rası mu­hak­kak ki; güzel ahlak ve fa­zi­let­lerle ede­ben, ki­şi­nin şah­si­ye­tini süs­le­mesi sey­re­den ha­ya­tını çok daha farklı ve güzel nok­ta­lara ulaş­tı­ra­cak, in­san­la­rın gön­lünde yer et­me­sini sağ­la­ya­cak ve et­ra­fın­da­ki­le­rin ona ya­kın­laş­ma­sına ve­sile ola­cak­tır. Ken­disi de bu ya­kın­laş­maya aynı sı­cak­lıkla mu­ka­be­lede bu­lun­malı ve mü’min kar­deş­le­riyle hem­hâl ol­ma­lı­dır. Zira Ra­sû­lul­lah (s.a.v.) bunu tesis et­me­sini şöyle bu­yu­ra­rak ondan is­te­mek­te­dir: “Mü’min, baş­ka­sıyla ülfet ku­ran­dır ve ken­di­siyle ülfet ku­ru­lan­dır. İn­san­larla ülfet kur­ma­yan ve ken­di­siyle ülfet ku­rul­ma­yan kim­sede hayır yok­tur.”5

Ce­mi­yet içe­ri­sinde ve be­şerî mü­na­se­bet­lerde ah­laklı, edepli olmak her zaman in­san­la­rın bir­bir­le­rine ha­tır­lat­ması ge­re­ken bir fa­zi­let­tir. Ni­te­kim il­miyle amil bir âlim olan Ru­veym, ede­bin ehem­mi­yeti hak­kında oğ­luna şöyle na­si­hatte bu­lun­muş­tur: “Yav­rum ame­lini tuz, ede­bini un yap! Yani ede­bin öyle çok olsun ki, ede­binle ame­lin kı­yas­lan­dı­ğında ara­la­rın­daki nis­bet, yoğ­ru­lan bir ha­mur­daki tuz ile unun nis­beti gibi olsun. Çok edeple iş­le­nen az salih amel, az edeple ya­pı­lan çok amel­den daha ha­yır­lı­dır.”

Ede­bin insan ve ce­mi­yet ha­ya­tında ne kadar mühim bir yer işgal et­tiği hu­su­sunda muh­te­rem üs­ta­dı­mız Ömer Na­suhî Bil­men Ho­ca­e­fendi ise biz­lere şu ib­ret­leri ak­tar­mak­ta­dır: “Edeb in­sa­nın zî­ne­ti­dir. Edeb, in­sanı nef­si­nin he­vâ­sına uy­mak­tan korur, kur­ta­rır; ‘İn­sa­nın edebi al­tı­nın­dan ha­yır­lı­dır.’ de­nil­miş­tir. Edeb­den mah­rum bir insan, bir ce­mi­yet için muzır mik­rop­lar­dan daha teh­li­keli bir mah­lûk­tur.”

Ec­da­dı­mız da âdâb-ı mu­â­şe­rete çok ehem­mi­yet ver­miş ve tat­bî­kinde eşi ben­zeri ol­ma­yan bir misal ol­muş­lar­dır. Bunun tat­bîk edil­me­sini de her sa­haya yay­mış­lar­dır. Se­lâm­laşma âdâbı, ko­nuşma âdâbı, mu­sâ­faha âdâbı, te­şek­kür âdâbı, mec­lis âdâbı, zi­ya­ret­leşme âdâbı, ev­lere giriş-çıkış âdâbı, mi­sa­fir âdâbı, sofra âdâbı, alış-veriş âdâbı, iş âdâbı, komşu âdâbı, gayr-i müs­lim­lerle mü­na­se­bet, erkek-kadın mü­na­se­beti, te­miz­lik âdâbı, mizah âdâbı ve hatta ar­ka­daş­lık-dost­luk âdâbı bü­yük­le­ri­mi­zin has­sa­si­yetle üze­rinde dur­duğu, biz­le­rin de dur­ma­mızı bek­le­diği mev­zu­lar­dır. Su­sa­dık­la­rında dahi “Mâ-ı le­zî­zi­niz­den bir kâse lût­fe­der­se­niz feyz-yâb olu­rum” di­ye­rek suyu taleb et­me­leri ec­da­dın bu ko­nu­daki in­ce­li­ğini gös­te­rir.

Bun­lar­dan mü­te­vel­lid Müs­lü­man bir şah­si­yet ferdî ha­ya­tında ol­duğu kadar iç­ti­mâî ve be­şerî ha­ya­tında da âdâb-ı mu­â­şe­ret kâ­i­de­le­rine ri­a­yet et­meli, ce­mi­yet içe­ri­sinde kabul edil­miş edeb pren­sip­le­rine dik­kat et­meli ve bir arada ya­şa­dığı in­san­lara hür­met hu­su­sunda son de­rece gay­ret­kâr ol­ma­lı­dır. Çünkü böyle ol­ması ge­rek­ti­ğini Ra­sû­lul­lah (s.a.v.) bir du­ayla bize bil­di­ri­yor: “Al­la­hım! Çir­kin ah­lak­tan, çir­kin dav­ra­nış­lar­dan ve çir­kin ar­zu­lar­dan sana sı­ğı­nı­rım”6 Bütün bu hu­sus­lara ehem­mi­yet veren, ha­ya­tına tat­bik etmek için gay­ret sarf eden bir kimse aynı şe­kilde kendi de bu mu­â­me­leyi gö­re­cek­tir. Zira “Mer­ha­met et­me­yene mer­ha­met edil­mez.”7 hadis-i şe­rifi biz­lere genel bir ka­i­deyi öğ­ret­mek­te­dir.

Dîn-i İslâm’a gönül veren, O’nun Ki­tabı’na ri­a­yet eden ve Ra­sûlü’ne tâbî olan bir kimse zaten bun­ları mih­ver edin­miş de­mek­tir.

  1. “Allah, sizden hafifletmek ister. (Çünkü) insan zayıf yaratılmıştır.” Nisâ, 4/28. ↩︎
  2. Ahzâb, 33/53. ↩︎
  3. Tirmizî, Birr, 62. ↩︎
  4. Tirmizî, Radâ’, 10. ↩︎
  5. Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/400. ↩︎
  6. Tirmizî, Deavât, 127. ↩︎
  7. Buharî, Edeb 18. ↩︎