İman ve İslâm’ın Ruhu İHLÂS

Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla…

Elhamdülillahi rabbi’l âlemin. Vessalatü vesselamu ala rasûlina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Allah Teâlâ’ya sayısız sonsuz hamd ü senalar olsun ki; dergimizin bu sayısında da bizlere bir kaç cümle de olsa yazma imkân ve fırsatını nasip ve müyesser buyurmuştur.

Bu fırsatı bizlere bağışlayan Allah Zülcelâl Hazretleri, cümlemize, bu yazılarımızda ve O’nun rızasını kazanacağımız amel ve ibadetlerimizin her anında ve bütün hal ve hareketlerimizde ihlâs nasip eylesin.

Kardeşlerimiz dergimizin bu sayısının ana konusunu ihlâs olarak tespit edip bizden de bu hususta bir şeyler yazmamızı arzu ve talep etmişler.

Kardeşlerimizin arzusu üzerine gerçek manada ihlâs sahibi olamadıksa da emre itaati bir vazife kabul edip Allah’ın izni ve lütfuyla ihlâs hakkında bir şeyler yazmaya niyet ettik. Belki bu vesile ile Allah Teâlâ Hazretleri cümlemize ihlâsın sırrına ermeyi nasip ve müyesser buyurur.

Öncelikle bilmeliyiz ki; ihlâs, imanın, İslâm’ın, tevhid inancının, Allah’a gerçek manada kul olmanın, şeriat ve tarikat ehli olmanın ruhudur. Bu ruha kavuşmak niyetiyle fertler; ibadet ve Allah rızasını kazanmak için yapacakları bütün işlerde ihlâs sahibi olmak gayesiyle büyük bir arzu ile çalışırlarsa, Allah Zülcelâl Hazretlerinin:

“İhlâs benim sırlarımdan birisidir. Ben onu sevdiğim kulumun kalbine emanet kılarım.” buyurduğu hadis-i kudsideki sırra kavuşmayı lütüf ve keremiyle inşaallah onlara nasip eder.

Ayrıca Allah Teâlâ Hazretleri; kulların Allah’a sevilmek için yapacakları ve terk edecekleri her şeyi sadece Allah rızasını kazanmak için yapmaları gerektiğini de buyurmaktadır.

Biz sadece ibadetlerin değişik şekil ve vasıflarındaki veya kulların amel ve ibadetlerindeki ihlâsın mana,  mahiyet ve faziletini anlatacak olsak;  ne ilmimiz ne zamanımız ne imkânlarımız ve ne de ömrümüz bunların izahına yeter.

Bundan dolayı ilahi kitap olan vahye müracaat edelim ki; Allah Zülcelalin bir kelimesi ile sizlere bütününü anlatmış olalım, okuyucularımız da anlatılanı anlamış olsunlar.

Allah Zülcelâl ihlâs hakkında pek çok ayet-i celile göndermiştir. İhlâsın mana ve mahiyetini anlamak için hakkıyla düşünen akıl sahiplerine bir ayet-i celile yeterli olmalıdır. Allah Teâlâ Hazretleri,

“Dikkat et, halis din Allah’ındır.” (Zümer, 3) buyurarak; dinin bütünüyle Allah için olduğunu bizlere bildirmiştir.

Din; Allah Teâlâ tarafından konulmuş olan bir ahkâm-ı ilahidir. Bu ahkâm akıl sahiplerini, kendi istek ve iradeleri ile itaat ederek dünya ve ahiretin saadetine, isyan ederek ebedi felaketlere düşeceklerini bildiren hükümlerden ibarettir.

Şimdi misal olarak dini bir ağaç gibi düşünelim.

Bu ağacın birçok dalı budağı ve dorukları vardır. Ama bunların hepsini bağlı olduğu yer ağacın gövdesidir.

Ağaca bakınca sayısız dallar ve bunların doruklarını görürüz.

Namazın farz, vacip, sünnet, müstehap, mendup ve mekruhlarına, aynı şekilde orucun; farz, vacip, sünnet, müstehap, mendup ve mekruhları ile zekât ve haccın ahkâm ve şeraitine bakınca bunların hepsinin dinin dallarının dorukları olduğunu görürsünüz.

Tasavvuf ve tarikat diye isimlenen takva yolu da bu ağacın doruklarından birisidir.

Bütün bunlar ve sayamadığımız manevi dalların hepsi tevhid ağacının gövdesinde birleşmişlerdir.

Tevhid ağacından kopan dallar, yaprak ve meyveler değerlerini kaybederek çürüyüp yok olup giderler.

Ağaçtan kopmuş olan bir dal, yaprak veya meyvenin yok olacağı inancıyla Allah Zülcelal’in, “Halis olan, Allah için olan dindir.” ayet-i celilesine dikkatimizi çekelim.

Asr-ı saadetten sonra bu ağaçtan kopan veya değişik sebeplerle kuruyan dalların, sararıp solup dökülen yaprakların ve daldan düşen meyvelerin yok oluşu;  Hak’tan uzaklaşmanın korkunç sonucudur.

Bunun ne kadar tehlikeli ve kesif bir karanlık olduğunu düşünelim de kendimizi böyle feci bir akıbetten korumak için gayret edelim.

Rasûlullah (s.a.v)’ın “Her şey aslına dönüş yapar.” mealindeki hadis-i şerifine dikkat edip yaratılış gayemize yönelerek halis din ağacının dalı, yaprağı, meyvesi olmak için yeniden ihlâsla dinimize sarılalım ki; ağacın altındaki ayrık otları ve yabani fidanlar gibi olmayalım.

Bu ayrık otları ve yabani fidanların meyve vereceğini veya bu halimizle ağacın dalı, yaprağı ve meyvesi olacağımızı da asla düşünmeyelim.

Bazı tasavvuf ve tarikat ehlinin kendilerini birbirlerinden üstün görmeleri, bu mekteplerin din ağacının birer dalı olduğundan haberleri olmadığından veya buralara ihlâsla yönelerek hakikati aramadıklarından meydana gelmektedir.

Asr-ı Saadette bunların din ağacının doruk noktaları ve güçlü dalları olduğu öğrenilmiş ve öğrenilenlerin yaşanılmasına bütün imkân ve güçleri ile gayret edilmiştir.

Sonraki devirlerde bu ağacın dalından kopardıkları meyve ve yaprakları kendilerine mal edip, değişik isimler altında yaşamaya gayret edenlerin akıbetlerine bakınca kimilerinin sapıklaştığını, kimilerinin sararıp solduğunu, kimilerinin kurumuş ağaç dalları haline geldiğini üzülerek görmekteyiz.

Bunun için mü’minlerden arzu ve ricamız; din ağacından kopan yaprak, meyve ve dallardan ve ağacın dibinde biten yabani fidanlardan bir şeyin meydana gelemeyeceği inancıyla yeniden din ağacına müracaat edip, o ağaca dal, yaprak ve meyve olmaya çalışmalarıdır.

Bu ağacın varolması, büyümesi, yapraklarının yeşermesi ve meyve vermesi için; Allah’ın koyduğu temel ölçülere göre yaşamak lazımdır. Tarikat, şeriat ve bütün ahkâm için Allah’ın koyduğu ölçülere uymayı bir ibadet haline getirirsek ancak böylece sâlih amelin meyvelerini toplamaya başlarız.

Allah Zülcelal’in “De ki: “Ben dinimde, kendine ihlâs edici olarak, ancak Allah’a ibadet ederim.” (Zümer, 14) ayet-i kerimesini de tefekkür edelim

Evet, ihlâsla ibadet edilen din Allah’ındır. Rabbimiz bu ayet-i celile ile bizleri tevhide yani birliğe ve ihlâsa davet etmektedir.

İhlâs, sadece ibadetin kabul şartı değildir. İhlâs aynı zamanda imanın ve İslâm’ın da sıhhat şartıdır.

İnsanlara Müslüman görünmek, iyi mü’min görünmek için “Ben de mümin ve müslümanım.” demek kişiyi Müslüman yapmadığı gibi Allah indinde de mü’min yapmaz.

Sadece bir takım üstat ve şeyhlerin isteklerine uygun davranmak, onlara karşı yapmacık haller takınmak için kıyafetlere bürünmek de adette nifaktır.

Onun için buyurmuşlardır ki: Bir insan sürekli olarak giydiği bir kıyafetin dışında bir kıyafet giyerek üstadının veya şeyhinin yanına gittiği zaman içinde bir eziklik duyarsa bu nifaktır.

Aynı şekilde senelerce toplumun arasında giydiği kıyafetten farklı bir kıyafetle toplum arasında dolaşırken içinde bir eziklik duyarsa, senelerce övünerek giyindiği bu kıyafette adette nifak ve riyakârlıktan izler bulunmaktadır demektir.

Onun için Allah Zülcelâl “İhlâs benim sırlarımdan biridir. Onu sevdiğim kulun kalbine yerleştiririm.” buyurduğu hadis-i kutsiyi çok güzel bir şekilde tefekkür edelim.

İhlâs; insanı küfür, şirk ve nifaktan kurtarıp iman ve amel-i salihin kapısını açan bir anahtardır.

Evliyaullah bu sırra ulaşmak için yola çıkmıştır.

İstikametten ayrılanlar kurumuş dallar, yapraklar ve meyveler gibi dökülüp gitmiş, ne yaptığını bilmeyenler yabani fidanlar ve ayrık otları gibi felakete yuvarlanmıştır.

Kurtulanlar ise Allah’a karşı hiçbir şeyi hakkıyla yapamadıklarını itiraf ederek afv-ı ilahiye sığınmışlardır.

Rivayet edilmiştir ki: Ebu Yezidi Bistami hazretleri dua ederken:

“Ya Rab! Sana hakkıyla ibadet edemedim ama Sana şirk de koşmadım.” deyince ona gaybdan “Ya Eba Yezid, bir gün ‘Süt içtim de süt bana dokundu.’ diyen sen değimlisin?” diye bir seda gelir.

Demek oluyor ki; ihlâsın sadece her şeyi Allah için yapmaktan ibaret olmadığını da bileceğiz.

Başımıza müspet veya menfi her ne gelirse gelsin, onun Allah’tan geldiğine inanmada da ihlâsı gözetlemeye gayret etmeliyiz.

Sizleri ihlâslı bir şekilde düşünmeniz için Rasûl-i Ekrem Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimizin Miraç’ta huzur-ı rabbi’l izzette diz çökünce buyurduğu “Ya Rabb sana hakkıyla kulluk ve ibadet edemedim.” sözüyle baş başa bırakıyorum.

Allah Teala cümlemize ihlâs nasip etsin.

Allah Teala cümlemize ihlâs yolunda selamete ermeyi de nasip buyursun.

Selam, ihlâslı kullar üzerine olsun.

İHLÂS BİR SIRR-I İLÂHÎDİR

İhlâs sözlükte, bir şeyi saf ve halis kılmak, bir şeyin özünü kavramak manalarına gelir. İstilâhî manası ise, kalbin saf ve berraklığına engel teşkil eden bütün şeylerden kalbi koruma altına almaktır. Bir şeyin içinde hiçbir katkı…

SAMİMİYET VE DOĞRULUK

Bir şeyi irade ve sevgiyle kabul etmek, gönülden istemek demek olan samimiyet; müslüman için her işinde haktan yana ve kararlı olmayı, bu meyanda öncelikle inanmayı ve inancına göre yaşamayı gerektirir. Ayrıca samimiyet ve dürüstlük, her başarının…

ALLAH’A KULLUKTA HÜSN-İ NİYET VE SAMİMİYET

İnsanı olgunlaştıran ve Rabb’ine yaklaştıran;  namaz, zekât, oruç, hac, helal rızık kazanmak, kardeşlik hukukunu gözetmek, zikir, şükür, tilavet-i Kur’an, salât ü selâm ve her türlü ihtiram gibi ibadetlerin yanında ihlâs-ı kalbiye ve muhabbet-i samimiye’nin de…

KİBİR, TEVÂZU VE İHLÂS

Kibir, büyüklük demektir. Tekebbür, büyüklük göstermek; mütekebbir, kendisini büyük göstermeye çalışan kimsedir. Müstekbir, küçük olmasına rağmen büyüklük iddiasında bulunan kimsedir. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de şeytanların babası olan İblis ve onu izleyenler için müstekbir ifadesini kullanmıştır….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir