TEVBE KAPISI

Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine sonsuz şükürler olsun ki bizler gibi hayatını rızası dışında geçirenlere dahi müjde vererek, tevbelerimizi kabul etmeyi vaad buyurmuştur. Daha yaratılışın başında, isyanlar karşısında tevbe edilmesi halinde tevbeleri kabul edeceğini vaad etmiştir.

Dünya hayatı, Âdem babamızla Havvâ annemizin, gözyaşları içerisinde tevbe edişleriyle başlamıştır. Onlar “Ya Rabbi! Sen yasaklamıştın fakat bizler işledik, nefsimize zulmettik, bizi affeyle; eğer affetmezsen ebedî hüsrana uğramış oluruz.” niyazıyla tevbelerinin kabulünü beklemişlerdi.

Peygamberler “ismet” sıfatına sahip, günahsız kimselerdir. Bütün peygamberler masumiyette eşittirler. Onlar asla kendi taraflarından bir hata yapma gücüne sahip değillerdir. Ama Allah Teâlâ’nın bazen peygamberlerin iradelerini ellerinden almasıyla, onlardan hata gibi fiillerin zuhûr etmesi bizim için en güzel örneklerden, tevbe yapmamız için en güzel misallerdendir.

Allah Zülcelâl’in Musa (a.s.)’a bir ağaçtan seslendiğini ve peygamberlerin kendi iradeleri ile hata yapmayacağını, onlardan hata gibi zuhur eden fiillerin yukarıda zikrettiğimiz ağaç misalinde olduğu gibi onların iradesi dışında meydana geldiğini güzelce düşünmeliyiz.

Bu konuda bizler de oldukça dikkatli davranmalı, peygamberler hakkında lisanımızı, “Onlar da hata etmişlerdir, isyan etmişlerdir.” gibi yanlış ifadelerden muhafaza etmeliyiz.

Bizler kendimiz ehl-i hatâ iken, hatâdan nasıl kurtulacağımızı bizlere göstermesi için Allah Teala’nın peygamberlerin iradelerini ellerinden alıp, onlara işlettiği hatâ görülen şeyleri asla peygamberlerden düşünmemeliyiz. Peygamberlerin zâhiren hatâ gibi görünen hâdiseler neticesinde nasıl istiğfarda bulunduklarını da araştırıp, tevbe-istiğfar yollarını da yine onlardan öğrenmeliyiz.

Allah Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerim’de çok tevbekâr olanlardan râzı olduğunu bizlere bildirmiştir. Peygamberlerin dışında masum bir varlığın olamayacağını da bildirerek bizleri tevbeye davet buyurmuştur.

Tasavvuf ehlinin de bu yoldaki ilk adımı “tevbe etmek” ve “tevbeye davet etmek”ten ibarettir. Bir şeyhe intisâb edilirken “tevbe almak” ifadesinin kullanılması da ibadetlerin ilk başında tevbenin varlığına güzel bir işarettir.

Tevbe İslam’a girişin ilk kapısıdır. Ve bu kapı Rabbimiz tarafından, güneşin mağribden (batıdan) doğacağı ana kadar açık bırakılmıştır.

Allah Teâlâ, “Tevbe ediniz ki Allah günahlarınızı örtüp tevbelerinizi kabul etsin.” buyurmuş ve insanlığın tevbekâr olabilmesi için iki önemli hususa dikkatimizi çekmiştir:

Bu hususlardan birisi vahye, diğeri akla dayalıdır. Vahiy ile aklı bir araya getirmeden sadece lisanen “Estağfirullah” yani “Allah’tan af talep ediyorum.” diyerek, hakîkî manada tevbe etmiş olamayacağımız gerçeğini bilmeliyiz ve derhal aklımızı kullanmaya başlamalıyız. Yalnızca vahyi yani Kur’an-ı Kerim’deki tevbe ayetlerini öğrenip bilmekle gerçek manada tevbe etmiş sayılmayız. Kâmil bir şekilde tevbe edebilmek için vahyin yanı sıra aklımızı da kullanmaya başlayarak Allah Zülcelal’e karşı isyanda bulunmanın ne kadar korkunç ve büyük bir felâket olduğunu düşünmeli; tazarru ve niyaz ile O’nun tevbe kapısına varıp, özür dileyerek affımızı istemeye başlamalıyız.

İçine sürüklendiğimiz günah ve hataların büyüklüğünü aklımızla tesbit edip kavramalıyız ki o günahlara karşı hakkıyla tevbe edebilelim. Eğer aklımızı güzelce kullanıp, “Allah Teâlâ bana sayısız sonsuz nimetler ihsan ederken; ben O’nun bu nimetleri karşılığında O’na nasıl isyan ederim!” diyebilirsek işte o zaman gözyaşları dökerek, tazarru ve niyaz ile gerçek bir tevbeye başlamış oluruz.

Eğer aklımızla, isyan ve günahların cezalarının büyüklüğünü düşünemezsek; Allah Teâlâ’nın “Tevbe-i nasûh ile tevbe ediniz.” ayet-i kerimesine ittiba etmiş olamaz, ne kadar çok araştırırsak araştıralım hakîkî manada tevbekâr olamayız. Öyleyse, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in nasıl tevbe etmemiz gerektiği ile ilgili beyanâtını dikkatli bir şekilde araştırıp, tefekkür ederek gereğini yerine getirmeliyiz.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, isyan eden insanın, iki ateşten biriyle yanmadan günahının cezasından kurtulamayacağını buyurmaktadır. Bu ateşlerin birisi “pişmanlık ateşi”, diğeri ise “cehennem ateşi”dir.

Aklını kullanan kişi muhakkak ki pişmanlık ateşini cehennem ateşine tercih edip, “Allah Teâlâ bana ihsan ederken ben O’na nasıl isyan edebilirim!” diyerek hasretlik ateşiyle gönlünü yakmaya başlar. Bu hususta Rabbimiz bizlere, nasıl tevbe edeceğimizi Âdem babamızla Havvâ annemizin hayatlarını örnek vererek öğretmiştir. Onların, kendi iradeleri dışında meydana gelen ufacık bir hatânın karşılığı olarak kırk sene birbirlerinden ayrı kalıp, hasretlikle yanıp kavrulduklarını aklımızla düşünelim. Tazarru ve niyaz ile tevbe edip, bu tevbemize de ısrarla devam edelim ve bir daha aynı hatalara düşmemeye gayret edelim.

Allah Zülcelal’in Kur’an-ı Kerim’de zikrettiği küfürden, şirkten, nifaktan ve her türlü kötü ahlaktan kurtulmamız için “Allah’a firar edin.” buyruğuna dikkat edelim de tevbe ettiğimiz herhangi bir günaha bir daha asla dönceğeceğimizin kararı ve gayreti içinde olalım.

Bir insanın peşinden gelen korkunç bir yılandan kaçmasından daha fazla en küçük günahtan bile kendini muhafaza edip Allah’ın tevbe kapısı olan af kapısına tüm beşeri gücü ile koşma gayreti içinde olması gerektiğini düşünelim. Şayet bu korkunç yılanın bizi yutması durumunda ebedi aleme şehit olarak intikal edeceğimizi düşünelim de kendi iradeleri dışında en küçük günaha yaklaştıkları için cennetten çıkarılıp yeryüzündeki çile ve meşakkatlere katlanmak durumunda kalan Adem babamız ve Havva annemizden örnek alarak sıdk-ı bütünle tevbe edip, tevbemiz üzerine sadık kalmaya karar verelim.

Günahın karşısındaki ilahi tehditleri düşünmeye devam edelim. İdarî makamların koyduğu kanunları çiğneyerek, yasakladığı işleri yapanları ve bu yasakları işleyenleri tehdit eden caydırıcı cezalar karşısındaki tavrımızı düşünelim. Şimdi bir günahkâr olarak düşünelim, “Acaba bizler, Allah’ın tehdidinden mi daha çok korkuyoruz, yoksa beşerin tehdidinden mi daha çok korkuyoruz?” Akıl sahibi insanlar olarak, fânî aklımızla düşünüp, beşerin tehdidini terazinin bir kefesine, ezelî ve ebedî olan Allah Teâlâ Hazretleri’nin tehdidini de terazinin diğer kefesine koyup biraz tefekkür edelim. Bakalım ki hangisi bizim için daha caydırıcı ve etkili.

Eğer gaflete dalar da, beşerin tehdidini daha güçlü ve doğru kabul edersek, yarın hesap âleminde Allah Teâlâ’nın “Ey kulum, ben her an sana ihsanda bulunmuştum, sen benim ihsanımla bana nasıl isyan ettin! Senin gibi âciz insanların koymuş olduğu ceza kanunlarından korktuğun halde benim caydırıcı ve doğru hukukumdan niye korkup sakınmadın! Acaba beni işitmez, görmez, bilmez ve intikam almaktan âciz olduğumu mu sanırdın!?” sorusuna nasıl cevap verebiliriz.

O günün dehşetini ve o günde cevabın mümkün olmadığını aklımız başımızda iken düşünelim de bir an önce hatâlarımızdan tevbekâr olalım.

Kardeşlerim! Günahları hiçbir zaman küçük olarak düşünmemeliyiz. “İsyan ederken isyanın küçük mü büyük mü olduğuna değil, o isyanın kime karşı yapıldığına, kime isyan edildiğine bakılmalıdır.”

Peygamberimiz (s.a.v): “Devam edilince (sürekli olarak işelenen) hiçbir günah küçük olarak kalmaz, tevbe edilince de büyük günahlar kalmaz (küçülülerek yok olurlar).” buyurmuştur. Tıpkı damla damla su ile dolan havuzun yine damla damla su ile boşalması gibi.

Bundan dolayı bir an önce ilahî huzura, kararmış yüzle değil de yüzümüzün akıyla gitmenin gayreti içerisinde olmalıyız. Zira Allah Zülcelâl’in haber verdiği “Ey Habibim, görme kudreti olanların hesap âleminde, Allah’ın huzurunda, boyunlarının nasıl bükük olduklarını ve arkasından, ‘Ya Rab, şimdi gördük, inandık, bizi geriye gönder de salih ameller işleyelim.” diye yalvaranlardan olmak istemiyorsak bir an evvel tevbe-i nasûh ile Allah Teâlâ’dan affımızı istemeliyiz. Tevbede acele etmeliyiz. Çünkü Allah Zülcelâl “Affınıza sebep olacak ibadetlere koşunuz.” diye emir buyurmuştur.

Affımıza sebep olacak şeylerin başında “tevbe” gelir. Allah (c.c)’ın, kullarının tevbeleri karşılığında onlardan memnun ve razı olduğuna dair birçok ayet-i celile vardır. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, çokça tevbe edenleri sevdiğini haber verirken, Peygamber Efendimiz (s.a.v) de “Hangi insanın amel defterinde çok tevbe kaydedilmişse ona da müjdeler olsun.” buyurmuştur.

Bu büyük müjdeye kavuşmamızın asıl şartı tevbedir. Ama şunu da asla unutmamalıyız ki: her günahın tevbesi kendi cinsindendir. Ferâiz-i ilâhiyeden birini terk edenin sadece “Ya Rabbi, ben bundan vaz geçtim, beni affet.” demesinin bir manası yoktur. Sadece sözle tevbe etmekle ibadet görevi yerine gelmez. Demek ki ilâhî emir ve yasaklardan herhangi birini terk eden kişi bu hatasından nasıl döneceğini, O’na karşı nasıl tevbekâr olacağını Allah’ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine müracaat ederek öğrenmeli ve üzerine düşen ne ise onu yerine getirmelidir.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v): “Münafığın hataları olur, müttakîlerin de hataları olur. Mü’min günahtan, bir dağın eteğinde zevk-u sefada iken büyük bir dağın kopup üzerlerine doğru geldiğini gören ve kurtuluş ümidi kalmayan bir kimsenin hali nasıl ise öylece Allah’tan korkup sakınırlar. Münâfık ise, günahını burnunun üzerine konup uçan bir sinek gibi görür.” buyurmaktadır. İşte Allah’tan hakkıyla sakınanlar, günahların en küçüğünden de bu şekilde korkup sakınırlar.

Günahların evsâf ve şekillerini sayıp bitirmek mümkün olmadığı için ehl-i tasavvuf, insanları evvelâ tevbeye davet edip, bu isyanlardan nasıl kurtulacaklarının yollarını öncelikle öğretmeye aynı zamanda bu öğrenilenlerin tatbik edilmesine gayret etmişler ve ettirmişlerdir.

Unutmayalım ki günahların ve şerlerin bütününün kaynağı, dünya sevgisidir. Efendimiz (s.a.v)’in buyurduğu gibi “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.” Allah Teâlâ’nın koymuş olduğu emirlerini terk ettiren ve yasaklarını işleten sebepleri biraz düşünürsek, altında “dünya sevgisi”ni buluruz.

Kalplerimizdeki dünya sevgisini azaltıp, ahiretin sevgisini artırabilmek; oradan mahlûkun sevgisini çıkarıp, Hakk’ın sevgisini kalbimize yerleştirebilmek için muttakî âlimlerin Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i nebevîden istifadeyle aktardıkları ve yazdıkları tavsiyelerine müracaat edelim de dünya ve ahiretin kurtuluşunu bulmuş olalım.

Çıktığımız bu yolculukta Âdem babamız bu yolun ilk rehberidir. Bizler de onun evlatlarıyız. Onlar nasıl pişmanlık içerisinde, gayr-ı irâdî hatalarından dolayı, tevbeye sarılmışlarsa; bizler de her an her şeyimizle Allah Teâlâ’ya karşı kulluk vazifemizde noksanlarımızın olduğunu ikrar ile yarın hesap günü “Âh, keşke dünyada daha akıllı olsaydık, kulaklarımızla hakikatleri duysaydık ve Hakka tâbî olarak yaşasaydık da bu azabın kapısına gelmeseydik.” dememek için bir an evvel tazarru ve niyaz ile af kapısında secdeye kapanarak tevbe edelim, tevbe edelim ve yine tevbe edelim…

Allah Teâlâ’nın sonsuz selâmı, tevbe edip tevbesinde sâbit kalanlar ve dünyasından tevbekâr olarak ayrılanlar üzerine olsun.

HATA EDENLERİN EN HAYIRLISI OLMAK

Tevbenin dinimizde çok büyük bir husûsiyeti vardır. Basit bir mesele değildir tevbe. Ama bizler tevbe deyince, maalesef bugün basit bir şey zannediyoruz. Hâlbuki tevbe Rabbimizin muhabbetine nâil olmak, ümmetin hayırlıları arasında yer alabilmektir.

TEVBE VE İSTİĞFÂR

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Her kim gargaradan (can boğaza gelip hırıltı etmeye başlamadan) önce Allah’a tevbe ederse Allah (c.c) ondan (o tövbeyi) kabul buyurur”.

TEVBE YÂ RABBİ

Enes b. Mâlik (r.a) demiştir ki: Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Allah Teâlâ buyurdu ki: Ey Âdemoğlu! Şüphesiz sen bana dua (ibadet) ettiğin ve bana ricada (ümitle yalvarmada) bulunduğun sürece, senin günahlarını bağışlarım ve senden…

ALTI KUSURUMUZ

Zamanımızın dindar, sofu, sözde koyu bazı Müslümanlarında görülen ve dine ve şeriate aykırı noksanların, günahların bazısına işaret etmek istiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir