YAKÎN VE ZÜHD

Allah Teâlâ’ya sonsuz şükürler olsun ki her birimize sağlık ve sıhhat ihsan ederek tekrar bir araya gelmeyi, birbirimizle konuşup dertleşmeyi nasip buyurmuştur.

Allah Zülcelâl Hazretleri, yaratılış için koymuş olduğu kanûn-ı ilâhîye göre insanı yaratmış ve ona hayatı süresince de mükellef olduğu ölçüleri bildirmiştir.

Allah Teâlâ Hazretleri tarafından konulmuş olan bu ilâhî ölçülere riayet etmeyerek, âciz bir beşer tarafından konuşulan sözlere ve konulan kanunlara bağlı kalıp yaşayan bir kişinin sonsuz hayatta kurtuluşa ulaşacağını düşünmesi evham ve hayalden başka bir şey değildir.

Yani beşerî düşünce ve nizamlara kapılarak ebedî kurtuluşa ereceklerini düşünen gafiller ne kadar yazıp çizerseler çizsinler Allah’ın koyduğu ölçünün dışında kaldıkları müddetçe insanlık âlemi dünya ve ahiret hayatında asla emniyet, huzur, saadet ve refah bulamayacaktır.

Akıl sahibi varlıklar olarak her an şahit olmaktayız ki; Allah Zülcelâl’in yaratılış için koymuş olduğu kanunlardan hiçbir tanesi ilk günden beri değişmemiş, değiştirilememiş ve bundan sonrada asla değiştirilemeyecektir. Kâinata, dünyanın gidişatına ve kendimize bakarak bu hususu tefekkür etmeli ve Allah Teâlâ Hazretleri’nin bize bildirdiği hakikatleri yakînî derecede kabullenebilmeliyiz.

Bilmeliyiz ki bizleri fert ve aile olarak, cemiyet ve millet olarak Allah’ın koyduğu ölçülerin dışındaki bir sistemle saadete ulaştıracağını iddia edenler, yalancılardır. Hiçbir mahlûkun kendisine verilen akılla, insanlığın dünya ve ahiret saadeti için bir nizam tespit etmesi, bir yol haritası çizmesi mümkün değildir. Madde olmayan sonsuz bir âlemde insanlığı kurtuluşa ulaştıracak bir yolu, âciz bir mahlûk olan beşerin tespit ve tayin etmesi asla mümkün değildir.

Allah Zülcelâl’e hamd ü senâlar olsun ki hayatımızın var olması için koyduğu mevzûât-ı ilâhiyye ile bizleri sağlıklı bir hayata kavuşturmuştur. Rabbimiz, hayatımızın devamı için de bazı ölçüler koymuştur. Akıl ve ilim sahipleri Rabbimizin koymuş olduğu bu ölçüleri kabul etmeye mecbur olmuşlardır.

Bakınız Rabbimiz, insanın hayatının devamı için yeme, içme, havayı teneffüs etme gibi bilinen zarûrî ihtiyaçları ihtivâ eden şartlar koymuştur.

İnsanlık, yaratıldığı andan itibaren bunlara muhtaç olduğuna göre Allah Teâlâ’ya her an muhtaç demektir.

Bu kanunları var eden, koyan ve devamını sağlamaya muktedir olan sadece Allah Teâlâ Hazretleri’dir.

Bu hususta Allah Teâlâ Hazretleri, Mülk Sûresi’nin son ayetlerinde verdiği bir misalle bizleri uyarmaktadır:

“Ey Habibim! De ki: «Bana haber veriniz, eğer suyunuz yerin dibine gidip çekiliverecek olsa artık size kim öyle güzel akan bir su getirecektir?” [1]

Akıl ve ilim sahipleri sadece bu ayet-i celîleyi tefekkür edebilseydiler Allah Teâlâ’ya nasıl ve ne kadar muhtaç olduklarını öğrenecek ve muhtaç oldukları Hâlik’a her sahada ve her hususta kayıtsız şartsız itaat edeceklerdi.

Yine Allah Zülcelâl Hazretleri, yarattığı canlıların hayatının devamı için, bünyesindeki dengeleri de en güzel şekilde tespit etmiş ve tanzim etmiştir.

Asırlar boyu gelmiş hakikate karşı kör olan hekimler, tabipler, kendini akıllı sayan zavallılar Allah Teâlâ’nın koyduğu ölçülerini görmezden gelerek dünya hayatını ve canlıların hayatının devamını sağlamak için verdikleri mücadelelerde dâima mağlup olmuşlardır. Hâlbuki gerçek akıl sahipleri ancak Allah Teâlâ’nın koyduğu ölçülere göre insanlığın hayatını devam ettirmeye çalışmışlar ve tarih boyunca bozulan, unutulan, değiştirilen ölçüleri tamir için gayret etmişlerdir.

Mesela, ateşi çıkan bir hastanın ateşini Allah Teâlâ’nın tespit ettiği dereceye düşürmek için uğraşmışlardır. Aynı zamanda vücut ısısı düşen bir hastanın vücut ısısını dengeye getirmek için uğraşmışlardır. Kısacası tabiblerin yaptıkları Rabbimiz’in koyduğu ölçülerden bozulanları tamirden ibarettir. Bu da bir noktaya kadar devam eder ve sonunda insanın dünyadan ayrılışı karşısında acziyetlerini itiraftan başka bir şey de yapamazlar.

Bu da demek oluyor ki akıl sahibi olduğunu iddia eden insanlar; insanın yaratılışından bu yana, insan bünyesi için Allah Zülcelâl’in koyduğu ölçülerin dışında bir ölçü bulamadıkları gibi, bugünden sonra da bulamayacaklardır. Bu hakikat karşısında insan için Allah Teâlâ’ya mecbûrî teslimiyetten başka bir çıkış, kurtuluş yolu yoktur. Bu noktada bütün insanlar acziyetlerini kabul etmek mecburiyetindedir. Eğer bunu kabul etmiyorsalar, hayatın başlangıcı ve devamı için Allah’ın koyduğu şartların/kanunların birini değiştirsinler. İnsana havasız; yemeden, içmeden, zarûrî ihtiyaçlarına muhtaç olmadan yaşayacakları bir ortam hazırlasınlar. İnsanlar arasındaki münazara ve münakaşaları kaldırsınlar. O zaman mal, mülk ve makam, mevki hırsı aradan kalkar. Ama bu asla mümkün olamaz.

Acziyetini idrak edemeyen insan, bunları yapabileceğini sanır. Fakat cehalet çukurları içerisinde, Allah Teâlâ’yı tanımadan insanlık için kurtuluş yolları arayanlar ve insanlığın refah ve saadete kavuşması için plan ve programlar hazırlama gayretinde olanlar kendilerini ve insanları aldatmaktan başka bir şey yapamazlar. Onların bu gayretlerinin sebebi de kendi varlıklarının kıymetini bilemediklerinden dolayıdır.

Dünyadan ayrıldıkları anda hem insanlığı aldattıklarını hem de kendilerinin aldandığını ve aldatıldığını bütün yönleriyle öğrenirler ama o zaman dünya-ahiretin zararı ile bu fânî hayattan ayrılmış olurlar.

Bu hakikat, bugüne kadar böyle cereyân ettiği gibi bugünden sonra da böyle cereyan edecektir. Akıllılar, aklını başına alıp kurtuluşun nerede ve nasıl olacağını düşünerek, ihtiyaçlarını âlemlerin Rabbi’nin koyduğu ölçülere göre temin etme yoluna gitmelidirler.

Ama son asırlarda ve bilhassa günümüz dünyasında, akıllarını nefislerinin emrine veren insanlığın bir kısmı sonsuz hayata inanmamış, bir kısmı ise bu inancını unutarak dünya hırsına kapılıp dünya düşüncesinin esareti altına girmiştir. Fakat bu insanlar, bütün düşüncelerinin dünya olmasının, sıkıntı ve dertlerine çözüm olmadığını görmeli ve kendi koydukları ölçülerle bunları gidermelerinin mümkün olmadığını öğrenmeliydiler.

Beşerin tespit ettiği kanun ve uygulamaya koyduğu hayat tarzı, asırlar boyu, insanların ihtiyaçlarını gidermek yerine; kavga, dövüş, zulüm, işkence ve haksızlıktan başka ortaya ne koydu! Mazlumları ezmekten, onların imkânlarını sömürmekten başka ne işe yaradı ki.

Evet, aklımızı başımıza alarak bilelim ki bir insanın bünyesi için Allah Teâlâ’nın koyduğu ölçüler ne kadar güzel ve insanın varlığını devam ettirmesi için ne kadar lüzumlu/zarûrî ise; dünya hayatının devamı için koyduğu şartlar da en az o kadar güzel ve lüzumludur. Bu da demek oluyor ki bir insan bir dünyayı temsil eder, dünya ise insanın bir örneğidir.

Nitekim Hz. Ali (kv) “Ey insanoğlu! Sen kendini bir küçük cisim olarak görme! Yerlerin altından Arş’ın üstüne kadar bütün varlıklar senin cisminde toplanmıştır.” buyurmuştur.

Bilmeliyiz ki insan bütün âlemleri tanıdığı gibi, bütün âlemlerde de insan tanınmaktadır. İnsanın bu âlemleri tanıması ise ancak Allah’ın ihsan buyurduğu akıl nimeti ile Allah’ın koymuş olduğu ölçüleri bulup yaşaması ile mümkündür.

Beşerin koyduğu ölçülerle değil bir insanın manevî kemâlâtının boyutlarını bilmesi, bir yumurtada meydana gelecek bir civcivi; bir damla suda ise insan ve diğer canlıları bulması bugüne kadar mümkün olmamıştır. Bugünden sonra da asla mümkün olmayacaktır.

Bu hakikate inanıp “Eyvah, insanlık âlemi ömrünü boşu boşuna zayi etmiş.” diyerek fertlerin de derhal kendilerine çekilmesi “Ben de ömrümü boşu boşuna zayi mi ettim?” düşüncesi ile Allah’ın koyduğu ölçülere dönüş yaparak kurtuluş yolunda ilerlemenin gayretinde olması gerekir.

Salât u selâmlarımız enbiyânın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa’nın üzerine olsun, Efendimiz (sav) bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur: “Bu ümmetin evvelkileri iki şeyle yakîn ve zühd ile kurtuluşa ermişlerdir.” İnsanlığın çok çalışmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri her şeyin “var olması”nın ölçü ve şartlarını koymuştur. Bu şartlar bir araya gelince o şey de meydana gelir.

Bundan dolayı Rasûl-i Ekrem Efendimiz, ümmetin kurtuluş sebebinin iki olduğunu buyurmuş ve bunların birincisinin “yakîn” olduğunu bildirmiştir. Yakîn: içinde şüphe olmayan, tereddüt bulunmayan, zıddında insanlığa faydalı bir şey bulunmayan tek bir ölçü, sağlam ve şüphesiz bir inançtır. Sahâbîler, yakîn mertebesinden yola çıkınca kâinat hakkında beyan ettiğimiz konuları hakkıyla ve şüphesiz olarak öğrenmiş ve bunlara o mertebede inanarak o şekilde yaşamaya karar vermişlerdir. Onlar madde ve manası ile Allah’ın koyduğu kanunlara iman etmiş, iman ettikleri için kurtuluşun ikinci sebebi olarak da “zühd”ün gereğini yerine getirmenin gayretinde olmuşlardır.

Zühd: dünyaya hiçbir değer vermemek demektir. Zühdü anlamak için beyan edilen konuları iyi öğrenip, iyi tefekkür etmeli, ümmetin neyle ve nasıl kurtuluşa erdiğini öğrenip ona göre yaşamanın gayretinde olmalıyız.

Sahâbe-i Kirâmın, dünyayı nasıl bir araç kabul edip, ona ahiretin yüksek makamlarını elde etmek için Allah’ın koyduğu ölçülerle nasıl kaptanlık yaptıklarını öğrenmeli ve biz de öyle bir kaptan olmaya gayret ederek sonsuz hayat yolculuğuna çıkmanın gayretinde olmalıyız.

Sahâbe-i Kirâm, insanları nasıl dünya hayatında izzet ve şerefe, nusret ve huzura, saadet ve refaha kavuşturmuşlarsa bizler de onlar gibi yaşayarak hem kendimizin hem de insanların huzur ve refaha kavuşturmanın gayretinde olmalıyız.

Allah Zülcelâl’in insanlığın hayatının devam için koymuş olduğu şartlar meydana gelince olacaklar “var” olur, yok olacaklar da “yok” olur. Ama âciz olan beşer veya herhangi bir mahlûk böyle bir şart koyma imkânına sahip olmadığı için, onun ilâhî şartlara uyması dünya-ahiretin saadetini elde etmesinin değişmez şartıdır.

Peygamber Efendimiz (sav), hadîs-i şerîfin devamında ise: “Ümmetimin helâkı da iki şeye bağlıdır. Bunlar cimrilik ve uzun arzularla beslenen harîsliktir.” buyurur.

Cimrilik ve harîslik fertleri, aileleri, cemiyet ve milletleri helâka sürükleyen kötü hastalıkların başında gelmektedir.

Cimrilik ve cömertliği sadece parada, pulda değil arzu edilen her şeyde düşünmeliyiz. Maldaki, paradaki cimrilik gibi, makamda, mevkide, şöhrette de Allah’ın koyduğu ölçülerin dışındaki hırs ve tamah da cimriliktir.

Allah’ın koyduğu ölçünün dışına çıkarsak, insanlık birbirlerini kıskanarak para, pul, makam, mevki, şöhret ve konforun sadece kendisine ait olduğunu düşünmeye başlar. Herkes böyle düşünmeye ve yaşamaya başlayınca da toplum içerisinde kavga, dövüş ve huzursuzluk ve çekişmeler meydana gelir.

Uzun arzularla beslenen harislik: dünyanın fânî hayat olduğunu ve bütün mahlûkâtın bundan pay sahibi olduğunu düşünmeden, dünyayı bütün geleceği ile birlikte kendisine mal etme arzusudur. Herkes bu arzuya kapıldığı için tenkit, tahrik, kavga ve dövüşler dünyanın ilk gününden bu yana devam etmektedir.

Cimrilik ve uzun arzularla beslenen harîsliğin insanlığın helâk sebebi olduğunu Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimiz bir cümle ile bizlere beyan buyurmuştur. Eğer bizler de biraz düşünecek olursak dünyadaki bütün felâketlerin bu iki kelime içerisinde ifade edildiğini öğrenmiş oluruz.

Bütün bu hakikatler bize göstermektedir ki; insanların kurtuluşa kavuşması ilâhî emir ve yasaklara dönmesine bağlıdır. Çünkü tarih boyunca meydana gelen hâdiseler bu hastalığın dermanın sadece Allah’ın koyduğu ölçülere tâbi olmak olduğunu bizlere ispat etmektedir.

İnsanlık âlemi, toplu olarak kurtuluşa yönelmediği müddetçe, fertlerin kararlarını kendileri vererek Allah Teâlâ’nın bize bildirmiş olduğu şekilde yaşayıp dünya ve ahiret hayatının huzur ve saadetini elde etmeleri mümkün değildir.

Dünya bir gündür, evveli var ve bir gün sona erecektir. Önümüzde, ismi ahiret olan bir gün daha var. Evveli var, ama sonu yok. Bu kısa dünya hayatında fertlerin ve toplumların kurtuluşa ermesi, Rabbimiz’in bizlere gönderdiği kitab-ı ilâhî olan Kur’ân-ı Kerîm’i her ferdin: “Allah Teâlâ bu kitabı bana göndermiştir.” inancıyla okuyup yaşaması iledir.

İnsanlar, emniyet teşkilatından veya mahkemeden gönderilmiş olan bir ihbarnameye veyahut yüksek makamdaki bir kişiden gelen bir davete verdiği değeri, Allah’ın Kitabına ve Rasûlullah’ın sünnetine vermedikçe, “Allah’a, kitabına ve Rasûlü’ne inandım.” demelerinin hiçbir faydası olmaz.

Allah Zülcelâl, Habîbi’ne bir kitap vermiş ve bizim kapımıza göndermiştir. O kitab-ı ilâhî’de, hayatın nasıl meydana geldiğini ve sonsuz hayatın nasıl devam edeceğini bizlere bildirmiştir. Bu hakikate kalpten inanarak, Allah’ın kitabına sarılanlar kurtulmuş olurlar. Tarihte yaşanan olaylar da bunu bizlere ispat etmektedir.

Hz. Âdem’den bu yana özellikle de Rasûlullah (sav) Efendimiz’den bugüne kadar meydana gelen hadiseleri güzelce araştırıp helâk olanların nasıl ve niçin helâk olduklarını; kurtulanların ise nasıl kurtulduklarını öğrenerek hayatımızı Rabbimiz’in emrettiği şekilde yaşayıp hesap günü kurtuluşa erenlerden olmanın gayretinde olalım.

Selâm, Allah Teâlâ’nın, kitab-ı ilâhîsini bize “kurtuluş kitabı” olarak gönderdiğine inananların üzerine olsun.

 

[1] Mülk; 67/30.

CİMRİLİK VE HAKSIZ KAZANÇ

Para, mal, mülk insana Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimetlerdir. Kıymeti bilinir, yerine harcanarak şükrü ödenirse çok güzel. Fakat iş askine olur, Allah’ın emrettiği yolda sarfedilmez, insan paraya tapacak bir hale gelirse bu da kötüdür.

“BANA NE DÜNYADAN”

“Hayat felsefesi” denen şey dünyaya hangi gözle baktığımızı ifade eder. Demek oluyor ki dünya sizin için neyi ifade ediyorsa hayattan anladığınız odur. İnsanların hayata bakış açılarını “millî kültür” şekillendirir. Millî kültürünün temel taşı ise “din”dir….

KAYBEDİLEN ÜMMET ŞUURU

Bangladeş’te Müslüman liderlerden Ab-dülkâdir Molla’nın idamı, İslâm dünyasının perişanlığını, acınacak zelîl hâlini bir kere daha gösterdi. Eskiden Müslüman önderleri sömürgeciler öldürüyordu, şimdi bu işi Müslüman görünen zalim cellatlar görüyor.

DÜNYA SEVGİSİNİN İKİ ÜRÜNÜ HASED VE KİN

“Dünya” kelimesinin iki zıt manası vardır. Kelimenin masdarlarından birisi “dünüv”, diğeri “denâet” kökünden gelir. Dünya, “dünüv” masdarından gelince “en yakın” manasında, “denâet” masdarından gelince ise “en alçak” manasındadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir