RABBİMİZİN İNSANA TESLİM ETTİĞİ EMANET

Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla

Ya Rabbe’l âlemin, Sana Senden senâ etsin lisanım.

Seni bulsun, Seni bilsin cenânım (kalbim).

O türlü (öyle bir) kalbe rabt et kalbimi ki onunla terk edem kibr u riyayı

Onunla derk (anlar) eder Mevlây-ı kibriyâyı.

Allah Zülcelâl, kitabı ilahisinde evvela Âlemlerin Rabbi, bizim Rabbimiz olduğunu bizlere haber verdiği gibi bizler de bu yazımızda öncelikle Allah Teâlâ’nın rabbimiz olduğunu tanımaya çalışacağız.

Evvela kâinatı, kürrelere, zerrelere, sınırsız canlılara ve eşyalara, bölmeden önce bilmeliyiz ki; bütün varlık, yokluk karanlığı içerisinde olduğu gibi, bizler de o yokluk karanlıklarının içerisinde iken, Rabbimiz, yarattığı varlıklarla kâinatı aydınlattığı gibi, o kâinatın varlığının hikmetlerini anlamamız için bizlere de bir basiret kuvveti ve kudreti ihsan etmiştir. Rabbimizin bizlere bu ihsanlarda bulunduğu anı, akıl sahibi insanoğlu düşünmek mecburiyetinde olduğunu bilmelidir.

Allah Zülcelâl kâinatı yokluk âleminden varlık âlemine çıkardığı vakit varlık âleminde ortaya çıkan zerreciklerinden birileri idik ve halen de bu zerreciklerden birileriyiz.

Kendisini akıl sahibi olarak kabul eden her insaflı varlık, Rabbimizin bizlere ihsanlarda bulunduğu o anı hatırına getirerek dünyaya nazar edip sonsuz manzaraları gördüğünde; Allah Zülcelâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin nasıl bir Rabb olduğunu anlayabilmesi için Allah Zülcelâl’in yarattıklarından önce de Rubûbiyet sıfatına sahip olduğunu düşünmelidir.

Kul Allah Teâlâ’nın nasıl bir Rabb olduğunu düşünmeye başlayınca aklı şaşkınlık ve hayranlıklar içerisinde kalır.

Evet, Allah Teâlâ Hazretleri bizlere Âlemlerin Rabbi olduğunu bildirmiş. Bizler de Allah Teâlâ’nın Âlemlerin Rabbi olduğu gibi bizlerin de Rabbi olduğunu kabul edip kalbimize yerleştirmeliyiz.

Sadece “Allah Zülcelâl benim Rabbimdir, âlemlerin Rabbidir” gibi sözlü ifade ve iddia ile kul Allah Teâlâ’yı yakîn makamında Rabb olarak kabul etmiş sayılmaz. Bu gibiler ancak basit bir taklitçi olup bunların “Ya Rabb” nidaları ile yaptıkları yakarışlarla dua kapıları kolay kolay açılmaz.

Evvela Âlemlerin Rabbinin rahmet kapılarının ucu, bucağı, sınırı ve zamanı olmadığını öğrenmek için Allah Zülcelâl bizleri bu kapılara davet etmiştir. Bizler de bu kapılarda birini bulmak için Allah tarafından yaratıldığımız ana bakarak tefekkür etmeliyiz. O zaman yoklukta, yokluğun karanlığında Allah Zülcelâl’ı Rabb olarak tanıyarak; ucu bucağı olmayan “Şems-i Rubûbiyet”in parıltıları altında ellerimizi O’nun kapısına kaldırırız. O anda Allah Zülcelâl’ı hayranlıklar içerisinde tefekkür edip Allah’ın verdiği haberleri aklî delillerle birleştirerek, rubûbiyetin marifet güneşi altında “Ya Rabbi” diyeceğin bir anı, bir zamanı ölmeden önce yaşamanın gayretinde olarak; Rabbu’l âlemin’in seni dünyaya gönderdiği gibi, sende O’nu Rabb olarak kabul edip, O’nun emrettiği gibi yaşayarak, bir gün huzur-i Rabbi’l İzzete giderken; “Ya Rabb beni yarattığın andan bu ana kadar sadece Seni Rabb kabul ettim.” diyerek dünyaya gözünü kapatırken inşallah “Gel kulum” daveti ile yola çıkma şerefine nâil oluruz.

Onun için Allah Zülcelâl Hazretleri kendisini bizlere Rabbu’l âlemin olarak tanıttığı gibi; bizlerden yokluk âleminin o karanlık penceresinden, nun’un noktası kadar bir delikten kainata bakmaya ve tefekkür etmeye başlamamızı emir buyurmaktadır.

Kul evvela kâinata, sonra kendine baktığı vakit; bir anda Rabbu’l âleminin eserlerindeki hikmetlerin gözünün önünde açıldığını görür. Şimdi bu anı ciddi bir şekilde tefekkür edelim. Bu anı, dünyaya geldiğin ana veya yaşadığın çocukluk zamanlarına benzetme. Çünkü bu Hakkı görüş anındır.

Rabbu’l âleminin eserlerindeki hikmetleri görenlerden bazıları bu inanç üzere hayatlarını devam ettirirler.

Bazıları da sebepler âleminin ötesindeki Âlemlerin Rabbini göremeyip, sebeplerde takılarak kendilerini körleştirmiş olurlar. Dikkat edin, unutmayın ki, asıl tehlikeli olan basiret gözlerinin körleşmesidir.

Dünyaya gelen insanların ruhlar âle-minde basiret gözleri açıktır. Onlar nun’un içindeki noktadan, küçük pencereden kâinata bakarken Rabbu’l âleminin Hakk güneşi karşısında mahlûk olan sebepleri görüp onlara mahkûm ve esir olmaktan kurtulmuş olarak dünyaya gelir.

Kul gördüğü hakikatler karşısında “la rabbe illellah” der. “la rabbe illellah” üzere bir hayat yaşar, “la rabbe siva – ondan başka Rabb yok” diyerek dünyadan ayrılırken Allah Zülcelâl Hazretleri de “Gel kulum” daveti ile onu davet buyuracağını vaat etmiştir.

Kısaca ifade etmek gerekirse; ezel âleminde yani mana ve ruh âleminde yaratıldığımız ana dönerek bize açılan o penceren önce Rabbu’l âlemini mi gördük, yoksa mahlûkları mı gördük meselesini tefekkür etmeliyiz. Her ferdin nefsini murakabe ederek bu meseleyi neticelendirmesi lazımdır. Eğer Allah Zülcelâl Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden başka bir varlığı Rabb olarak kabul etmediysek hem mana âleminde, hem de dünya âleminde “la rabbe illellah” mertebesine yükselmiş oluruz.

Allah Zülcelâl bu sebeple Fatiha Sûresi’nde “Bütün hamdler Allah’a mahsustur.” buyurarak kitab-ı ilahiye başlamıştır. Bizlere de hayata hamd ve övgülerle yani elhamdülillah diyerek hayata başlamayı öğretmiştir.

Şimdi ezel âleminde olduğumuz anı düşünerek evvela Allah Teâlâ’nın eserlerine bakıp Rabbimizin eserlerinde hiçbir eksiklik emaresi olmadığını yani bütün eserlerinin her yönüyle kâmil olduğunu düşünmeye başlayarak marifetullah yolculuğuna başlamış oluruz.

Rabbimizin eserlerinden mahlûkuna doğru bakmaya başladığımız vakit, mahlûkatı içerisinde de herhangi bir eksiklik olmadığını görür ve Rabbimizin hâlikiyetindeki kemalâtı da tefekkür ederiz.

Allah Zülcelâl’in eserlerinde, halketmesinde kâmil olduğu gibi sıfatlarında ve zatında da kâmil bir Rabb olduğunu öğrenince kul “Ya rabbel âlemin” mertebesine yükselmiş olur.

Fatiha Sûresi’ni okurken “elhamdülillahı rabbil âlemin – Hamd âlemlerin rabbinedir” bunun ne demek olduğunu anlayıp, anladığımız bu hakikate inanarak imanızı yakin mertebesine çıkarıp tasdik ve ardından da ikrar ederiz.

Allah Teâlâ bizlere kendisini öncelikle Rahman sıfatı ile tanıtmıştır. Yarattığı bütün mahlûkatı da Rahman sıfatının tecellileri içerisinde yaratmış ve dünya hayatında onların bütün ihtiyaçlarını merhametinin gereği olarak ihsan buyurmuştur.

Allah Teâlâ bununla bizlere Âlemlerin Rabbini öncelikle rahmaniyeti ile tanımamız gerektiğini de bildirmektedir.

Allah Teâlâ Hazretleri eğer bana kul olacaksanız; öncelikle Benim “merhamet – rahman” sıfatımla vasıflanarak mü’minlere ve insanlara karşı merhametli olacaksınız, buyurmaktadır.

Bilmelisiniz ki Allah Teâlâ Hazretleri her an bir iş üzeredir yani tüketici değil daima bir üretici olduğu için kulları da merhametli olduklarını ispat etmek için tüketici sıfatı ile vasıflanmadan önce üretici sıfatı ile vasıflanmalarının asıl görevleri olduğunu bilmelidirler.

Hz. Salih (a.s) da kavmine “Allah Zülcelâl dünyayı tamir etmek için sizleri göndermiştir.” buyurmuştur.

Rabbimiz, Rahman’dır. Biz de ona layık kul olmak istiyorsak ölçümüz merhametli olmaktır. Cenab-ı Hak Teâlâ Hazretleri merhametsiz kulları sevmediği gibi, merhametsiz kullarına gazap ve lanetini indirmiş ve indireceğini de Kitab-ı İlahisinde bildirmiştir.

Allah Zülcelâl Hazretlerini Rabb sıfatı ile tanıdığımız gibi Rahman sıfatı ile de tanıyıp tanımadığımızı öğrenmek için her fert hayatına dikkatini çekerek Allah Zülcelâl Teala ve Tekaddes Hazretlerine karşı kulluk vazifelerini Allah’ın koyduğu ölçülere göre yerine getirme gayretinde olursa hesap günü “Ya Rabb! Kulunum” diyerek huzuruna giderken inşaallah yalancılıktan kurtulmuş oluruz.

Allah Zülcelâl o âlemde sıfatlarının bütününün merhamete dayalı olduğunu kullarına bildirmiştir. Rahmet sıfatlarını gazaba döndüren, ihsan-ı ilahiyi belaya tebdil eden insanların kendileridir. Her şeyin aslına baktığımız vakit, her şeyin insanlara hizmet için yaratıldığını görürüz.

En çok korktuğumuz ateşin bile aslında ilahi merhametin tecellileri gereği olduğunu düşünürseniz, ateşin hakikatini öğrenirsiniz.

Bilelim ki ateş için de merhamet ölçülerini koyan Allah Teâlâ Hazretleridir. Hz. İbrahim’in ateşe atılışı hadisesi bizlere bu merhameti göstermektedir. Ateş için konulmuş olan merhamet ölçülerini aştığımız vakit, merhametin nasıl bir gazaba dönerek âlemleri yakıp yok ettiğini görürüz.

Suya baktığımız vakit her varlığın aslının su olduğunu, varlıklarını devam ettirmeleri içinde suya muhtaç olduklarını görürüz. Her varlığa hayat bahşeden, suya merhamet bahşeden ölçülerini koyan da Allah Teâlâ Hazretleridir.

İnsanlar Allah’ın koyduğu ölçülerin ötesine geçince her varlığa hayat bahşeden suyun nasıl bir gazab-ı ilahi olarak her varlığın hayatına son verdiğini Nuh (a.s) Tufanında gördük.

Havaya, rüzgâra ve bizlere ihsan edilen diğer nimetlere baktığınız vakit ne büyük bir rahmet-i ilahiye muhatap olduğumuzu görürüz. Bunların değerlerini ancak bu nimetlerden mahrum kaldığımız zaman anlayabiliriz. Mesela havadan mahrum kaldığımız bir andan sonra nefes almanın ve havanın ne büyük bir rahmet-i ilahi olduğunu çok iyi anlarız.

Aslına baktığımız vakit bizim yaratılışımız bütünüyle rahmettir.

Çünkü bütün eşya rahmet deryasının dalgaları arasında dalgalanıp, yokluk âleminin kucağından dünya âlemine gelen çöpler gibidir.

Artık neyi düşünürseniz düşünün; yiyecek, içecek ve ihtiyacımız olan ne varsa bunların her hangi bir şeyin mahrumiyetinin hasretliğini çekerken, birden bire o ihtiyacımızı temin edince sevindiğimiz gibi ihsanı ilahilere kavuştuğumuz için sevinmeliyiz. Çünkü bütün ihsan-ı ilahi rahmettir. Bunların rahmet oluş ölçülerini tespit eden ise Allah Teâlâ Hazretleridir.

Eğer beşeri heva ve heveslerimizle mahlûkata veya yaşadığımız hayata ölçüler koymaya kalkışırsak rahmet olarak bizlere ihsan edilen nimetlerin büyük bir gazab-ı ilahiye döndürülüşünün sebepleri oluruz.

Onun için Allah “Size gelen iyiliklerin bütünü Allah’tandır.” buyurmaktadır. Demek oluyor ki Rabbimizin ihsan buyurduğu bütün nimetler aslen rahmettir. Rahmet olan bu nimetleri gazab-ı ilahiye tebdil edenler ise nefsin ve şeytanın vesveselerine kapılan insanlardır.

Allah Zülcelal Hazretleri insanoğlunu yeryüzüne halife tayin ederek dünyaya gönderince ona evvelâ aldığı emaneti yerine getirmesini emretmiştir.

Emaneti yerine getirmenin temel şartı ise Allah Zülcelal’in merhamet sıfatının tecellilerine bağlı olmaktır.

Dilimizden düşmeyen “Ben merhametliyim” sözünün ne kadar gerçek olduğunu, bu söze ne kadar sadık olduğumuzu öğrenebilmemiz için maddi ve manevi her sahada kendi hal ve davranışlarımızı kontrol etmeliyiz.

Eğer emaneti olduğu gibi muhafaza edip yerine getirebiliyorsak bizler merhametliyiz. Emaneti yerine getirmedikten sonra kendi kendimize merhametli olduğumuzu iddia etmemizin hiçbir manası ve faydası olmadığı gibi böyle bir iddiada bulunmaya da hakkımız yoktur.

Bizlere teslim edilen emanetleri saymaya kalksak bunların sonu gelmez. Bilmemiz gereken emanetin maddi ve manevi olmak üzere iki kısım olduğudur.

Bunların birincisi Allah’ın kullarına verdiği emanetlerdir. Aklımız, bedenimiz ve sahip olduğumuz her şey Rabbimizin bizlere teslim ettiği emanetlerdir.

Rabbimizin bize teslim ettiği emanetlerin başında gelen ise Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklardır.

Diğer emanet ise kulların aralarındaki emanettir. Yani bir müddet sonra hiçbir hasar vermeden sahibine verilmek üzere teslim alınan şeylerdir.

Rabbimizin bizlere emanet ettiği emir ve yasakların ne kadar büyük ve önemli bir emanet olduğunu, hiçbir varlığın talip olmadığı bir emaneti yüklenmenin ne kadar önemli ve ciddi bir mesele olduğunu samimi ve ihlaslı bir şekilde düşünelim ve asla ilahi emanete hıyanetlik etmeyelim.

Allah Zülcelal Kur’an-ı Kerim’de:

“Biz emaneti yerlere, göklere ve dağlara arz ettik.” buyuruyor. Rabbimiz bir diğer ayet-i celilede

“Eğer emir ve yasaklarıma riayet ederseniz sizleri mükâfatlandırırım ve aksi halde sizlere ağır cezalar veririm.” buyurunca, bütün eşya “Ya rab biz senin emanetini yerine getirmekten aciziz” diyerek bu büyük emaneti yüklenmekten imtina etmiştir.

İlahi emanetin birincisi “ilahi irade”dir. Allah Teala kullarına bir irade vermiştir. Ve onları imtihana tabi tutmak üzere dünyaya göndermiştir. Rabbimiz insana “Size bir irade veriyorum bu iradenizi benim istediğim gibi kullanırsanız sizin için sonsuz mükafatlar, sonsuz hayat ve sonsuz cennet nimetleri vardır. Eğer size verdiğim iradeyi benim istediğim gibi kullanmayıp da kendi heva ve hevesinizin veya başkalarının heva ve heveslerinin peşinde kullanırsanız o zaman size ağır cezalar veririm.” buyurur. Çok zalim ve cahil olan insan bu emaneti teslim alır.

Bu hususta teferruatlı söze, konuşmaya ve yazmaya ihtiyaç yoktur.

Akıllı insanoğlu kendine çekilerek Allah Teala Hazretlerinin kendisine bir lütuf olarak verdiği iradeyi kimin istediği gibi kullandığını tespit etmelidir. Eğer Rabbinin kendisine emanet ettiği iradeyi nefsinin istediği gibi veya başkalarının istediği gibi kullanarak Allah Teala’nın istediği gibi kullanmadıysa yarın nelerle karşılaşacağını şimdiden güzelce hesap etmeyi unutmamalıdır.

Bundan dolayı insanın kendisine teslim edilen emaneti hakkıyla yerine getirebilmesinin temel şartı Allah’ın rızasına uygun bir merhamettir.

Bu merhamet evvela kişiye kendi akıbetini düşündürtmelidir. Acaba kişi merhameti hakkıyla kavrayamadığı için felaketten felakete mi sürüklenmektedir yoksa Rabbinin merhamet sıfatının tecellileri içerisinde Allah Teala’nın gel kulum davetine icabet ederek sonsuz zevk u sefa yeri olan cennet âlemine doğru mu gitmektedir?

Şunu kesinlikle bilelim ki Allah Teala ve Tekaddes Hazretlerinin “gel kulum” davetiyle dünyadan ayrılmanın temel şartı, kişinin iradesini Allah’ın istediği gibi kullanmasına bağlıdır.

Eğer iradeni başkalarına teslim etmişsen bu dünyadan ayrılırken iradeni telim ettiğin kişiler asla sana “gel kulum benim istediğim gibi yaşadın diye” bir davetiye gönderemeyeceğini de sana ihsan edilen aklınla düşünüp idrak ederek ilahi iradeye teslim ol.

Yaşadığımız dünyada insanlarla olan ilişkilerimiz sebebi ile birbirimizin arasındaki emanetlere de son derece dikkatli olmalıyız.

Bilmeliyiz ki; Allah nazarında ilahi iradeye teslim olmak ne ise, insanlar arasındaki emanetleri muhafaza etmekte o derece değerlidir. Muhatabımız Müslüman olsun veya olmasın bu emanetlere ihanet etmek ise Allah katında en kötü amellerdendir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz bir hadisi şerifte şöyle buyurur:

“Arş-ı alanın gölgesinde ilk önce yer alacak olanın kim olduğunu bilir misiniz? buyurur. Sahabenin:

“Hayır ya Rasûlallah” cevabı üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurur:

“Verdiği bir emaneti geri alırken; itiraz etmez ve acaba hakkımdan fazlası tarafıma geçmiş midir endişesini taşıyan ile kendisine verilen emaneti istendiği vakit geciktirmeden iade ederken de acaba bunun hakkı benim tarafımda kalmış mıdır endişesini taşıyanlardır.

Birde iki kişinin arasında hâkim tayin edilen bir kimse; ikisine de kendisine nasıl hükmedilmesini isterse öyle muamele eden yani bulunduğu makamın vebalini düşünerek her ikisini de en samimi dost olarak kabul edip ayrım yapmadan adalet ölçüleri ile hükmeden hâkimdir.”

Bizler onlar gibi olamıyorsak da hiç değilse onlara benzemeye gayret edip Allah Teala’dan tazarru ile niyazda bulunarak emaneti hakkıyla muhafaza edenler zümresine ilhak edilmemizi isteyelim.

Selam Allah’ın emanetini en iyi şekilde muhafaza edip emanetin gereklerini hakkıyla yerine getirenler üzerine olsun.

MÜSLÜMANIN İTİKADI

Kurtuluşa erecek olan Müslümanlar; bid’atlerden berî, Kitab’a ve Sünnet’e gereği gibi tutkun, dinî hükümleri kendi arzularına göre mânâlandırmak ve bozmaktan uzak, Müslümanlar arasına ayrılık düşürmekten çekinir oldukları için, kendilerine “Ehl-i Sünnet ve Cemaat” denilmiştir.

BİZ BİZE EMANETİZ

Emanet: Emniyet kökünden gelen bir kelimedir. Arapça’da “güvenmek, doğruluk, itimat etmek, korku ve endişeden emin olmak.” manasındaki “emin” mastarından gelen “emanet” kelimesi hıyanetin zıt anlamlısı olarak isim şeklinde kullanıldığı gibi “güvenilir olmak” anlamında mastar şeklinde…

EMANET

Emanet, emniyet, iman kelimeleri aynı kökten gelirler. İmanın olmadığı yerde emniyet olmaz.

FETVA EMANETİ

Fetva: “Bir sözün veya fiilin farz, vacip, sünnet, haram, mekruh, sahih, fasit, batıl… gibi kendine mahsus ıstılahlarla İslam’daki hükmünü tesbit etmektir”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.