Dergide ara

Yazı başlıkları, yazar adları ve sayı adları içinde arar. Şapka ve büyük harf fark etmez: “adalet” yazınca “Adâlet” de bulunur.

Göz atın: Sayılar · Yazarlar · Arşiv

Uyanık Olmak Mecburiyetindeyiz

Enver Baytan Hocaefendi ile…

36. Sayı · 2014/4

2022

2021

2020

2019

2018

2017

2016

2015

2014

2013

2012

2011

2010

2009

2008

2007

2006

Muhterem Hocam, uygun görürseniz sohbetimize tedris hayatınızdan başlayalım istiyoruz. Tedris hayatınıza nasıl ve nereden başladınız, dinleyebilir miyiz?

Altı ya­şında Kur’an-ı Azî­muş­şânı öğ­ren­meye baş­la­dık. Sonra da sı­rası geldi, ha­fız­lığa baş­lat­tı­lar. Dokuz ya­şında hafız olduk. Dokuz ya­şı­mız­dan sonra ta­lime baş­la­dık.

Sonra İs­tan­bul’a gel­dik ve Gö­nenli Ho­ca­e­fendi’ye ta­lebe olduk. Ta­lebe ol­du­ğu­muzda biz ha­fız­lı­ğı­mızı bi­tir­miş­tik Gönen’de. Tah­mi­nen bir buçuk sene kadar ta­le­be­li­ği­miz devam etti. Ho­ca­e­fendi bize hem yatıp kal­ka­cak yer gös­terdi hem de mas­ra­fı­mızı yev­miye ola­rak öderdi. Her gün gider, önüne diz çöker der­si­mizi okur­duk. Talim oku­yor­duk ken­di­sin­den. Ondan sonra para da­ğıt­maya sıra gelir, he­pi­mize para da­ğı­tırdı. Günde otuz kuruş. O zaman otuz kuruş iyi bir para, in­sanı bir gün ge­çin­di­rir yani. Tıraş ola­ca­ğı­mız ber­beri bile gös­te­ri­yordu Ho­ca­e­fendi. El­bi­se­mizi temin edi­yordu. Bize sahip çıktı. Allah rah­met ey­le­sin.

Sonra başka ho­ca­e­fen­di­ler­den de is­ti­fade et­meye baş­la­dık Hem­şinli Şev­ket Efendi vardı. Ondan sarf, nahiv, Arapça oku­yor­duk. Daha sonra kı­raat il­mine baş­la­dık. Kı­raat-i aşe­reye. Ama ta­mam­la­mak İzmit’te nasip oldu. Öyle icab etti. İzmit’te Hâfız Cev­det Efendi’den ta­mam­la­dık. Ve kurra ce­mi­ye­ti­miz orada oldu.

Sonra asker olduk. As­ker­den dö­nünce İzmit’te imam­lık im­ti­hanı açıl­mıştı ona gir­dik. Kıs­met bi­zim­miş, Akça Camii’ne imam olduk. Orada imam­ken o ta­rihte İzmit’in en büyük camii olan Yeni Cuma Camii için de imam-ha­tip­lik im­ti­han­ları açıldı. Ona da ka­tıl­dık. Gene kıs­met bi­zim­miş. Bir müd­det de orada imam­lık va­zi­fesi yap­tık. Ve ni­ha­yet İs­tan­bul’da im­ti­han açıl­mış diye duy­duk. Altı tane cami imam­sız­mış. Biz gene is­tida’ yazıp ver­dik ve im­ti­hana da gir­dik. Loj­manı olan ca­miyi hak et­mi­şiz. Ye­re­ba­tan Camii’ni. Hik­met-i Hüda. Kıs­met bi­zey­miş. Gel­dik oraya yer­leş­tik. Cenâb-ı Hak ec­dâ­dı­mıza rah­met ey­le­sin. Hep onlar vak­fet­miş bun­ları.

Ye­re­ba­tan Camii’nde imam­lığa baş­la­dık. Ca­mi­nin imam ha­ti­bi­yiz. Bir yan­dan da va­iz­lik im­ti­ha­nını ka­zan­mış­tım. Va­kıf­lar Mü­dür­lüğü bizi kürsü vaizi ola­rak tayin etti aynı ca­miye. Bu şe­kilde iki­sin­den de maaş cüz­da­nım var. Amma Na­kîbü’l-Eşrâf Esad Efendi Vakfı hu­susi bir va­kıf­tır. Be­riki resmî bir ma­aş­tır. O zaman bağ­da­şı­yordu. Yani engel yok. Çünkü biri, dev­le­tin büt­çe­sin­den çık­mı­yor da o vak­fın büt­çe­sin­den ay­rı­la­rak bize ve­ril­miş olu­yordu. İmam­lık­tan sı­rası geldi emekli olduk ama hâlâ Va­kıf­lar Mü­dür­lüğü’nce ve­ri­len va­iz­lik devam edi­yor. Hiç gidip maaş al­dı­ğım da yok. Bunun se­bebi o ta­rihte tayin edi­len ma­a­şın hemen hemen sabit kal­ması. Hay­ret eder­si­niz! Os­manlı za­ma­nında büyük bir maaş. 12,5 lira. Hâlâ sa­nı­yo­rum öy­le­dir de. Şimdi bir oto­büsle gidip gel­se­niz de o maaşı al­sa­nız oto­büs pa­ra­sını ka­ti­yen öde­mez. İki üç se­ne­lik maaş top­la­na­cak yok­la­dı­ğım da yok artık. Ne yap­tı­lar, ne ya­pı­yor­lar bil­mi­yo­rum. Bu işin bize bir fay­dası oldu. Vaaz ede­bi­li­yo­rum. O sa­la­hi­ye­ti­miz var.

Muhterem Hocam, sohbetimizin başında Gönenli Mehmet Efendi’ye talebe olduğunuzdan bahsettiniz. Hocaefendi hakkında biraz daha tafsilata girebilir misiniz acaba?

Hay hay efen­dim. Ho­ca­e­fen­di­nin bir ara 650 ta­le­besi vardı. Bir ho­ca­e­fendi, evden başka bir ge­liri yok. İti­mat etmiş zen­gin­ler, ze­kâ­tını ayı­rı­yor. Zekât ve­re­cek olan, te­ber­ruda bu­lu­na­cak olan pa­rayı ayı­rı­yor, Ho­ca­e­fendi’ye ve­ri­yor. Hiç he­sa­bını sor­mu­yor.

Ho­ca­e­fen­di­nin benim bil­di­ğim iki cebi vardı. Bir cebi kendi evi­nin mas­rafı için, kendi pa­rası. Diğer cebi fu­ka­raya, ta­le­beye ve­ri­le­cek olan para. Hiç biri bi­rine ka­rış­mazdı. Ho­ca­e­fendi böyle bir in­sandı. Sonra mü­fet­tiş ka­rak­terli bir zat idi. Daha bakar bak­maz doğru söy­le­yip söy­le­me­di­ğini an­lardı ta­le­be­nin. Bam­başka bir hali vardı. Biz ona yalan söy­le­ye­mez­dik. Der­hal ya­ka­lardı. Böyle bir ka­bi­li­yet. Siz ona ma­nevî göz deyin.

Gö­nenli Hoca İmam­lığı Tes­lim Alı­yor.

Sul­ta­nah­met’teki imam­lığı Ho­ca­e­fendi biz­den tes­lim aldı. Ta­le­be­sin­den yani. Şöyle oldu. Sa­a­det­tin Kay­nak vardı. Ha­fız­lığı, kur­ra­lığı olan, oku­yuşu düz­gün bir kim­seydi. Ön­ce­leri Sul­tan Selim’in de ima­mıydı. Bir ara mih­rab­dan ayrı kaldı. Sonra Sul­ta­nah­met’te va­zife aldı. 1954 müydü, artık sene tam ak­lımda yok. İmam oldu ama biraz sonra has­ta­lan­mış imam­lı­ğını ya­pa­maz hale gel­miş. Va­zi­feye ge­le­mi­yordu.

O gün­lerde İs­tan­bul Müf­tü­lüğü’nden Ömer Na­suhi Efendi im­zası ile bir yazı geldi. “Ba’dema ima­met ve hi­ta­bet va­zi­fe­nize Sul­ta­nah­met Cami’inde de­va­mı­nız uygun gö­rül­müş­tür. Der­hal va­zi­feye baş­la­ma­nız…” Yal­nız ge­çici ola­rak ve­ri­li­yo­rum. 6 ay kadar filan kal­dım. Sonra Gö­nenli Ho­ca­e­fendi va­zi­feli ola­rak oraya tayin edildi. Bu va­zi­feyi bizim eli­miz­den tes­lim aldı. O zaman baş İmam Seyit Şefik Efendi’ydi. Biz ikinci imam­lık va­zi­fe­sine ba­kı­yor­duk. Ho­ca­e­fendi de o ta­rihte ikinci imam oldu. Seyit Şefik Efendi dört mez­he­bin âlimi, iyi bir âlimdi. Her zaman ye­tiş­mez böy­le­leri. Bu şe­kilde bir ma­zi­miz vardı Ho­ca­e­fendi ile.

Çete Harbi Yapacak Kadar Arapça

Bir de­fa­sında Gö­nenli Ho­ca­e­fendi gün­düz­den haber gön­der­mişti, akşam na­ma­zını kıl­dı­rıp Sul­ta­nah­met Camii’ne gel­sin diye. Ben de na­mazı kıl­dım ve git­tim. Ho­ca­e­fendi de na­mazı kıl­dır­mış da mer­di­ven­den aşağı ini­yordu. Hemen git­tim, elini öp­tür­mezdi, bizim ara sıra öp­tü­ğü­müz ola­bi­lirdi. Şöyle baktı, “Seni niye ça­ğır­dım bi­li­yor musun? Gü­zide ta­le­be­miz­den bir­ka­çını ayı­ra­ca­ğım ve size Arapça ders almak üzere gön­de­re­ce­ğim, çete harbi ya­pa­bi­le­cek kadar Arapça öğ­ren­sin­ler.” dedi. “Emir bu­yu­ru­yor­sa­nız olur.” dedim. Bu sı­rada ya­nında bir ço­cukla biri geldi. Köy­den gel­mişe ben­zi­yordu. “Ho­ca­e­fendi!” dedi, “Bu benim oğlum. Siz­den ayrı kal­ma­sın diye dü­şün­düm. Size ge­tir­dim, siz­den oku­sun in­şa­al­lah.” Ho­ca­e­fendi, “Ne­re­li­si­niz?” diye sordu. “Uzun­köp­rü­lü­yüm.” dedi. “Daha önce bu­rada okudu mu, bu çocuk?” Hayır efen­dim. Çünkü baş­ka­sın­dan oku­muşsa oraya hür­met eder, kolay kolay al­mazdı Ho­ca­e­fendi. Öy­leyse Edir­ne­kapı’da kurs mü­dürü fi­lana git. Benim gön­der­di­ğimi anlat. Ge­re­keni yap­sın, dedi. Sonra ço­cuğa bir baktı böyle. Şu ce­binde ne var bir ver ba­ka­yım dedi. Sanki eliyle koy­muş gibi. Hacı Fahri Efendi’den hıfz dip­lo­ması. Ha­fız­lı­ğını yap­mış, dip­lo­ma­sını bile almış. Hımm! Dedi. Bu­rada bir yerde oku­madı de­di­niz, bu dip­loma ne? Çar­şı­kapı’da kursta oku­muş. Hemen verdi. İş bitti dedi. Şimdi siz başka yer ara­yın ken­di­nize…

Ho­ca­e­fendi böy­leydi. Allah (cc) rah­met ey­le­sin. Çok ma­nevî fay­da­ları oldu bize. Ya­zıyı öğ­retti, İs­lami harf­lerle. Bize meşk ya­zardı. Bir de­fa­sında da, hiç unut­mam, şunu yazdı: “Biz yal­nız dün­yayı değil, hem dünya hem de ahi­re­ti­mizi ka­zan­mak ve hadim-i din olmak eme­lin­de­yiz.”

Peki hocam, Gönenli Mehmed Efendi’nin dışında derslerine devam ettiğiniz hocalarınız..?

Kon­yalı Musa Kazım Efendi’ye devam ettik. Ay­rıca Sey­yid Şefik Efendi’ye devam edi­yor­duk ki o Sul­ta­nah­met Camii’nin ba­şi­mamı idi. Usûl-i fı­kıh­tan ho­ca­mızdı. Biraz da Şeyh Sadi Şi­razi’nin Gü­lis­tan’ını okuttu. Farsça çok güzel bir li­san­dır. Onu okuttu. Bekir Haki Efendi’den tef­sir ders­leri aldık. Sonra aynı ho­ca­e­fen­di­den Bu­hari-i Şerif’i oku­maya baş­la­dık. Kud­ret-i il­miy­yesi yük­sekti onun da. Bekir Haki Efendi’yi halk ta­nı­mazdı ama Ömer Na­suhi Efendi’den geri kimse de­ğildi. Hatta bir mec­liste Bekir Haki Efendi ile Ömer Na­suhi Efendi var ise Bekir Haki Efendi ko­nu­şurdu. İyi âlim­lerdi bun­lar. Diğer bazı ho­ca­e­fen­di­lere gidip din­le­di­ği­miz oldu. İzmit’te Hem­şinli Şev­ket Efendi’den sarf-nahiv ders­le­rine baş­la­mış­tık me­sela.

Bir ara Si­list­reli Sü­ley­man Efendi mer­hu­mun der­sine ka­tı­lıp okutma tar­zına bak­tım, din­le­dim. İs­tan­bul’a gel­di­ğim za­man­lar Taş­tek­ne­ler Camii’nde ders oku­tu­yordu. Ho­ca­e­fendi’nin aşkı yük­sekti. Belli ha­lin­den. Ta­le­be­leri top­lu­yor, oku­tu­yordu. On­lara biraz da yar­dımda bu­lu­nu­yordu diye tah­min edi­yo­rum.

Allah hep­sine rah­met ey­le­sin, büyük gay­ret­ler sarf et­ti­ler. O bir yekûn teş­kil etti. Mih­rap­lar o sâ­yede boş kal­madı. Epey boş­luk devri geçti çünkü. Med­re­se­ler ka­pan­dık­tan sonra ne Kur’an kursu var ne İmam- Hatip Mek­tebi var. Bir ara aç­tı­lar imam hatip, sonra ka­pat­tı­lar bir ba­hane bu­la­rak. Hiç kimse yok. Hatta ce­naze yı­ka­ya­cak kimse bile yok den­meye baş­landı. Bu köyün imamı var o köyün imamı yok. O köyde bir ce­naze olursa bu köyün imamı gidip ce­naze kal­dı­rı­yor. Buna kıl­let-i rical denir. Adam kıt­lığı… Sonra İmam Hatip Mek­tebi açıldı, Kur’an kurs­ları açıldı. Men­de­res dev­rinde açıldı bun­lar. Vi­la­yet vi­la­yet açıldı. Halk an­la­yış gös­terdi, bi­na­ları yaptı. Kur’an kursu bi­na­sını, İmam-Hatip Mek­tebi’nin bi­na­sını yapan halk­tır. Niye öbür­le­rini yap­mı­yor da onu ya­pı­yor. Bu­ra­dan bana adam ye­ti­şir diye ina­nı­yor. Öbür ta­rafa yar­dım eden yok. Niçin? Çünkü orada bes­mele yok, Kur’an yok, hiç bir şey yok. İki kere iki dört eder. Kedi fa­reyi ya­ka­ladı diye bir takım şey­lerle dol­dur­muş ki­tabı, ko­yu­yor ço­cu­ğun önüne.

Ho­ca­la­rı­mız­dan bize para veren çok oldu ama para is­te­yeni hiç ol­madı. Buna dik­kat. Bugün bir öğ­ret­men ta­le­beye İn­gi­lizce dersi ve­rirse, saati ba­şına para alı­yor mu? Alı­yor değil mi? Bun­lar günün ta­ma­mında oku­tu­yor­lardı. Maaşı da yok. Ta­le­be­den de al­mı­yor­lar. Bu şe­kilde fe­dâ­kâr in­san­lardı onlar. Onun için be­re­ketli in­san­lar­dır. On­ları öyle ta­nı­yıp yol­la­rında yü­rü­meli.

Muhterem Hocam, bu hocalarınızın dönemlerinde ülkemizde büyük bir zulüm havası esiyordu. Ezanın Türkçe okutulması, medreselerin kapatılması… vs. Hocalarımız zor şartlar altında nasıl tavır alıyorlardı?

Cum­hu­ri­yet dev­rinde siz­ler de bi­lir­si­niz, bazı ho­ca­e­fen­di­ler idam edildi. İdam edil­me­yen ho­ca­e­fen­di­ler ar­ka­daş­la­rı­nın idam edil­di­ğini gör­dü­ler. Kal­kı­yor­lar sa­bah­le­yin idam seh­pa­sında sal­la­nı­yor kendi ar­ka­daş­ları. Bunu gör­dü­ler. Buna rağ­men ya­pa­bi­len­ler üzer­le­rine dü­şeni yap­tı­lar. Kor­kan­lar ce­sa­ret ede­medi. Ke­narda kaldı. Epey ho­ca­e­fendi ke­narda kaldı. Çünkü idamı gördü. Takip edi­li­yordu. Bu çok büyük za­rar­lar verdi. Ama ba­zı­ları da jan­darma iz­le­te­rek, jan­darma ner­den gelir oraya bekçi ko­ya­rak ders okut­tu­lar. Kar­şı­dan biri ge­li­yor mu sivil veya resmî ola­bi­lir hemen haber ve­ri­li­yordu oraya. Her­kes da­ğı­lı­yordu evine ve ge­len­ler bir şey­ler bu­la­mı­yor­lardı. Böyle giz­lice okut­tu­lar.

Gö­nenli Hoca şüp­he­le­nirse bu ta­le­be­nin ye­rini öğ­ren­di­ler diye (1942’de olu­yor bu, yani İnönü devri) ne ya­pı­yordu? Hemen bu­ra­dan başka bir yere nak­le­di­yordu. Bize tem­bih edi­yordu: Size soran ola­bi­lir, ne­re­li­sin diye. Gö­nenli’yim, di­ye­cek­si­niz. Peki, bu­rada ne işin var? Tey­zemi zi­ya­rete gel­dim der­sin. Sakın ta­le­be­yim deme. Res­men bu­rada ta­lebe de­ğil­sin zaten.

Ezan­lar Türkçe okun­maya baş­landı. (Ben de çok oku­dum) “Tanrı ulu­dur, Tanrı ulu­dur! Tan­rı­dan başka yok­tur ta­pa­cak.” Tapma ke­li­me­sini kal­dır­mış, ye­rine iba­det ke­li­me­sini ge­tir­miş İslâm. İba­det edi­lir Cenab-ı Hakk’a, ta­pıl­maz. Tap­mak put­lar için kul­la­nı­lır. Tanrı ke­li­mesi uy­durma bir defa. Allah’ın ye­rini tut­maz. Ta­pa­cak di­yor­sun. Hiç ol­mazsa kul­luk ede­cek de bâri. Bu ezanı (ho­ca­la­rı­mız tem­bih eder­lerdi) mi­na­reye çıkıp oku­yun ama ondan önce ya da onu bi­tir­dik­ten sonra içi­niz­den de esas ezanı oku­yun. Al­lahu Ekber, Al­lahu Ekber deyin. Biz de öyle ya­par­dık.

Ezan çok ce­mi­yetli bi­li­yor­su­nuz. İslâm’ın esas­la­rını içinde bu­lun­du­ran ce­mi­yetli bir ifa­de­dir. Ne diyor “Al­lahu Ekber, Al­lahu Ekber” bir kere “min külli şey” tak­diri var­dır. Allah her bir şey­den bü­yük­tür. Ekber ke­li­mesi ism-i taf­dil­dir. Şimdi Allah’tan büyük bir şey dü­şü­nü­le­bi­lir mi, dü­şü­nü­le­mez. Ar­ka­sın­dan “Eş­hedü en lâ ilâhe il­lâl­lah” Şe­ha­det ede­rim ki Allah’tan başka iba­dete lâyık ma’bud yok­tur. Öyle putun önüne gi­dil­mez. Sa­dece Cenab-ı Hakk’a kul­luk ya­pı­lır. “Eş­hedü enne Mu­ham­me­den Ra­sû­lal­lah” Şe­ha­det ede­rim ki Mu­ham­med (s.a.v) Allah’ın el­çi­si­dir, ra­su­lû­dür.

Sonra biz Arapça ça­lış­maya baş­la­dık. Fıkıh ki­tap­la­rını gö­rünce diyor ki “la ye­cuzu’l ezanu fil fa­ri­siyye”. Ezan kendi di­li­nin ha­ri­cinde bir dille câiz olmaz. O halde on yedi sene ezan­sız namaz kıl­dır­mış­lar. Kuv­vetli bir sün­net­tir namaz için. O sün­net bitti. Tanrı ulu­dur de­di­ler, sa­dece. Ca­miye gel­mek için bir ses­ten iba­ret oldu. Ezan ol­ma­dı­ğına göre sesle davet ma­na­sında bir ses­ten iba­ret oldu oku­nu­lan şey. İçe­ri­deki tek­bir­ler, kamet hep bu is­ti­ka­met üzere oldu.

Hocam Menderes dönemi ezanın tekrar Arapça okutulduğu günü hatırlıyor musunuz?

Günü ha­tır­la­mı­yo­rum, ak­lımda yok ama aşk ak­lımda. Çok se­vindi mil­let. Kay­bet­ti­ği­miz bir şeye tek­rar ka­vuş­tuk diye. Ali Hay­dar Efendi (Allah rah­met ey­le­sin) “On Ali Hay­dar bir Men­de­res” de­meye baş­ladı. Yani benim gibi on Ali Hay­dar bir Men­de­res’in ye­rini tu­ta­maz. Bu te­va­zu­unu gös­te­rir. Bu aşk ile o sözü söy­ledi. Kaldı ki iyi bir âlimdi. Fev­ka­lade bir âlimdi. Şimdi ba­kı­nız mil­let bir­den bire coştu. O ta­rihe kadar ne mev­lit oku­nur ne bir şey olur. Yani 1950 den önce. Sonra bir ki­tabı ya­nı­nızda ta­şır­sa­nız va­zi­feli sizi gö­rürse ar­ka­nıza ta­kı­lır. Ne­rede oku­yor diye. Kur’an öğ­re­ni­yor her­halde belli. Bunun ke­se­sinde Kur’an var. Ta­kı­lır ar­ka­nıza bas­kın yapar. O kadar ki; namaz kıl­mak­tan çe­ki­nirdi va­zi­fe­li­ler. Bir ar­ka­da­şım “Gen­cim, ta­le­be­yim, Be­ya­zıt Camii’nin ya­nın­dan ge­çer­ken ezan baş­ladı, ab­des­tim de var. İçim­den beni ca­miye gir, ca­miye gir diye çeken bir kuv­vet var, ce­sa­ret ede­mi­yo­rum gö­rür­lerse acaba bana ne ya­par­lar diye. Ni­ha­yet sağa sola bak­tım kimse yok. Dal­dım ca­miye.” diye an­lat­mıştı. Bu kadar çe­ki­ni­li­yordu. Fakat bi­le­lim ki o kötü ruh dur­madı her an devam edi­yor. Be­re­ket bir rey me­se­lesi çıktı mey­dana da. O rey se­be­biyle bir şey ya­pa­mı­yor­lar. Yoksa o şey­tanî oyun­lar du­ru­yor, ta­ma­men ta­rihe ka­rıştı di­ye­cek ha­li­miz yok.

Merkezi sistemle ezan okutmayı o ruhun devamı olarak görebilir miyiz muhterem hocam?

Gö­re­bi­li­riz efen­dim. Ona ne­re­den cevaz bu­lu­yor sa­la­hi­yet­li­ler bi­le­mi­yo­rum. Ve­bâli var­dır. Hiç aca­bam yok şah­sen. Efen­dim mer­kezî sis­tem de­di­ler. Hani vaaz edi­lirse bir de­rece. Çünkü kı­raat değil o. Ama ezan kı­ra­at­tır. Kı­ra­a­tın bir ta­rifi var­dır. Os­man­lıca eser­ler­den bir nakil ya­pa­lım. “Âkil ve nâtık olan şa­hıs­tan ve âkil ve nâtık olan şah­sın biz­zat ağ­zın­dan me­ha­ric-i hu­rûfa iti­mad ede­rek çıkan sese kı­raat denir.” Ta­rifi budur. Şimdi âkil ve nâtık mıdır? Hem ko­nu­şa­bi­li­yor hem de akıllı di­ye­bi­lir miyiz alete, di­ye­me­yiz. Şimdi bir kere kı­raat ta­ri­fine ay­kırı. O zaman ezan kı­ra­ati yok olu­yor.

Bir de sedâ var; nakl-i sedâ, aks-i sedâ. Şimdi ben bu­rada bir şey oku­sam siz din­le­se­niz bu nakl-i se­dâ­dır. Mev­cut hava bunu nak­le­di­yor. Tabii midir, ta­bi­i­dir. Bir de aks-i sedâ var. Ben şimdi bu­rada değil de dere içinde oku­yo­rum kar­şıda da büyük bir kaya var benim sesim o ka­yaya vu­ru­yor ora­dan ak­se­de­rek size ge­li­yor. Buna da aks-i sedâ denir. Böyle secde aye­tini oku­sam secde yap­mak vacip olur mu, olmaz. Niye, nakl-i se­dâ­dan gel­medi size, aks-i se­dâ­dan geldi. Araya kaya girdi. Ka­ya­dan ak­se­den sedâ ile o secde âye­tin­den va­zife ola­rak gelen secde ya­pıl­maz. Bir de aks-i sedâ ile ol­ma­yan ce­re­ya­nın sesi ta­ma­men de­ğiş­ti­rip ulaş­tır­ma­sını dü­şü­nün. Aks-i se­dada tam de­ği­şik­lik yok gene ada­mın se­sini aynen ve­ri­yor. Ce­re­yan diye bir şey yok. Tabii yol­dur yani gelen. Bu­rada o da yok. Ta­ma­men sun’î. Bu mik­ro­fon sesin sa­hi­bini or­ta­dan kal­dı­rı­yor. Kendi se­sini ona ben­zer olmak üzere size ge­ti­ri­yor. Bu büs­bü­tün yan­lış­tır.

Böyle iken, ezanda mer­kezî sis­tem kabul edi­lir ve ya­yı­lırsa, yarın öbür gün İs­tan­bul’un büyük ca­mi­inde na­mazı bir adam kıl­dır­sın geri ka­lanı bağ­lan­sın oraya de­ni­lir. Peki ya­pa­bi­lir­ler mi, ya­par­lar. Şer güç­ler bu gibi me­se­le­lerde sı­raya ko­yu­yor­lar; azar azar, yavaş yavaş kabul et­tirme yo­lunu ter­cih edi­yor­lar.

Ba­şör­tüsü ya­sa­ğını ko­yan­ları iyi ha­tır­lı­yo­rum ben. De­di­ler ki; simge ola­rak ta­kı­yor­lar ba­şör­tü­sünü. Dinî inanç ola­rak kul­lan­mı­yor­lar. Art ni­yet­leri var. Başka ha­nım­lara bizim sö­zü­müz yok, yal­nız bu­raya oku­maya gelen hanım ba­şını aça­cak. Bu­ra­nın ku­ralı, ka­nunu budur. Art ni­yeti ön­le­mek için ya­pı­yo­ruz. Sonra bir de işit­tik ki ta­mim­ler ya­pıl­mış em­rin­deki me­mu­run han­gi­si­nin başı ka­palı ise o memur ya kapı dı­şarı edi­le­cek ya da sü­rü­le­cek… Ha­nımı ör­tülü diye va­zi­fe­den uzak­laş­tı­rıl­mış kim­se­ler gör­dük biz. Gelip so­ru­yor adam “Böyle bir halim var, dinen hükmü nedir bunun, ben ne yap­ma­lı­yım?” Bir de ba­şını ör­te­rek yolda yü­rürse bir öğ­ret­men hanım, kötü örnek ol­duğu için ba­şını aça­cak­mış. Şu­rada rezil kı­ya­fetle do­la­şan hanım kötü örnek ol­mu­yor ona göre. Gü­zelce ör­tün­müş hanım kötü örnek olu­yor. Ne­resi va­tan­per­ver onun. Bin şahit ge­tirse hiç­bir zaman bunun va­tan­per­ver ol­du­ğuna ina­na­mam. Oraya kadar bir de­ne­me­dir. Ondan sonra di­ye­cek­ler ki ka­mu­sal alana ba­şör­tü­süyle çı­kıl­maz. Hiç­bir hanım çı­ka­ma­ya­cak kamu da­i­re­sine, has­ta­neye; ne­reye gitse ba­şını aça­cak. Bun­dan mak­sat ai­leyi yık­mak­tır. İslâm ai­le­sini yık­mak pe­ri­şan et­mek­tir. Bu ya­sağı koyan kimse art ni­ye­tim yok desin bir de yemin etsin bizi inan­dır­sın ba­ka­lım. Sana ne za­rarı var, ilahi emri ye­rine ge­ti­ren ha­nıma kötü örnek olu­yor­sun di­yor­sun. O zaman Cenab-ı Hakk’a sor so­ra­ca­ğını, ona ne diye sa­ta­şı­yor­sun. Bunu em­re­den Cenab-ı Hakk. Bu memur ola­rak bunu ya­pı­yor. Esa­sen kö­tü­lüğü sen ya­pı­yor­sun bu mil­lete. Bu çok dü­şün­dü­rücü. Der­ler ya ba­şını iki eli­nin ara­sına al da derin derin düşün.

Hocam başörtüsünün çıkarılmasına -en azından eğitim gayesiyle- cevaz veren hocaların, profesörlerin varlığından haberdarız. Bunlar hangi vicdanla bunu yapabiliyor?

Ki­taba ba­kar­sak büyük bir yan­lış­tır. Tev­beye de muh­taç­tır. Niçin? Ba­şör­tüsü farz-ı ayn­dır. O oku­ya­ca­ğım de­diği ilim­ler farz-ı ki­fa­ye­dir. Farz-ı ki­faye için farz-ı ayn ihmal edi­lir mi, hayır. Ona ki­tap­tan mü­sa­ade çı­kar­mak müm­kün de­ğil­dir. Ki­taba göre bu, ama ak­lı­mıza göre bir fetva, ce­bi­miz­den bir fetva çı­kar­ta­cak olur­sak bu ko­lay­dır. Efen­dim olsun, oku­sun işte, oku­yor. Dip­lo­ma­la­rını oku­yan­lar al­dı­lar işte şu­raya gel­di­ler. Ne yap­tı­nız ba­ka­lım? Oku­duk efen­dim. Ca­nı­nıza mı oku­du­nuz, yoksa ne oku­du­nuz. Peki, senin hâlâ başın açık niye? Efen­dim hangi çağda ya­şı­yo­ruz. Ben de başta ört­mek lazım gel­di­ğini söy­lü­yor­dum ama bu çağda da artık onu o kadar mühim say­maya gerek yok de­meye baş­larsa ne ya­par­sın. Çünkü alış­mış ku­dur­muş­tan be­ter­dir. De­de­le­ri­mi­zin sözü bu. Si­ga­raya alı­şana kolay kolay bı­rak­tı­ra­bi­lir misin, bı­rak­maz.

Bir imam ar­ka­daş kı­zını okuttu. Ba­şını açma mec­bu­ri­yeti de yoktu. Niye okuttu, bi­li­yor mu­su­nuz? Tah­silli olsun diye. Fakat dinî bilgi hu­su­sunda ihmal etti, kı­zını bil­gi­len­dir­medi. Kızı ba­şını kat’iyyen ka­pat­madı. Başı açık ola­rak hâlâ do­la­şıp du­ru­yor. Kızı madam oldu, ho­ca­nın evinde madam…

Cid­di­yet kadar güzel bir şey yok­tur. Sonra dava me­se­le­si­dir bu. Bir tek ha­nı­mın ba­şını aç­tı­rır­larsa hepsi bir­den ör­tü­nün ya­nın­da­yız de­me­li­dir. Höt de­yince ka­çar­sa­nız ce­sa­ret bu­lur­lar. Koca mem­le­keti çıp­lak hale ge­ti­rir­ler. Bu fet­va­ları ve­ren­ler bunun ve­ba­lini ne ya­pa­cak­lar ben şah­sen bi­le­mi­yo­rum. Ve­bali var­dır, hiç şüp­hem yok­tur buna. Oku­ma­sın mı? Yahu oku­ma­sın diyen kim? Oku­ya­cak yer bul­sun önce. Bu mem­le­ket İslam ül­ke­si­dir. Ya­bancı ka­falı gelip de benim mem­le­ke­timde ben­den bu ba­şör­tü­sünü sı­yır­mamı, benim ver­gi­le­rimle ku­rul­muş mü­es­se­seye gir­me­memi is­te­me­sin. Hiz­met ede­cekse bana uygun yolda yü­rü­sün. Yok derse başka yerde ge­çin­sin. Bunu yap­mak lazım as­lında bu mil­let böyle ya­pa­caktı yap­madı. Yap­ma­yınca ne oldu. Kuv­vet bul­du­lar. Ta Sul­ta­nah­met’ten Edir­ne­kapı’ya kadar ka­la­ba­lık top­la­nınca fı­sıl­da­mış­lar yahu bun­larda bir kuv­vet var diye. İkinci üçüncü top­lan­tıda sade Aya­sofya’nın önünde gö­rünce de­miş­ler ki da­vayı ka­zan­dık. İyi güzel de kuv­ve­tin İslâm’da önemli yeri var­dır. Hakk’ın hâ­ki­mi­yeti var­dır. Onun dı­şında kuv­vet hâ­ki­mi­yeti var­dır. Şer in­san­lar ken­di­le­rini kuv­vetli gö­rür­lerse, hak­mış hu­kuk­muş ta­nı­maz­lar. Hakk’a inan­mı­yor ki ta­nı­sın. Kuv­vete inan­mış adam. Madem ben kuv­vet­li­yim öy­leyse hak­lı­yım.

Hocam, hal böyle iken Hakkın hâkimiyetini sağlamak, İslam’ı tebliğ etmek yerine farklı isimler altında gayr-i müslimlerle, ehl-i kitapla münasebetleri arttırmak gerektiğini savunanları, diyalog projesini sürekli gündeme taşıyanları nasıl değerlendirmeliyiz?

Bun­lar imanı alır gö­tü­rür. Şu­raya bir kimse gelse “On­la­rın da dini var onlar da pey­gam­bere ina­nı­yor, onlar da Allah’a ina­nı­yor bi­na­e­na­leyh, on­lara kâfir den­mez.” dese… Kuran’ı Kerim ve Cenab-ı Hakk on­lara kâfir de­di­ğine göre durum ne ola­cak? Kâide var­dır; kim bir kâ­fire kâfir de­mezse ken­disi kâfir olur.

Şimdi güzel de sen hav­rayı yap, ki­li­seyi yap, bir de cami yap adına “Se­mavi Dinler Bah­çesi” de. “ler” ne? Bu dünya iki din gördü mü. Hayır, bu dün­yada bir din gö­rüldü. Cenab-ı Hakk’ın gön­der­diği İs­lâ­mi­yet. Âdem (a.s)’dan iti­ba­ren son pey­gam­ber za­ma­nına kadar gelen din bir­dir. Hı­rıs­ti­yan­lık, Ya­hu­di­lik diye bir din ka­tiy­yen gön­de­ril­me­miş­tir, yok­tur. Sen “ler” ka­tı­yor­sun, din­ler arası di­ya­log. Cenab-ı Hakk sor­maz mı niye ça­tal­lan­dır­dı­nız dini diye. Tabi sorar. Ama ağır mı sorar yoksa hafif mi sorar onu bi­le­mem.

Nü­fu­su­nun çoğu Müs­lü­man­lar­dan olu­şan 118 dev­let si­lindi ta­rih­ten 14 asırda. Af­ga­nis­tan 119. su, Irak 120. si. De­vamı var mı bunun? Dik­kat­siz­lik­ler olursa her yerde yı­kıl­ma­lar olur. Uya­nık olmak mec­bu­ri­ye­tin­de­yiz. Hatır gönül olmaz.

Şimdi bizim evde ye­tiş­miş bir kimse olsa, şu­raya gelse, din­ler arası ke­li­me­sini sarf edip bu la­zım­dır dese, şah­sen kitap öl­çü­le­rine ba­ka­rak hemen derim ki (ki bu evin in­sa­nı­dır) “Hemen tevbe et.” Niçin? Çünkü sen en teh­li­keli sözü sarf edi­yor­sun, din­ler arası di­yor­sun. Başta İb­ra­him (a.s) senin kar­şına di­ki­lir ve şöyle der: “Ben bir pey­gam­ber ola­rak tek din için­de­yim. “ler”i siz ne­re­den bul­du­nuz. İb­ra­himî din­ler de­di­niz.” Biz ken­di­mizi sen­den sa­yı­yo­ruz, falan. Hayır! Öyle bir şey yok. Ola­maz­sı­nız.

Bakın me­sela Nuh aley­his­se­la­mın dört ev­ladı vardı. Ham, Sam, Yafes, Yam. Dör­dün­cüsü iman et­medi, tufan baş­ladı. Nuh (a.s) üçünü ge­miye almış mü’min ol­duk­ları için. Ba­ba­lık şef­kati de var. Baş­la­mış Nuh (a.s) “Ya Rab! Bu da benim oğ­lum­dur. Sen Ah­kemu’l-Hâ­ki­min’sin.” diye dör­düncü oğlu için ni­yazda bu­lun­maya. Cenâb-ı Hak bu­yurdu ki, “Ey Nuh! O senin eh­lin­den de­ğil­dir.” Demek ki ola­maz, bugün bir Ya­hudî, ben Mu­se­vî­yim de­me­sin. Ne­rede senin ima­nın, ne­rede so­rar­lar. Hı­ris­ti­yan­lar keza böy­le­dir efen­dim.

Allah so­nu­muzu hayır etsin.

Muh­te­rem Hocam, biz­lere zaman ayır­dı­ğı­nız için çok te­şek­kür ede­riz.

* Mülâkât: Abdurrahman KAYA, Murat USTAKURT

(*) Sayı: 2, 2006.