OSMANLI’DA EDEBİN GÜZELLİKLERİ

İlim meclislerinde eyledim kıldım taleb,

Dediler ki ilim geride kaldı; illâ edeb, illâ edeb!..

Yunus Emre

 

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan,

Giy ol tâcı, emîn ol her belâdan…

Lâedrî

Osmanlı’da tekke ve zâviyeler başta olmak üzere birçok mekânın duvarını “Edeb Ya Hû!” levhaları süslerdi. Osmanlı denince aklımıza ilk gelen özelliklerden birisi padişahından halkına güzel âdâb ve inceliktir. Bunların örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bazıları şöyledir:

Tren raylarına keçe döşeniyor:

Sultan II. Abdülhamid Han, Hicaz Demiryolunun inşasında Medine-i Münevvere’nin 20 km’lik yakınına gelindiğinde Peygamber Efendimiz (sav) rahatsız olmasın diye Medine’nin merkezine kadar raylara keçe döşetmiş ve trenin raylar üzerinden geçmesi ile çıkacak sesleri engelletmişti.

Tren garına hamam yapılıyor:

Sultan II. Abdülhamid Han, Medine-i Münevvere’deki tren garına hamam yaptırmıştır. Bunun da sebebi ziyarete gelenlerin önce yıkanması, sonra da tertemiz olarak Efendimiz (sav)’in huzura çıkması düşüncesidir.

Hâdim’ül-harameyni’ş- şerîfeyn:

Yavuz Sultan Selim Han muzaffer bir komutan olarak Kahire’ye girer. 20 Şubat’ta ilk Cuma namazını eda etmek üzere şehrin en mühim camilerinden biri olan Melik Müeyyet Camii’ne gelir. Hutbe okuyan hatibin kendisini “hâkimü’l-harameyni’ş-şerîfeyn” (iki şerefli belde olan Mekke ve Medine’nin hâkimi) diye zikretmesi üzerine sultan, hemen hatibe müdahale eder ve ağlayarak: “Hayır, hayır! Bilakis “hâdim’ül-harameyni’ş- şerîfeyn”, (iki şerefli belde olan Mekke ve Medine’nin hizmetçisi) der, “hâkim” kelimesini, “hâdim” (hizmetçi) şeklinde düzeltir. Daha sonra da iki şerefli belde olan Mekke ve Medine’nin hizmetçisi olduğunu ifade etmek için sarığının üzerine süpürge biçiminde bir sorguç takar. Yavuz Sultan Selim’den sonra diğer Osmanlı padişahları da sarıklarına süpürge sorgucu takmaya başlarlar.

Mekke ve Medine’ye Osmanlı bayrağı asılmıyor:

Osmanlı’da, mukaddes topraklara ve Peygamber Efendimiz (sav)’in neslinden gelen emir ailesine saygının bir nişanesi olarak Mekke ve Medine’nin kalelerine Osmanlı bayrağı asılmamış ve bu gelenek, Sultan Abdülaziz zamanına kadar Medine’de; Sultan II. Abdülhamid zamanına kadar da Mekke’de sürdürülmüştür. Bu iki sultan döneminde zaruret neticesinde mübârek beldelere Osmanlı bayrağı asılmıştır.

Evlerin kapısında çift tokmak:

Evlerin kapı tokmaklarında çift halka vardı. Bunlardan, aslan başı motifli ve büyük olanı kalın ses, çiçek motifli ve küçük olanı da ince ses çıkartırdı. Eğer eve bir erkek misafir gelmişse, kalın sesli tokmağı tıklatır, gelenin erkek olduğu anlaşılır, kapıyı evin beyi açar, bey yoksa mahremiyete uygun olarak kapı açılırdı. İnce sesli tokmağın sesi duyulmuş ise, gelenin bir hanım olduğu anlaşılır, kapıyı evin hanımı açardı.

Medine’den gelen mektup:

Bir gün hasta yatağında baygın ve sararmış bir vaziyette yatarken Sultan Abdülaziz’e:

“Medine-i Münevvere mücavirlerinden mektup var!” denilir. Yanındakilere:

“Derhal beni ayağa kaldırınız! Harameyn’den gelen talepleri ayakta dinleyeyim! Allâh Rasûlü’ne komşu olanların talepleri, böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir (aykırı) bir şekilde dinlenmez!..” diyerek Medîne’ye ve Peygamber Efendimiz (sav)’e olan muhabbetini en güzel bir şekilde izhâr etmiştir.

Her Medîne-i Münevvere postası geldiğinde abdest tazeler, mektupları «Bunlarda Medine-i Münevvere’nin tozu var!» diye öpüp alnına götürür, ondan sonra başkâtibe uzatır ve «Aç, oku!» derdi.

Yatağın başındaki tuğla:

Hanımı, II. Abdülhamit Han’la ilgili olarak şöyle anlatmıştır:

O, yatağının başında daima temiz bir tuğla bulundururdu. Yatağından kalktığında çeşme mahalline kadar abdestsiz yere basmamak için teyemmüm alırdı. Sebebini sorduğumda şöyle dedi:

“Bunca Müslümanların halifesi olarak, biz sünnet ölçülerine dikkat etmezsek, ümmet-i Muhammed bundan zarar görür!..”

Burada Osmanlı’yı Osmanlı yapan edep ve inceliklerden birkaç tanesini ele aldık. Bu değerleri anlatıp yaşatmamız gerekir ki bizler de onların ulaştığı yüceliklere ulaşalım. Şairin de dediği gibi:

مَا نَــــالَ مَنْ نَــــالَ إلاَّ بِالتَّـــعْــظِـــــيمِ

ومَا حَرُمَ مَنْ حَرُمَ إِلاَّ بِتَرْكِ التَّعْظِيمِ

Maddî manevî bir üstünlük kazanan, bunu ancak edebi sayesinde elde etmiştir.

Bundan mahrum olan da, ancak edebi terk ettiği için mahrum olmuştur.

 

(Kaynakça: Topbaş, Osman Nuri, Tarihten Günümüze İbret Işıkları, Erkam Yayınları, İstanbul 1430/2009; Güncel Sanat Notları, Notlar 24, Bilim ve Sanat Vakfı, Haziran-Temmuz 2011, s. 36-37; Mustafa Sabri Küçükaşçı, “Mekke”, DİA, XXVIII, 565)

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

BİRİLERİNE ESİR OLMAK İÇİN Mİ OKUYORUZ?

İnsanoğlu, nereden geldiğini, nereye doğru gittiğini; her an, her nefes neler yapma mecburiyetinde olduğunu daima tefekkür etmelidir. Çünkü her nefesimiz o anda değerlendirilmesi gereken bir hayat parçasıdır. Alınan her nefesle beraber hayatımız eksilmektedir. Hayatımızın ne…

NEFHA-İ MUHAMMED (S.A.V) -ŞÜKÜR DAMLALARI-

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا قَالَتْ: كَانَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، إِذَا صَلَّى قَامَ حَتَّى تَفَطَّرَ رِجْلَاهُ، قَالَتْ عَائِشَةُ: يَا رَسُولَ اللهِ أَتَصْنَعُ هَذَا، وَقَدْ غُفِرَ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ،…

BUNCA NİMETLERİN SAHİBİNİ TANIMAMAK EN BÜYÜK NANKÖRLÜKTÜR

Şükür, sözlükte “yapılan iyiliği bilmek ve onu yaymak, iyilik edeni iyiliğiyle övmek, ona minnettar olmak” demektir. Şükür kelimesinin ıstılâhî manası; “verilen herhangi bir nimetten dolayı bu nimeti verene karşı söz, fiil veya kalp ile saygı…

ŞÜKRÜN HAKÎKÂTİ

er-Râğib el-İsfehânî, Müfredât adlı eserinde şöyle diyor: “ Şükür; nimeti tasavvur etmek ve onu izhar etmektir. Şükrün zıddı küfürdür. Küfür ise nimeti unutmak ve onu örtmektir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir